Avrupa'da cepheleşme

Muhafazakâr-ların büyük kısmı Türkiye'ye karşılar. Sosyal demokratlar, yeşiller ve liberaller de onların bu tavrına karşılar...

Avrupa Parlamentosu, Türkiye'yle ilgili değerlendirmeler içeren karar tasarısını kabul etti.
Bu değerlendirmelerin bir kısmı o kadar olumlu değildi. O arada üyelik süreci sırasında Ermeni soykırımının kabul edilmesi gerektiğini öne süren bir önerge de kabul edildi.
Bir de ek protokol konusu vardı. Parlamento uzun tartışmalardan sonra 'ek protokol'ü onaylamayı erteledi. Böylece, Hıristiyan Demokratların ve diğer muhafazakârların dediği oldu.
Sosyalistler, yeşiller ve liberallerin büyük kısmı, erteleme önerisine karşı çıktı. Öneri Hıristiyan Demokrat gruptan gelmişti. Oylamada iki taraf arasındaki fark fazla değildi. Hıristiyanlar ve müttefikleri, 285'e karşı 311 oyla kazandılar.
Avrupa Parlamentosu'nun üye sayısı 722. Demek ki, 126 milletvekili oylamaya katılmamış. Hepsi katılsaydı, sonuç ne olurdu?.. Bilinemez. Ama belli ki, fark gene fazla olmayacaktı.
AP'nin bu konuda aldığı karar, AB Bakanlar Konseyi'ni bağlayıcı bir karar değil. Müzakerelerin 3 Ekim'de başlaması, bu yüzden tehlikeye girmiyor. Ama başka bir tehlike devam ediyor: Çerçeve belgesine Türkiye'nin kabul edemeyeceği yeni şartların eklenmesi...
Bunlar arasında, belgede, 'imtiyazlı ortaklık' sözünün kullanılması ile Kıbrıs'la ilgili isteklerin artırılması, Türkiye'nin 'kırmızı çizgileri ' olarak niteleniyor.
Birliğin 25 dışişleri bakanından birkaçı, bu konularda ısrarlı. Avusturya, 'imtiyazlı ortaklık' sözünün kullanılmasını istiyor... Güney Kıbrıs da, 'ne koparabilirsen kârdır' hesabını sürdürüyor...
O konudaki gelişmeleri, önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bugün, Avrupa Parlamentosu'nun dünkü toplantısından izlenimlerimizi yazalım.
* * *
Avrupa Parlamentosu'ndaki dünkü görüşmeler ilginçti. Bilmem, canlı yayından izlediniz mi?.. CNN Türk başlangıçtaki bölümünü verdi. Sadece o başlangıç bölümü bile şunu bir kere daha gösterdi:
Avrupa Birliği'nin parlamenterleri arasında, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine kesin olarak karşı olanlar az değil. Bunlar Türkiye'nin sabrını taşırabilecek ne kadar söz varsa, tekrar tekrar söylemekten neredeyse zevk alıyorlar. Ama, şu da var: O şekilde konuşanlara gerektiği şekilde yanıt veren Avrupalı parlamenterler de eksik değil.
Örnekler verelim:
Dışişleri Komisyonu Başkanı Edward Brok, Türkiye'yle müzakerelerin başlamasına gösterdiği tepkiyi, Hırvatistan örneğini belirterek açıklıyor. Soruyor:
"Türkiye'de binlerce işkence vakası varken ve onunla müzakereler başlayacakken, Hırvatistan'la müzakereler niçin başlamıyor?"
Oysa, Türkiye'nin işkenceyle mücadele konusunda attığı adımlar herkesçe biliniyor. Uygulamada devam eden aksaklıklar olsa bile, onların da giderilmesine çalışılıyor. Hırvatistan'la müzakerelerin niçin ertelendiği de belli. Hırvatistan, Bosna-Herseklilere karşı işlenen savaş suçlarının sorumlularını, Lahey'deki mahkemeye teslim etmiyor da onun için...
Avrupa Parlamentosu'ndaki Hıristiyan Demokratların grup sözcüsü Hans Pottering de, aynı şekilde, Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkıyor. Hırvatistan'la müzakerelerinin başlamamasını eleştiriyor. Türkiye'de Hıristiyanların haklarının gerçekleşmediğini, din ve eğitim hürriyetlerinin sağlanmadığını iddia ediyor. 'İmtiyazlı ortaklık' seçeneğini ortaya atıyor. Diyor ki:
"Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olması yerine onunla yakın ilişkiler kurması, Avrupa için de iyidir, Türkiye için de... "
Bunu söylerken, yüzünü yaygın bir gülümseme kaplıyor. Belli ki, Türkiye'nin de çıkarını gözetiyormuş gibi davranıp, 'çok zekice' bir hamle yapmış olduğunu düşünüyor...
* * *
Fakat bu ve benzeri konuşmalara yanıtlar gecikmiyor. Biri sosyal demokrat ve sosyalist parlamenterlerin grubunun sözcüsü Martin Schultz'dan: Özeti şu:
"Siz söyleyeceğinizi açık söyleyin. Siz Türkiye'yi istemiyorsunuz. Hırvatistan'ı istiyorsunuz. Türkiye Müslümandır ve bize uzaktır diyorsunuz. Hırvatistan bize yakındır ve Katoliktir diyorsunuz. 40 yıldan beri Türkiye'ye söz verdik ama, o sözümüzden vazgeçebiliriz diyorsunuz... "
Sonra liberal grubun sözcüsü İtalyan kadın parlamenter Emma Bonino... O, Türkiye'ye karşı konuşanları eleştirdikten başka, onlara, asıl yapmaları gereken şeyi hatırlatıyor:
"Kıbrıslı Rumların isteklerini desteklemeyi bırakın. Onlar, referandumda ellerine geçen fırsatı ittiler. Kıbrıs'ta çözümü engellediler. Eğer biz Kıbrıslı Rumlara sorumluluklarını hatırlatmazsak, onlara da iyilik etmemiş oluruz"
Ve yeşiller grubu adına Cohn Bendit'in söyledikleri:
"Avrupa Birliği'nin gerçek genişlemesi, asıl şimdi söz konusu oluyor. Bundan önceki genişlemelerde Avrupa'nın Hıristiyan nüfuslu ülkelerini aldık. Bu, hiçbirimizde tepki uyandırmadı. Onlar iki bloklu dünyanın öteki yanındaki Avrupalı Hıristiyan ülkelerdi. Polonya gibi, Macaristan gibi... Birliğe girmelerini doğal karşıladık.
Ama Avrupa Birliği'nin gerçekten genişlemesini ve büyümesini istiyorsak, bu ancak Türkiye'yle olabilir. Türkiye, nüfusu Müslüman olan büyük bir ülkedir. Unutmamak gerekir ki, bugün Avrupa'da yaşayan Müslümanların sayısı, bir Belçika nüfusundan daha fazladır. Ve Türkçe, Avrupa ülkeleri arasında en fazla konuşulan üçüncü dildir.
Halkı Müslüman olan böyle büyük bir ülkeyi Avrupa kabul edecek mi?.. Eğer Türkiye demokratik ve laik bir ülke ise ve bunun şartlarını yerine getirecekse, Avrupa onu niçin kabul etmesin? "
Cohn Bendit, bu girişi yaptıktan sonra, müzakereler sırasında konuşmalarda 'dini ve kültürel ırkçılık' yapılmaması gerektiğini söyleyince, salonda tartışmalar başladı. Cohn Bendit'in 'ırkçılık' sözünü geri almasını isteyenler oldu.
Cohn Bendit bu talebe şu cevabı verdi:
"Tabii, Türkiye'ye karşı olan herkes ırkçı değildir. Ama bunlardan bir bölümü, ne yazık ki, bir ırkçılık dalgasına kendilerini kaptırmaktadır. Benim söylediklerime itiraz edenler, onları mı savunmak istiyorlar?.. Öyleyse, diyeceğim bir şey yok."
* * *
Özetle: Durum her zamanki gibi... 'Hıristiyan Demokratlar' başta olmak üzere 'muhafazakârlar'ın büyük kısmı Türkiye'ye karşı... Sosyal demokratlar, yeşiller ve liberallerin büyük kısmı da onların bu tavrına karşı... Bu denge, bazen ünlü 'yes, oui' oylamasında olduğu gibi, sosyal demokrat, yeşil ve liberallerden yana... Bazen de -dün olduğu gibi- az farkla da olsa Hıristiyan Demokrat- muhafazakârlardan yana... Ama bu 'cepheleşme ' hep devam edip gidiyor.