Bir bu yemin töreni eksikti

'Kuvayı Milliye Derneği'nin basına yansıyan yemin töreni tüyler ürpertici, hayret verici...

Bir bu eksikti: 'Kuvayı Milliye Derneği' adındaki bir derneğin yemin töreni... Televizyonlarda bantları da yayımlandı. Hayretler içinde izledik.
Yer: Bir düğün salonu veya bir restoran. Dekor: Üzerine Türk bayrağı örtülü bir masa... Üstünde bir Kuran-ı Kerim, iki tane tabanca...
Masanın etrafında 13-14 genç erkek ayakta... Ortalarındaki orta yaşlı zatın elinde mikrofon var. Derneğin kurucu başkanı oymuş. Emekli albaymış... Adı Fikri Karadağ... Etrafındakiler de derneğe yeni üye yazılıp 'üyelik yemini' etmeye hazırlananlar...
Karadağ, bir yemin metnini bölüm bölüm okumaya başlıyor. Ötekiler de tekrarlıyor. Birinci cümle şu:
"Türk anadan Türk babadan doğmuş, soyunda dönme olmayan Türk oğlu Türk'üm ben..."
Bu, 1940'lardaki Türk ırkçılarınınkinden daha da iddialı bir 'Türklük' tarifi... Onlar 'dört göbekten kanca Türkleşmiş' olanları Türk sayıyorlardı. Bunların tarifinde, 'göbek' sınırlaması yok. Daha önceki 'göbek'ler de dahil, tüm 'soy'un içinde 'dönme' bulunmaması gerekiyor.
Yeminin devamında Kuvayı Milliye Derneği üyelerinin ana amacı da belirleniyor:
"Türk milletini dünyanın efendisi yapmak..."
Yeminciler, 'o uğurda her türlü ahval ve şerait içinde' yılmadan çalışacaklarını, "Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini korumayı canlarından aziz bildikleri"ni vurguluyorlar.
Bunu, yemin metninin dışında, emekli albay, daha da açıklığa kavuşturuyor. Atatürk'ün bir sözünü naklettiğini söyleyerek, diyor ki:
"Bu uğurda ölmek var. Öldürülmek var. Öldürmek var..."
* * *
Tören, Hürriyet gazetesine göre, Mersin'de bir düğün salonunda, Milliyet gazetesine göre, Antalya'da Kemer'de bir restoranda çekilmiş.
Tabii, bu habercilik farklılığı işin esasını değiştirmiyor (Ogün Samast'ın filminin 'çekim yeri'yle ilgili tartışmanın da 'işin esası'nı değiştirmediği gibi)... Çünkü ortada açık seçik görüntüler ve sesler var...
Zaten anlaşılıyor ki, o törende bulunanların, görülüp işitilme diye bir endişeleri yok. Derneğin kurucu başkanı emekli albay Fikri Karadağ, yönettiği törenin bantlarının yayımlanmasından sonraki gazeteci sorularını "Ne var bunda? Vatanı sevmek suç mu?" diye yanıtlıyor.
* * *
Evet, 'Vatanı sevmek...' Bu, elbette suç değil. Tam tersine, bir ülkenin vatandaşlarının hepsinde var olduğu varsayılan bir duygu. Ama o duyguya sahip olmak, 'vatandaş'ların hepsinin hakkı.
Kimse, bunu belirleme yetkisinin kendisinde olduğunu iddia edemez. 'Şunlar vatanı seviyor. Bunlar sevmiyor' diye, kendi kafasına göre kıstaslar koyup tasnifler yapamaz.
Karadağ ve arkadaşları ise, Anayasa'nın 'Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür' diye nitelediği Türk vatandaşları arasından, sadece anası babası ve soyu sopuyla 'Türk' saydıklarının 'vatanı sevebilecekleri'ni varsayıyor. Gerisini, Anayasa'nın 'Türk' olarak nitelediği vatandaşlarımız arasından çıkarıyor. Vatandaş da olsalar, 'yabancı' sayıyor.
Dün bir topluluktaydım. 20 kadar arkadaşım vardı. Bu konuyu konuştuk. Kimi Anadolu'nun batısından, kimi doğusundan, kimi başka yerlerinden gelmişti. Ben hepsini Türk olarak tanıyordum. Zaten hiçbiri ayrı iddiada değildi. Onlar da kendilerini Türk olarak biliyordu.
Ama, konuştukça anlaşıldı, biri hariç, hiçbirinin 'soy' durumu, 'yemin'deki tarife uymuyordu. Birkaç göbek öncesinde, Kürt, Gürcü, Abhaza, Arnavut gibi akrabaları vardı.
Yani, 'Kuvayı Milliyeciler'in 'dünyanın efendisi' olma hakkına sahip gördükleri 'üstün ırk'ın içinde yer alamayacaklardı.
Anayasa'ya göre Türk vatandaşı da olsalar, 'yeminciler'in gözünde, 'ikinci sınıf vatandaş' muamelesi göreceklerdi.
* * *
Evet, bir de bu konu çıktı... Bana, 21'inci yüzyılın 2007 yılında böyle bir konu üzerinde yazmak durumunda kalmak, çok tuhaf geliyor. Yukarıda da belirttim, bu, Almanya'daki Hitler ırkçılığının Avrupa'nın başka ülkelerini de etkilediği yıllarda, Türkiye'de de ortaya çıkan marjinal eğilimlerin şu sıralarda canlanan yeni örneklerinden biri...
Fakat şu çok düşündürücü:
1940'lardaki 'ırk ayırımcılığı', kısa bir süre tartışıldıktan sonra, başlangıçtaki katılığını bırakmıştı. 'Soy-sop' araştırması yapmakla bir yere varılamayacağını görmüş, o konuda koyduğu kuralları kaldırmıştı. Türklüğü, daha çok, bir kültür konusu, kendini Türk hissetme konusu diye algılayan bir çizgiye yönelmişti.
Daha sonraları ise 'milliyetçilik' adı altındaki eğilimler, önce dernekler, sonra da siyasi partiler halinde şekillenirken, 'ırk ayrımı'nı tamamen reddeden politikalar izlemeye başlamışlardı.
Özetle: Bu yemin örneğiyle karşılaştığımız manzara, bundan 60-70 yıl öncesindeki ırkçılık hareketlerinden bile 'daha geride' kalan, daha da ırkçı bir oluşumun göstergesidir.
* * *
Tabii, o yemin töreni, tek başına bir olay değil... O derneğe benzer başka dernekler ve gruplaşmalar olduğu da görülüyor.
Maçlardaki 'Hepimiz Ogün'üz' seslerinden, karşı takımın yandaşlarına 'Ermeni' diye, 'PKK'lı diye slogan atmaya kadar, başka 'ırk'lara düşmanlığı mübah görme gösterilerinin sürüp gitmesi...
'Kurtlar Vadisi' gibi filmleri seyredip 'büyüyünce Polat olma'ya heveslenen çocukların sayısının artması...
Polat'ın canlandırdığı eylemlerin daha önceki 'kahraman'larının takdirle anılması...
Şu sırada cezaevinde bulunan belirli mahkûmların, televizyonlarda konuşan eski MİT mensuplarınca yanaklarından öpülmesi...
Ve siyasi partilerin bu konularda en duyarlı olması gerekenlerinin, bu olup bitenler karşısında seslerini çıkarmaktan kaçınıyormuş gibi bir tutum içine girmeleri...
Bütün bunlar bir araya gelince, ülkemizde şu sıradaki gelişmeleri, gönül rahatlığıyla izlemek kolay olmuyor.



Yeminde belirtilen amaç 'Türk Milleti'ni dünyanın efendisi yapmak'... Başkan Fikri Karadağ'a göre 'bu uğurda öldürülmek var, öldürmek var'. Türk milletinden sayılmak için ise 'soy'ca Türk olmak gerek.



'Kuvay-ı Milliyeci'lerin yemini, maç sloganlarındaki ırk ayrımcılığı, Kurtlar Vadisi'ndeki Polat'ın özendiriciliği... Bütün bunlar bir arada, kaygı verici bir tablo oluşturuyor.