Bir Cağaloğlu nostaljisi

Cağaloğ-lu'ndaki Gazeteciler Cemiyeti'nde katıldığım toplantıda iki deneyimli gazeteci, bizleri geçmiş yıllara götürdü...

Aralık ayı benim için nostaljik bir hava içinde başladı. Mülkiye'den (Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden) mezun oluşumun 50'nci yıldönümünden, pazar günkü yazımda söz etmiştim. Aralıkın ilk günü de gazeteciliğimle ilgili bir toplantıdaydım. Cağaloğlu'ndaki Gazeteciler Cemiyeti'nin Burhan Felek salonunda, 'kıdemli' gazeteci arkadaşlarımın arasındaydım. Yani, mesleğe, benim gibi hayli eski yıllarda başlamış olanlar arasında...
Gazeteciler Cemiyeti üyelerinin bir Sosyal Dayanışma Vakfı var. İki yıldır, 'Ustalar anılarını anlatıyor' adı altında toplantılar düzenliyor. Başkanı ve uygulayıcısı Vasfiye Özkoçak...
Özkoçak, benim gazetecilik dönemimde mesleğe başlayan ilk kadın gazetecilerden... Bizi, 1 Aralık günü bir araya getiren gene oydu.
'Kadın gazeteci' derken... O zamanları düşünüyorum. Yani 1950'leri... Onların sayısı parmakla sayılacak kadardı.
Ben Ankara'da çalışıyordum. Başlangıçta tüm gazeteciler erkekti. Neden sonra, bizim gazetede -Ulus'ta- aramıza bir genç kız katıldı: Sevim Karagülle... Onu hayli yadırgadığımızı hatırlıyorum. İşe muhabir olarak başlatılmıştı. Erkekler arasında 'biz bize' konuşup tartışmaya, bazen de çekişmeye alışmışken, ne yapacağımızı şaşırmıştık.
Durum, onun açısından da o kadar kolay değildi. Attığı adım cesaret işiydi. Ama zaten cesur ve kararlı bir kızdı Sevim Karagülle... Bir süre sonra kendini kabul ettirdi. Ama meslekte kalışı uzun sürmedi. Evlenince işi bıraktı.
İstanbul gazeteciliğinde ise 'kadın devrimi' daha devamlı oldu. Zaten daha önceki dönemlerde kadın gazeteci-yazar örnekleri vardı: Sabiha Sertel gibi, Suat Derviş gibi... Ama muhabir olarak gazeteciliğe başlayanlardan bir kısmı, işin ucunu hiç bırakmadılar.
Necla Berkan ve Vasfiye Özkoçak da onlardandı. İkisi de, gazetecilik öğrenimi görerek gazeteciliğe başlayan ilk kadın gazetecilerdir. İstanbul Üniversitesi'ne bağlı olarak kurulan Gazetecilik Enstitüsü'nün ilk kız öğrencileriydiler. 1952 yılında, öğrenimleri biter bitmez biri (Berkan) Milliyet'in, öteki (Özkoçak) Cumhuriyet'in muhabir kadrolarına katıldılar. Sonra da, mesleklerini hep devam ettirdiler.
Necla Berkan maalesef artık aramızda yok. Onu rahmetle anarım.
Vasfiye Özkoçak'a 1 Aralık'taki toplantı için teşekkür ederim. Sayesinde Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç ile Genel Sekreteri Turgay Olcayto'nun, bize 'Babıâli'nin 50'li-60'lı yıllarını hatırlatan anılarını dinledik.
* * *
Babıâli, malûm, İstanbul'da Sirkeci'den başlayıp Valiliğin önünden geçerek giden Cağaloğlu yokuşunun iki yanındaki ve yan sokaklarındaki gazete binalarını kapsayan yerin adıydı.
Adını, bugünkü Valilik binasının Cumhuriyet öncesi dönemdeki işlevinden alıyordu. O zamanlar orası Sadrazamların çalışma yeriydi. Yani Başbakanlık'tı. Babıâli kelimesi de zaten Başbakanlığı ifade ederdi. (eski yazılışı Bâb-ı âli . Kelime anlamı: Yüksek kapı).
Sultanlık döneminden sonra, Başbakanlık Ankara'ya gidip binası da Valilik derecesine inince, 'Babıâli ' denildiğinde akla artık, oranın ikinci özelliğini oluşturan gazeteler ve kitapçılar gelmeye başladı.
Bir iki istisna dışında tüm gazetelerin ve kitapçıların merkezleri artık oradaydı. Sadece merkezleri değil basımevleri de... Çoğu, zaman içinde geliştiler. Binalarını yenilediler.
Orhan Erinç'in hatırlattığı gibi, Babıâli'nin 1950'lerin sonlarındaki yerleşim planında yeri olan başlıca gazeteler şunlardı:
Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Vatan, Akşam, Son Posta, Son Telgraf, Yeni Sabah, İstanbul Ekspres, Yeni Gazete...
Bizim Orhan Erinç'in konuşmasını dinlediğimiz Gazeteciler Cemiyeti'nin binası da, bu gazete binalarının orta yerindeydi. Zaten o yüzden orada yapılmıştı. Gazeteciler gazetelerinden çıkıp 50-100-200 metre yürüyerek oraya gelebilsinler diye...
Fakat, gene Erinç şunu hatırlattı: son olarak Cumhuriyet'in de, eski tarihi mevkiinden çıkıp Mecidiyeköy'e taşınmasından sonra, Babıâli'de artık gazetecilikle ilgili kurum olarak, sadece Gazeteciler Cemiyeti binası kalmış.
* * *
Evet, Gazeteciler Cemiyeti Babıâli'de... Eskiden orada ne kadar gazete ve gazeteci varsa, hepsi artık başka yerde... Ya İkitelli'de, ya Bağcılar'da, ya Topkapı'da, ya Zincirlikuyu'da, ya Mecidiyeköy'de...
Erinç'i dinlerken, bu gelişmeyi elbette biliyorduk ama, parça parça... O göç 1980'li yılların sonlarında başlamıştı... 15 yıl boyunca devam etmişti. Ama Erinç'in o göçün artık tamamlandığını ve Babıali'de gazete binası diye bir şey kalmadığını resmen açıklaması, çarpıcı oldu.
Hepimiz birbirimize baktık. Çoğumuzun hayatının büyük bir kısmı Cağaloğlu'nda geçmişti.
Benim, kendi hesabıma, 3-4 yıl çalıştığım Akşam'ın binasıyla, 6-7 yıl çalıştığım Cumhuriyet'in binaları gözümün önüne geliyor. Milliyet'teki 20'ye yakın yılımın yarısı da Milliyet'in şimdi bir mağazalar kompleksi olarak yeniden yapılanmış olan eski binasında geçmiş...
Milliyet'in sahibi Aydın Doğan'la yan yana oturuyoruz.
Doğan artık gazete sahiplerinin 'duayen'i ama, 25-26 yıl önceki ilk basın patronluğuna o binada başlamıştı. O da şimdi o saptamayı, izlerken eski günleri hatırlıyor ve hatırlatıyor.
İzzet Sedes de yakınımda oturuyor. O, Milliyet'in daha da eski binasının elemanlarından. Orada istihbarat şefiydi.
Toplantıda görebildiğim diğer arkadaşlar... Fethi Pirinççioğlu, Selami Turgut Genç... Göremediğim diğer 'kıdemli'ler Hıfzı Topuz, Yılmaz Çetiner, Nail Güreli, Hasan Pulur, İlhan Turalı, Doğan Koloğlu, Erol Türegün... Hepsi eski Cağaloğlulu...
Bu da bir 'Cağaloğlu nostaljisi' yazısı oldu. Ama, bu günler içinde katıldığım o güzel toplantının havası öyleydi. Ayrıca, önümüzdeki günlerde ben de, gazeteciliğe başlamamım 55'inci yıldönümüne ulaşacağım. Ona da denk geldi.