Bari Voltaire'i hatırlayalım...

Voltaire'in ünlü sözü: Düşünceleri-nize karşıyım, ama onları savunma hakkınızı hayatımın sonuna kadar savunacağım.

Televizyonda, görüntüler... Bayraklarla toplanan bir grup gösteri yapıyor, sloganlar atıyor. Sözcüleri demeçler veriyor... Arka planda afişler, pankartlar, sloganlar...
Amaç Ermeniler konusunda düzenlenen toplantıyı protesto etmek... Gerçi toplantı bir gece öncesinden yasaklanmış. Ama o yasaklama yetmiyor. Toplantıyı düzenleyenler var. Yasaklama kararına kadar toplantının yapılacağı yer olarak bilinen Boğaziçi Üniversitesi var. Topluluk onları da kınama ihtiyacı duyuyor.
Toplantıyı düzenleyenlerin çoğu profesör. Çeşitli üniversitelerden... 'Türkiye'nin çıkarına karşı davranmak'tan 'düşmanla işbirliği yapma'ya kadar giden suçlamalar karşısındalar.
Boğaziçi Üniversitesi'ne 'Zaten dış kaynaklı üniversitedir. Şimdi kökü dışarıda işler yapıyordur' diye bakanlar var.
Gerçi bir de 'Sabancı Üniversitesi' var. 'Boğaziçi' ile aynı sorumluğu paylaşıyor. Onun 'kaynağı'na 'dışarıda' demek güç.
O 'kaynak' rahmetli Sakıp Ağa'nın memleketlerinden birindedir. Ya Kayseri'de, ya Adana'da... Ama o üniversite de, yöneticileri yüzünden bu suçlamalardan payını alıyor.
Ayrıca, sıra şimdi galiba Bilgi Üniversitesi'nde... Hazırlama komitesi üyeleri, dün öğleden sonra açıkladılar: Toplantıyı orada yapacaklarmış... Herhalde bugünden itibaren o üniversite de hedef tahtası haline gelecek...
* * *
Televizyon haberlerini izlerken, hayretler içinde düşünüyorum... Bu kadar tepkinin, hukuki ve gayri hukuki girişimlerin, insanları ve kurumları suçlama kızgınlığının nedeni ne?..
Ermeni konularıyla ilgili gelişmeleri, ben, basın ve politika hayatım sırasında oldukça yakından izledim. O konuda yurtdışındaki toplantılara katıldım, duruşmalarda bulundum. Ermeni iddialarındaki mübalağa ve çarpıtma gayretlerini de eleştirdim, bizdeki 'hiçbir şey olmamış' gibi davranma eğilimlerini de...
Her seferinde şunu gördüm: Bu konuyu bizim, önce kendi içimizde açık açık tartışmamızda fayda var... Ermenilerin de öyle... Onlar da bunu kendi içlerinde yapmalı...
Yoksa bu, iki tarafın da geleceğine ve gelecekteki nesillerine zarar vermeye devam edecek...
* * *
Ama Ermenileri bir yana bırakalım... Kendimize bakalım. Bizim kendi içimizde yapacağımız ciddi tartışmaların bize zarar değil, sadece fayda getireceği muhakkak. Çünkü ciddi tartışmalar ciddi araştırmaları gerektirir.
Ciddi araştırmalar da, sadece gerçeği görmemizi değil, bir kısım Ermeni iddialarındaki abartma ve çarpıtmaları saptamamızı da sağlar. Bu konuyla uğraşmak zorunda kalan (ve ileride de kalacak olan) politikacılarımıza da, tutumlarında ve söylemlerinde sağlam bir zemin üzerinde durma imkânı verir.
Çünkü şu gelişme meydanda: Biz 'bu konu açılmasın' diye uğraştıkça, o konu daha da fazla açılıyor... Orasından, burasından, daha da fazla çekiştiriliyor. Ve başka başka ülkelerin de gündemine yerleşmeye devam ediyor.
Geçenlerde Almanya'dayken, Frankfurt'ta her fırsatta gittiğim bir büyük kitapçı var, oraya gittim. En güncel kitaplar bölümünde Ermeni konularıyla ilgili 'dört' yeni kitap gördüm. Aldım. İçlerinde yeni ortaya çıkmış belgeler gördüm.
Bunların -Türk Tarih Kurumu da dahil- konuyla ilgili herkes tarafından görülmesinde fayda var. Ama tabii, görülmesi için, bu konunuyu tartışma ve araştırma girişimlerine, kâbus görmüş gibi bakmaktan kurtulmamız gerekiyor.
Bunu yapmaya çalışan üniversitelerimiz ile üniversiteli olan-olmayan düşünürlerimize de öcü gibi bakmaktan vazgeçmemiz gerekiyor.
Onların içinde yakından tanıdığım arkadaşlarım da var, Türkiye'nin çok değerli insanlarıdır. Bu çalışmalarıyla, ülkemizde 'özgür düşünce' geleneğinin yerleşmesine önemli bir katkıda bulunuyorlar.
Her birinin şu veya bu düşüncesine karşı olabilirsiniz. Söylediklerinin yanlış olduğuna inanabilirsiniz. Ama, Avrupa Birliği konusu bir yana, en azından Voltaire'in iki buçuk yüzyıl önceki sözünü hatırlamalısınız:
"Düşüncelerinize tamamen karşıyım. Ama düşündüklerinizi söyleme hakkını, hayatımın sonuna kadar savunacağım... "
Karar üzerine hukuki görüşler
İstanbul 4'üncü İdare Mahkemesi'nin 'yürütmeyi durdurma' yetkisi var mı?
Çoğunluğu oluşturan iki yargıcın dayandığı yasa maddesinin ilgili fıkrası şu (2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu. Madde: 27/2): "Danıştay veya İdari Mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler."
Buna göre, mahkemenin böyle bir karar alabilmesi, şu üç şartın 'birlikte gerçekleşmiş' olmasına bağlı:
1) Toplantı yapılırsa, telafisi güç eya imkânsız zararlar doğacak.
2) Üniversitenin toplantıyla ilgili idari işlemleri, 'açıkça hukuka aykırı' olacak.
3) Mahkeme, alacağı kararı 'gerekçe' göstererek alacak.
* * *
Oysa durum meydandadır. Bir üyenin muhalefetiyle tartışmalı hale gelen karar, hukukçularca, bu üç şart açısından şöyle değerlendirilmektedir:
1) Toplantının yapılmasının 'telafisi güç veya imkânsız zararlar' doğurabileceği varsayımı, 'mahkemenin takdiri' sayılsa bile, tek başına bir hukuki sonuç yaratmaz. Ancak, onunla 'birlikte gerçekleşmesi' gereken ikinci şart var olursa, 'yürütmeyi durdurma' nedeni olabilir.
2) İkinci şartın, yani üniversitenin idari işlemlerinin 'açıkça hukuka aykırı' olması şartının ise dayanağı yoktur. Zaten olmadığı, mahkemenin, Üniversiteden 30 gün içinde cevabını istediği sorulardan da bellidir:
Mahkeme, toplantıyla ilgili işlemlerin neler olduğunu öğrenmek istiyor. "Konuşmacıları seçerken hangi kriterleri uyguladınız?" diyor. "Toplantı herkesin katılımına açık mıdır, kapalı mıdır?", "Konuşmacıların ulaşım ve konaklama giderleri nasıl karşılanıyor?" gibi sorular sıralıyor. Mahkeme bunların cevaplarını bilmiyor. Diyelim ki, bazı şüpheleri var. Ama bu şüpheler, neler olursa olsun, üniversitenin işleminin 'açıkça hukuka aykırı' olduğunu saptamaya yeter mi?
Kaldı ki, mahkemenin sıraladığı sorulara üniversiteden hangi cevaplar gelirse gelsin... Bunların hangisinden, işlemin 'hukuka açıkça aykırı olduğu' sonucu çıkabilir? Üniversite, 'konuşmacıları kendi takdirime göre seçtim' de dese, 'toplantıyı herkesin katılımına açmadım' da dese, bu bir 'hukuka açıkça aykırı'lık oluşturur mu? Veya 'Konuşmacıların ulaşımlarını, şu kişi sağladı' ya da 'Bu kuruluş sağladı' dese ne fark eder?
Peki, o zaman 'hukuka açıkça aykırılık var' saptamasının dayanağı ne?.. Bu saptamanın gerekçesi ne?..
3) 'Yürütmeyi durdurma' kararının verilebilmesinin üçüncü şartı da, zaten kararın ancak bir 'gerekçe' gösterilerek alınması.
Mahkemenin yetkisinin kaynağı olarak gösterdiği kanun maddesi öyle diyor. Yukarıda da belirttik, kararın ilk iki şartın 'birlikte gerçekleşmesi' halinde de, ancak 'gerekçe göstererek' alınabileceğini söylüyor.
Oysa kararda böyle bir gerekçe de görünmüyor.
* * *
Karara muhalif kalan yargıç üye Fetih Sayın'ın görüşü, daha da kesin.
Sayın, davanın, bütün bunlara da ihtiyaç olmadan, incelenmeksizin reddedilmesi gerektiğini belirtiyor.
Dayandığı kanun maddesinin (İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin) konuyla ilgili cümleleri şöyle:
"İdari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler yerindelik denetimi yapamazlar. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler."
Yargıç Fetih Sayın, mahkemenin, bu kurala dayanarak, davayı, gene kanundaki usullere göre (madde 15-1b), görev ve yetki açısından daha baştan reddetmesini istemiş bulunuyor.
Özetle: İstanbul 4'üncü İdare Mahkemesi'nin kararını hukuk açısından yanlış bulan görüşler bu noktalarda toplanıyor.
* * *
Bunlara bir de genel görüş ekleyelim:
Mahkemenin 'yürütmeyi durdurma' kararına esas aldığı varsayım, toplantının 'telafisi güç veya imkânsız zararlar doğuracağı' varsayımıydı.
Kararın iç kamuoyumuzdaki ve dış kamuoyundaki dünkü yankıları, o 'telafisi güç veya imkânsız' zararların asıl bu gelişmeden sonra ortaya çıktığını gösteriyor.