Bir 'kanun meselesi' daha

Mehmet Asal 12 Mart'ta hapse girdi. 1980'de Almanya'ya gitti. Vatandaşlıktan atıldı. Son gelişinde Türkiye'ye alınmadı.

Bir 68 olayları vardı. 1968 yılında yaşanan olaylar... Çok kimse artık hatırlamıyor bile... Zamanın 'Batı dünyası'ndaki eşitsizliklere, adaletsizliklere karşı gençliğin bir başkaldırışıydı. Paris'te başladı. Evrensel bir hareket halinde gelişti.
Tabii, Türkiye'de de başladı. Fırsat eşitliği sorunları, sosyal adaletsizlik sorunları, düzen bozukluğu Türkiye'de yok mu?.. O sorunlu düzenin düzelmesini isteyen bir kısım gençler önce üniversitelerde gösteriler yaptılar. Sonra toplum içinde eylemlere geçtiler...
Eylemler çoktu. Karmaşıktı. Hedefleri değişikti. Bunları başka amaçla kullananlar da oldu. Sonuçta, düzen bozukluğunun düzelmesi yerine, 12 Mart dönemi başladı. Ülkemize, sıkıyönetim altında tamamen baskıcı bir dönem geldi.
O dönemin acıları büyüktür. Alınan önlemlerin ve uygulanan cezaların 'suçla ceza orantısı' açısından da, suç ve cezanın 'şahsiliği' ilkesi açısından da savunulur yanı yoktur. Dönemin sıkıyönetim yöneticilerinin metodu, en ufak eylemin bile
kimin işlediğine de bakılmaksızın mümkün olduğu kadar çok insanı sindirmek için, bahane olarak kullanılmasıydı.
O metotla pek çok genç gözaltına alındı. İşkenceden geçirildi. Bazıları, gözaltına da alınamadan, güvenlik güçlerinin ateşi altında öldü.
Üçü askeri mahkeme kararıyla idam edildi. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan... Eylemler yapmışlar ama, hiç kimseyi öldürmemişlerdi. Fakat hükümeti devirip, Meclis'i kapatıp, yeni bir yönetim kurmaya 'teşebbüs' ettikleri öne sürülüyordu. Sanki o işlere gerçekten 'teşebbüs' etseler etraflarındaki 12 öğrencili kadroyla bunu gerçekleştirebilirlermiş gibi...
Mahkeme, Türk Ceza Kanunu'nun 146'ncı maddesini, eylemle amaç arasındaki 'gerçekleşme' olanağını da göz önünde tutmadan uyguladı. Meclis çoğunluğu cezaları onayladı. Ve üç genç idam edildi.
Onlarla birlikte olan 12 genç de hapis cezalarına çarptırıldı.
Çeşitli davalardan hapse mahkûm edilen daha pek çok genç vardı. Çoğu öğrenciydi. Dönemin hapishanelerinde yer sıkıntısı çekilmeye başladı.
* * *
Aradan zaman geçti. 1974 yılında Ecevit hükümeti zamanında bir af kanunu çıktı. Cezaların büyük bir kısmı kaldırıldı. 12 Mart döneminin acılarının sarılmasına çalışıldı.
Cezaları kaldırılıp salıverilenlerden bir kısmı, yeni bir hayata başlayabildiler. Bir kısmınınki daha güç oldu. Cezaları kalkmıştı ama bazı devlet organları önünde 'sakıncalı' sayılmaları devam ediyordu. Başvurdukları işlere kabul edilmiyorlardı. Yurtdışına çıkmak isteseler, pasaport alamıyorlardı.
Sonra bir de 1980 yılının 12 Eylül'ü geldi. Bu defa tamamen bir askeri dönem başladı. O dönem güçlükleri daha da arttırdı.
* * *
Onlardan biri Mehmet Asal'dı. Deniz Gezmiş'le birlikte yargılanan ve 15 yıl hüküm giyen gençlerden biri...
Benim de, eşim tarafından akrabamdır. Okul hayatını hatırlıyorum. Çok başarılı bir öğrenciydi. Fen lisesini bitirmişti. Orta Doğu Teknin Üniversitesi'nde okudu. Hapiste yattığı yıllar, 1974'teki genel afla sona erdi. 1980'de de Almanya'ya gidip yerleşti. 'İlticacı' oldu. Ondan sonrasını geçen pazar günü Hürriyet'in Pazar Eki'ndeki bir söyleşide kendisi anlatıyor:
"Bir dönemin rüzgârlarının sağa sola savurduğu insanlardan biriyim. Rahmetli Uğur Mumcu'nun güzel deyişiyle 'Denizgiller'denim. 23 yıl Almanya'da sığınmacı olarak yaşadım. Kızım Almanya'ya ilk geldiğinde bebeklikten yeni çıkmıştı ve bu ülkenin mahkemece kabul edilmiş en genç ilticacısıydı. Üç oğlum bu ülkede doğdular, koca adamlar oldular. O günden bugüne savunduğum insani değerler ve ideallere hiçbir terbiyesizlik yapmadım. Tabii ki yaşlandım. Düşüncelerim yumuşadı, acemiliklerini ve yeniyetmeliklerini aştılar, olgunlaştılar. 20 senedir aktif politik bir faaliyetin içinde değilim. Çok uzun bir süreden beridir telekomünikasyon ve bilgisayar alanında bir uzman olarak günlük ekmek kavgası içindeyim. Kendi yağımla kavrulmaya çalışarak yaşayıp gidiyorum."
1980 askeri müdahalesinden sonraki dönemin koşulları içinde yurtdışına -yasal olduğu gibi kaçak yollardan da- çıkıp 'ilticacı' haline gelenler çok. Bir tahmine göre, sayıları 30 binden fazla. Uzunca bir süre "Ne olur ne olmaz?" diye Türkiye'ye dönemediler. Yine tahminlere göre, içlerinden 14 bin kadarı da 'askerliğini yapmadı' gerekçesiyle vatandaşlıktan çıkarıldı.
Vatandaşlıktan çıkarılınca zaten, pasaportsuz hale geldikleri için dönemediler. Gerçi bulundukları ülkeden pasaport yerine geçen bir kimlik alabiliyorlardı ama, onunla Türkiye'ye gelemiyorlardı. Türkiye'de haklarında hiçbir kovuşturma, soruşturma olmadığından emin olsalar da, bunu yapamıyorlardı.
Çare, bulundukları ülkenin vatandaşlığına geçme imkânı bulurlarsa, o imkânı kullanmaktı... Türkiye'ye dönebilmenin de yasal yolu buydu onlar için...
* * *
Mehmet Asal'ın vatandaşlıktan çıkarıldığını öğrendikten sonra yaptığı da buymuş. 2004 yılında Alman vatandaşlığına geçmiş. Türkiye'deki yakınlarına sormuş. Hakkında hiçbir sorun olmadığını öğrenmiş. Ve 2004'ün ekim ayında kızıyla birlikte uçağa binip İstanbul'a gelmiş.
Bundan sonra anlattıkları uzun. Hürriyet buna iki tam sayfa ayırmış... Üslûbu akıcı... Heyecanlı bir roman gibi okuyorsunuz (Merak edenler internetten bulabilirler)... Burada bir özet yapayım:
Mehmet Asal önce pasaport kontrolünde durduruluyor. Çünkü, pasaport memurları evraktan veya bilgisayardan görüyorlar ki, onun hakkında 17 Temmuz 1975 tarihli bir 'çıkış yasağı' vardır.
Memurlar bunu görüyorlar ama, buna dayanarak yapılması gereken işlem ne olabilir?
Aralarında tartışıyorlar:
-Yolcunun havaalanı kontrolünden geçip şehre girmesi önlenemez. Çünkü bu bir 'çıkış yasağı'...
'Giriş yasağı' değil...
-Ama ortada bir yasak olduğuna göre, 'soruşturma' da olması gerekir. 'Giriş'ini serbest bırakırsak kaçmaz mı?
Bir memur:
-Pasaportuna el koyalım, diyor.
Öteki:
-Şaşırdın mı yahu, diye arkadaşını uyarıyor, bu
Türk pasaportu değil, Alman pasaportu. Nasıl el koyabiliriz?
Sonuçta uzun görüşmelerden sonra bir tutanak tutulup, Asal'ın İstanbul'a girmesine izin veriliyor. Fakat, çıkarken ne olacak?.. Onun içinde avukatlar aracılığıyla İçişleri Bakanlığı'na dilekçe veriliyor. Çıkışta bir sorun olmaması sağlanıyor.
Fakat ondan sonra işler gene karışıyor. Türkiye'ye ikinci gelişinde bir sorunla karşılaşmayan Asal, üçüncü gelişinde havaalanında "Türkiye'ye gelişiniz sakıncalıdır " gerekçesiyle, geldiği uçağa bindirilip geri gönderiliyor.
Meğer aradan geçen zaman içinde (25 Şubat 2005'te) Asal için bu defa 'giriş yasağı' da konulmuş.
Peki bu yasağın dayanağı ne?.. Bir soruşturma falan var mı?..
Asal'ın yakınları araştırıyor... Resmi mercilerden verilen cevaba göre, hiçbir soruşturma yok, sorun yok, ama 'yasak' var...
Niçin?..
Bilen yok... Neden sonra, şöyle bir kuraldan söz ediliyor. Meğer: Vatandaşlıktan çıkarılanların Türkiye'ye girmeleri, Ancak İçişleri Bakanlığı'ndan her seferinde alınacak süreli birer izin yazısıyla mümkün olurmuş...
Fakat o izin yazısı nasıl alınacak? Yurtdışındaki Asal, İçişleri Bakanlığı'ndan izin almak için yazacağı dilekçeyi Türk Başkonsolosluğu'na mı verecek, yoksa postayla mı gönderecek?
Burada da konsoloslukta sorun çıkıyor... Konsolosluk memurları "Siz Türk vatandaşı değilsiniz" gerekçesiyle dilekçeyi almakta tereddüt ediyorlar. Sonunda kabul ediyorlar ama cevabın gelip kendisine bildirilmesi bir sorun oluyor. Ayrıca, "5 gün için Türkiye'ye gelebilir " yazısının veya ona dayanan yazının veya ona dayanan bir belgenin Asal'a verilmesi mümkün olmuyor ve belgesiz yolculukta gene sorunlar çıkıyor...
Sonuç: Mehmet Asal, şimdi Türkiye'ye ancak, her seferinde İçişleri Bakanlığı'na başvurup, yazılı izin alabildikten sonra girebiliyor. O da her seferinde '5 gün' için...
Konuyu İçişleri Bakanlığı'na sordum. Sayın Bakan Abdülkadir Aksu'yla da görüştüm. Bana konunun 'kanun meselesi'nden kaynaklandığını söylediler...
Bunun üzerinde bir başka yazıda duracağım.