Batı basınında 3 Ekim

Batı basınının 3 Ekim'de Türkiye'ye bakışı, eskiye göre olumluydu, karikatürler de dahil...

3 Ekim'deki sonuç bir zafer mi? Hayır.
3 Ekim'de alınan sonuç bir başarısızlık mı? Hayır.
3 Ekim'de alınan sonuç, diplomatik bir pazarlık sonucudur. Bir uzlaşmadır. Galibi ve mağlubu yok sayılır.
Taraflar, birbirlerine bazı şeyler verdiler, birbirlerinden bazı şeyler aldılar.
'Taraflar' derken, AB ile Türkiye'yi 'iki taraf' gibi düşünmüyorum.
Bu pazarlığın artık hep Türkiye'yle birlikte '26' tarafı var...
Bu defa, Türkiye'nin dışındaki 25'ler arasında başlıca 2'si 'aktif' ti. Avusturya ve Kıbrıs Rum kesimi...
Tabii, ikisinin de arkasında bazı başkaları da vardı.
Avusturya'nın arkasında, Almanya'nın-henüz hükümette olmamakla birlikte-Avusturya hükümetiyle aynı paralelde olan Hıristiyan Demokrat politikacıları... Angela Merkel, Stoiber ve yandaşları... Fransa'nın, hükümette olsalar da, şimdilik sessizleşmeyi tercih eden 'orta sağ 'cıları... Ve Avrupa kamuoyunun Türkiye'den hazzetmeyen kesimleri...
Kıbrıs Rum kesiminin arkasında da, Yunanistan'la birlikte, gene Türkiye'den hazzetmeyen diğer kesimler...
Ama Lüksemburg'da hükümetlerini temsil eden Dışişleri Bakanları arasında Avusturya, tamamen yalnız kaldı. Buna rağmen, 'veto ' hakkına dayanarak sonuna kadar direndi. Onun bu direnişinden vazgeçmesini, başta dönem başkanı İngiltere olmak üzere, öteki 'taraf'lar sağladılar. Hırvatistan üzerinden taviz verdiler. Türkiye konusunda da, onu, çerçeve metne girmesini istediği cümleler yerine, tek ibareyle yetinmeye razı ettiler.
Başlangıçta Avusturya, metin taslağındaki 'Müzakerelerin ortak hedefi üyeliktir' sözünü bile kabul etmiyordu. Metne, onun yerine 'imtiyazlı ortaklık' seçeneğini de yerleştiren başka bir formül öneriyordu.
En sonunda müzakerelerin sonucuyla ilgili bölüme eklenen bir ibareye razı oldu. Bunda, Türkiye'nin AB üyesi olmak için gerekli yükümlülükleri yerine getirip getirmediğine bakılırken, topluluğun yeni üyeleri özümseme (veya hazmetme) kapasitesinin de göz önünde tutulacağı belirtiliyordu.
Bu, aslında, topluluğun her aday için göz önünde tuttuğu bir koşuldu. 1993'ten beri vardı. Fakat burada bir daha vurgulanması, Avusturya'ya, 'Hırvatistan ödünü'nün yanında bir de 'laf ödünü' verme zorunluluğunun sonucuydu.
Uzlaşma Dönem Başkanı Straw'ın gayretiyle sağlandı. Türkiye, o ibarenin metne girmesine razı oldu, Hırvatistan da, öteki taleplerinden vazgeçmeye...
Avusturya'yla pazarlık böyle bir 'al-ver' işlemiyle bitti. İki taraf da, kendi kamuoylarına 'aldıkları'nı gösterebildi.
Güney Kıbrıs'ın talebi biraz değişikti. O talep 25 ülkenin taslak metnine girmişti. Türkiye buna itiraz ediyordu. Ama diğer üyelerin çoğu bunda bir sakınca görmemiş, o cümleleri onaylamıştı.
Türkiye'nin itirazı, o cümlelerin altından, uluslararası anlaşmalardaki haklarını tehlikeye sokacak bir sonuç çıkarılması ihtimaliydi.
Bu da gene bir 'al-ver' işlemiyle bitti. Güney Kıbrıs-biraz da İngiliz-Amerikan baskısıyla metnin en başına eklenecek bir dönem başkanlığı açıklamasına ses çıkarmamayı kabul etti. Türkiye de bu açıklamayı yeterli saymayı kabul etti.
İtiraz ettiği cümlenin metinde kalmasına olan itirazını sürdürmekten vazgeçti. Bu sonucu da iki taraf, kendi kamuoylarına kendi 'aldıkları'yla izah ediyor.
* * *
Her birinin veto hakkı olan ve her biri çeşitli konularda farklı düşünceler taşıyabilen bir müzakere heyetiyle karşı karşıyayken, başka türlü sonuç almaya imkân var mı?..
Kaldı ki, AB mekanizmaları içinde artık âdet haline gelmiş 'son dakika' manevraları arasındayken...
Tabii, böyle bir metnin ortaya çıkmasından sonra hepimiz diyebiliriz ki, keşke o cümlenin veya kelimenin yerine şu olsaydı... Veya o bölüme şu cümle veya kelime hiç girmeseydi...
Ama, 'bizim için daha iyi'yi aramanın sonu yok ki... O dileklerimizin gerçekleşmesi mümkün olsa bile, eğer o metni bir daha okusak, gene 'keşke' diyebileceğimiz bir şeyler bulabilirdik.
Ama işte bu girmek istediğimiz Avrupa Birliği'nin yolunda işler böyle yürüyor. Sadece bizim adaylığımız sırasında değil, İngiltere dahil, diğer ülkelerin adaylığı sırasında da benzeri sorunlar yaşandığı biliniyor.
Gerçi bizimle ilgili sorunlar çok daha çeşitli ve bizim üyeliğimize karşı olanlar çok daha fazla... Ama bu yola bunu bilerek girdiğimizi de unutmayalım...
* * *
1963 Ankara Antlaşması imzalanmadan önce de, Türkiye'yi yönetenler, bu işin özellikle Türkiye için ne kadar güç olduğunu biliyorlardı. Yol boyunca önümüze ne kadar sakınca ve tehlike çıkacağının farkındaydılar.
Fakat bu yola girerken bu yolun Türkiye için sadece sakıncalarının değil, faydalarının da olduğunu görmüşlerdi. Önemli olan sakıncalarını mümkün olduğunca azaltmak, faydalarını artırmaktı. Bu konuya devam edeceğiz.



3 Ekim'in karikatürlü öyküsü
Avrupa basınının '3 Ekim güçlükleri' karşısındaki Türkiye'ye bakışı, bence daha önceki dönemlere göre çok daha olumluydu. "Türkiye'ye karşı haksızlık yapılıyor" değerlendirmesi birçok gazetenin yazılarında yer aldı. Bazılarının çevirisi Radikal'de de yayımlandı. Yapılan yorumlarda, en başta, Türkiye'nin önüne engel çıkaranlar eleştirildi. Yazılara paralel olarak karikatürlerde de... Aşağıda, bunların örneklerinden oluşan kronolojik bir diziyle, bir '3 Ekim öyküsü' sunalım:

3 Ekim'den önceki günlerde Türkiye'ye karşı iddiaların en etkili olanı, "Türkler gelecek, işimizi elimizden alacak" teziydi. Avusturya Başbakanı Schüssel ile Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili politikası da, Avrupa ülkeleri seçmenlerinin duyarlılığına hitap ediyordu. Gerçi Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkının uzun yıllar verilmeyeceğini, bunu Türkiye'nin de kabul ettiğini, Avusturyalı politikacılar da çok iyi biliyorlardı. Ama bunu bile bile, o duyarlılığı tahrik etmeye devam ediyorlardı. International Herald Tribune'deki karikatür, bu propagandanın ne kadar abartılı hale geldiğini belirtti. Artık Katolik rahibi de endişe ediyormuş Türklerin gelip onun işini elinden alacaklarından.

Avusturya'nın Türkiye'ye olan itirazının altındaki bir başka nedeni de, Süddeutsche Zeitung gazetesinin karikatüristi hatırlattı. O neden, Avusturyalı politikacıların Türkiye'yi öne sürerek Hırvatistan'ın durumunu düzeltmek istemeleriydi. AB, Hırvatistan'la katılım müzakerelerini ertelemişti. Çünkü Hırvat hükümeti Lahey'deki Savaş Suçluları Mahkemesi'yle işbirliği yapmamıştı. Avusturya, bu kararın kaldırılmasını istiyordu. Karikatürist, hem bunu belirtiyor, hem de yapılan işin ne kadar kural dışı olduğunu vurguluyordu: Avrupa yönündeki tercihli yolunda usulüne uygun olarak giden Türkiye otobüsü, trafik kurallarını çiğneyerek önüne çıkan Avusturya+ Hırvatistan traktörü yüzünden şarampole çıkmak üzereydi.

Avusturya'nın Türkiye'ye çıkardığı engelin nasıl aşıldığı malum... Plassnik ancak, Hırvatistan'a müzakere kapısını açan senaryo ortaya konulunca, tavır değiştirdi. O da Türkiye'ye kapattığı kapıyı açtı. Türkiye'ye karşı kapanan kapıların ne kadar çok olduğunu, nereye açıldıklarının da pek belli olmadığını gösteren bir karikatür de Le Monde'da çıktı. Türkiye, elinde çanta, bunları açmaya uğraşarak gidip duruyor. Nereye kadar, ne zamana kadar?.. Belli değil... Bundan bıkmaz mı?...

Bu soruya yanıt verecek senaryo da, Coriella Della Sera'nın karikatürü... Malum, eski yüzyıllardan kalan bir "Türkler geliyor" sözü var... Bu ilk olarak Güney İtalya'nın kıyı kentlerine uğrayan Türk korsanları yüzünden söylenir olmuş... İtalyalı anneler çocuklarını "Türkler geliyor" diye korkuturlarmış... Çocuklar da, tehlikelerden kaçarken öyle haykırırlarmış: "Anne, Türkler geliyor..." Bu defaki karikatürde ise Türk korkuyor artık Avrupa'nın önüne çıkarıp durduğu engellerden...