Bunların hepsi denendi...

Şu gerçeği unutmamalı: "Demokrasilerde 'susturmak', 'susturulanlar'ı tasfiye etmeye yetmiyor."

Ülkemiz siyasetinde önce, ‘partinizi kapatırız’ tehdidi vardı. Herhangi bir siyasi partinin faaliyetinden memnun olmayan iktidar sahipleri, o partinin yetkililerini, o ‘tedbir’le tehdit ederlerdi. O ‘tehdit’ birçok defa uygulandı. Ama demokrasimiz için de, ekonomimiz için de hiç hayırlı olmadığı, defalarca anlaşıldı.

Çok partili rejime geçişimizden sonraki yıllarda kurulan ilk partilerin bazısı sıkıyönetim, bazısı Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştı. Aralarında iki ‘sosyalist parti’yle bir ‘İslami parti’ vardı. 1950deki iktidar değişikliğinden sonra Demokrat Parti iktidarı zamanında -1953’te- kapatılan bir parti de, o zamanın ‘milliyetçi muhafazakâr’ partisi Millet Partisi’ydi. Ankara’daki bir Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştı. (O parti, sonradan Cumhuriyetçi Millet Partisi adıyla yeniden kuruldu. Lideri, dönemin ünlü siyasi hatibi Osman Bölükbaşı’ydı. Yeni katılımlarla güçlendi. ‘Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ adını aldı. Sonradan Alparslan Türkeş’in liderliği altında daha da gelişerek Milliyetçi Hareket Partisi adını alacaktı.)

***

1961 Anayasası’yla, bir değişim yaşandı. Partilerin ancak belirli yasalara aykırı olan fiillerin sonucunda ve –herhangi bir mahkeme kararıyla değil- ancak ‘Anayasa Mahkemesi’ kararıyla kapatılabilecekleri kuralı konuldu.

Ondan sonraki uygulamalarda gene bazı partilere, ama artık Anayasa Mahkemesi Savcılığı’nca kapatma davası açıldı. Bir kısmı kapatma kararıyla sonuçlandı... Milli Nizam Partisi adıyla partileşen, daha sonra Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi adını alan siyasi partiler ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) dahil, bir kısım sol partilere yönelik kapatma kararları bunlar arasındadır.

1980 darbesinden sonra kurulan askeri yönetimin parti kapatmaları, daha da radikal oldu. 12 Eylül 1980’e kadar faal olan büyük siyasi partilerin tümü, Milli Güvenlik Konseyi tarafından kapatıldı.

1983 Anayasası’na göre başlayan siyasi hayatta yer alabilecek partilerin hepsinin ‘yeni kurulacak partiler’ olması şart koşuldu. Ve o yeni partilerin bir kısmı Milli Güvenlik Konseyi’nin teşvikiyle kuruldu. (Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti, Anavatan Partisi). Öteki partilerin hepsi, artık geçmişte kalan ‘kapatılmış partiler’ haline geldi.

Bütün bu parti kapatma deneyimlerinin sonucu ise, herkesin gördüğü gibi, şu oldu: O kapatma kararları ile varılmak istenen hedeflere varılamadı. Eski partilerin temsil ettiği eğilimlerin büyük bir kısmı yeniden siyasi hayata girdi. Bazısı, CHP gibi, MHP gibi eski adlarını taşıyorlar. Bazısı da, AKP gibi varlığını yeni adıyla kurulan bir partide sürdürüyor.

***

Böylece, bu ‘parti kapatma’ işinin, faydasızlığının da ötesinde, pek çok sakıncaya neden olduğu iyice anlaşıldı. O konudaki görüşler de değişti, mevzuat da... Anayasamızın ilgili maddelerinde yapılan değişikliklerle, siyasi partilerin Anayasa Mahkemesi kararıyla da olsa, kapatılması veya faaliyetlerinin önlenmesi, büyük ölçüde güçleştirildi.

Ama şimdi şu sıralarda görünen şudur:

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin geçmişteki ve şimdiki ileri gelenleri, bu defa beğenmedikleri partilerin tüzel kişiliklerini değil ama, o partinin sözcülerini ve milletvekillerini cezalandırmanın yollarını aramaya başlamışlardır.

Şimdi diyorlar ki:

“Parti kapatmak iyi bir şey değil. Partileri kapatmayı bırakalım. Ama, partilerin bazı yöneticileri ve milletvekilleri var ki, söylemleri ve eylemleri canımızı sıkıyor, o milletvekillerini kapatalım.”

Nereye kapatacakları da belli: Hapishaneye kapatacaklar...

Üstelik bunu yeni bir şey keşfetmiş gibi söylüyorlar. Oysa o öneri de, ülkemizin siyasi geçmişinde, siyasi partilere karşı denenmiş ve ne kadar yanlış olduğu çoktandır anlaşılmış bir öneridir.

İşin ilginç yanı bu öneriye sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katılmış olmasıdır. Erdoğan, Uzakdoğu seyahatine çıkışı sırasında yaptığı konuşmada, “Türkiye’de şu anda terör örgütleri uzantısı durumunda olan siyasi parti” diye nitelediği partiyi, ‘terör örgütüne karşı tavır almamak’la suçladıktan sonra, onun mensuplarının dokunulmazlıklarının kaldırılmasını istemiş ve şunları söylemiştir:

“Gerçek kişilere yönelik olarak parlamento, bence gerekli değerlendirmelerini yapmalı. Bunları dokunulmazlık zırhından arındırmak suretiyle de ‘Terör örgütüyle iş mi tutuyorsun? Senin sırtını dayadığın yer terör örgütü mü? Bunun bedelini ödeyeceksin’  demeli ve bunu ödetmeli. Yapılması gereken budur diye düşünüyorum.”

Erdoğan, bu düşüncesini, dün, Çin’de yaptığı yeni bir suçlayıcı konuşmayla daha da pekiştirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belirli partilerin belirli milletvekillerini, dokunulmazlıklarını kaldırmak yoluyla ‘cezalandırma’ önerisi, maalesef hatırlamayanlar var, 1944 yılının mart ayının 2’nci günü Meclis‘te kabul edilip uygulanan önerinin ta kendisidir.

Aynı öneriyi o zaman, dönemin Başbakanı Tansu Çiller yapmıştı. Öneri, Meclis çoğunluğu tarafından karar haline getirilmiş ve derhal –hem de o gece- uygulamaya geçirilmişti.

Kararı alanın ‘Meclis çoğunluğu’ olduğunu özellikle belirtiyorum: O günlerin hükümeti, bir koalisyon hükümetiydi. Başkanı, çoğunluktaki Doğru Yol Partisi’nin (DYP) lideri Tansu Çiller’di. Koalisyonun ikinci ortağı, Murat Karayalçın’ın liderliğindeki Sosyal Demokrat Halkçı Parti’ydi (SHP). SHP’nin yöneticilerinin ve milletvekillerinin çoğu, DYP’nin bu girişimine karşıydı. Öneri bu yüzden iki partinin milletvekilleri arsında önemli bir anlaşmazlık çıkarmıştı. Ama bu anlaşmazlık, koalisyonun devamına engel olmamıştı.

Bu konudaki Anayasa hükmüne göre, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılıp kaldırılmamasıyla ilgili bir konuda, ne partilerin, ne de hükümetin grup veya hükümet kararı alması, zaten mümkün değildi. Yapılacak oylamada her milletvekili, partisinden veya üyesi olduğu hükümetten bağımsız olarak kendi vicdani kanaatine göre oy kullanmak durumundaydı.

Milletvekilleri, konunun karma komisyondaki görüşülmesi sırasında da zaten öyle davranmışlardı. Başta SHP’nin onursal başkanı Erdal İnönü olmak üzere komisyon üyesi SHP’liler, dokunulmazlıkların kaldırılması yolundaki önerilere karşı oy vermişlerdi. Meclis Genel Kurulu’nda işaret oyuyla yapılan oylamada ise oy dağılımı şöyle olmuştu:

Çiller’in başkanlığındaki DYP, Erbakan’ın başkanlığındaki Refah Partisi, Türkeş’in başkanlığındaki MHP, Yılmaz’ın başkanlığındaki ANAP ve Ecevit’in başkanlığındaki DSP milletvekillerinin büyük bir kısmı dokunulmazlıkların kaldırılması için kabul oyu vermişlerdi. SHP’lilerin birkaçı hariç, çoğunluğu red oyu vermişti.

Bugün o olayı hatırlatalım:

1944 yılında Meclis’te, bugünkü HDP’nin yerinde DEP vardı. (Açılımı Demokrasi Partisi). Üyeleri Meclis’e SHP listelerinden girmişler, sonradan SHP’den ayrılarak Meclis’teki DEP grubunu oluşturmuşlardı. İddiaları, Kürtlerle ilgili sorunların çözümüne parlamenter sistem içindeki yeni bir parti olarak katkıda bulunmaktı.

O katkıyı ne ölçüde sağlayabildikleri tartışılabilir. Ama üzerlerindeki görev, milletvekilliğiydi. Anayasa’ya göre, o sıfatlarıyla düşüncelerini Meclis kürsüsünden açıklayabilirlerdi. Meclis dışına da yansıtabilirlerdi. Öyle de yapıyorlardı.

Onların düşüncelerini beğenip beğenmemek ayrı bir konu. Fakat onların o düşüncelerini açıklamalarını önlemek için, onları, dokunulmazlıklarını kaldırıp Meclis dışına çıkarmak, demokratik rejimlerce benimsenen bir yol değildi.

Eski zamanlarda o yollara başvurmuş olan bazı ülkeler de, o uygulamalardan çoktan vazgeçmişlerdi.

***

Milletvekillerinin dokunulmazlığının kabul edilmediği alanlar elbette vardı. Fakat o alanlar, adi suçlarla ilgili alanlardı. Yolsuzluk, hırsızlık, sahtekârlık, darp, cinayet, hileli iflas, kaçakçılık, emniyeti suiistimal gibi...

Demokratik ülkelerin bir kısmında, bunlar ve benzeri konulardaki suç iddiaları, doğrudan doğruya yargı mercilerince ele alınıyordu. Bir kısmında ise, haklarında suç isnadı bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması için Meclis kararı gerekiyordu. Ama milletvekilinin kürsüden söylediği sözler veya izlediği siyasi tutumlar yüzünden suçlu sayılıp, hakkında dava açılmasına izin verilmesi söz konusu değildi.

1994’ün Türkiye’sinde işte öyle bir uygulama yapıldı. İktidar koalisyonunun birinci partisinin önayak olmasıyla Meclis’te o zamanki DEP’lilerin bir kısmının dokunulmazlığının kaldırılması yoluna gidildi. O milletvekilleri hakkındaki iddialar, savcılıklar yoluyla fezlekeler haline getirildi. Bunlar Meclis’te kurulan bir karma komisyonda görüşüldü.

Komisyon çoğunluğu, belirli milletvekilleri hakkındaki iddiaları kabul etti. Yazdığı rapor Meclis’in Genel Kurulu’nda oylandı ve 6 DEP’li ile 1 bağımsız milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılmasına karar verildi.

Dokunulmazlığı kaldırılan milletvekillerinden DEP’lilerin listesi şöyleydi:

Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Sırrı Sakık, Ahmet Türk, Selim Sadak.

Bağımsız milletvekili Mahmut Alınak ile o zamanki Refah Partisi üyesiyken sonradan partisinden ayrılan Hasan Mezarcı da listeye alınmıştı.

Böylece dokunulmazlıkları kaldırılanların sayısı 8’i bulmuştu.

Kararın alınmasından kısa bir süre sonra Meclis kapısının önünde bir de ‘polisiye olay’ yaşandı. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri, o sırada alınıp Meclis’in önüne hızla yetiştirilen bir başsavcılık kararına göre gözaltına alınacaklardı. Bunun için Meclis önüne bir grup polis gönderilmişti.

Polisler kapıdan çıkan milletvekillerinin bir kısmını yaka paça gözaltına alıp, zorla arabalara sokarak emniyete götürdü.

***

Bu ‘operasyon’un sonucunu da özetleyelim:

Dokunulmazlıkları kaldırılan DEP’liler, haklarındaki karardan sonra tutuklandılar. O zamanki 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sevk edildiler. Duruşmaları 8 Aralık 1994’e kadar sürdü. Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Selim Sadak ‘bölücü faaliyet yürüttükleri’ iddiasıyla 15’er yıl ağır hapse mahkûm edildiler.

Diğer sanıklar da gene ağır hapis cezaları aldılar.

Kararları Yargıtay, 26 Ekim 1995’te onayladı. Sanıklar buna karşı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AHİM) başvurdular. Başvurunun incelenip sonuca bağlanması 6 yıl sürdü. AHİM, duruşmalarda ‘adil yargılanma hakkı’nın ihlal edildiğine hükmetti. Türkiye’yi 140 bin dolar maddi tazminata mahkûm etti.

Buna göre sanıkların yeniden yargılanması gerekirken, ilk mahkemelerin kararlarında ısrar etmesi yüzünden, o da gerçekleşmedi.

Sonuçta, Yargıtay, sanıklar hakkında yürütülen infazın durdurulmasına ve salıverilmesine karar verdi. Ancak sanıkların o güne kadarki hapislikleri, 10 yıl civarına ulaşmıştı. Leyla Zana’nın yattığı süre 10 yıl üç ayı bulmuştu. (Zana’ya yöneltilen suçlamalar arasında, Meclis kürsüsünden Kürtçe sözler söylemiş olması da vardı. Hapisten çıktığı gün ise, Zana’nın isteğine uygun bir güne denk geldi. O gün, Türkiye radyo ve televizyonlarında Kürtçe yayınların başladığı gündü.)

Leyla Zana, daha sonra yeniden milletvekili seçildi. Orhan Doğan, siyasi hayata başladıktan kısa bir süre sonra vefat etti. Ötekiler de siyaset hayatında yeni görevler aldılar.

***

Özetle: 1994 yılındaki Meclis çoğunluğunun suçlamasıyla dokunulmazlıkları kaldırıp yıllarca hapse mahkûm edilen milletvekillerine uygulanan işlemlerin demokrasiyle bağdaşmadığı gibi, evrensel hukuk ilkelerine de aykırılığı, Türkiye’nin de imzacısı olduğu uluslararası mahkeme tarafından da saptanmıştır.

Bu, o muameleye uğratılan ve yaklaşık 10’ar yıllarını hapiste geçiren milletvekillerinin çok büyük bir haksızlığa uğradığının kanıtıdır ki, bunun başlıca sorumluları, o gün Meclis’teki ‘dokunulmazlığı kaldırma’ kararını destekleyen milletvekilleridir.

Tabii, dokunulmazlığı kaldırma taleplerinin hemen arkasından gözaltı kararı alan ve duruşmalarda iddia makamında bulunan savcılar ile sanıkları mahkûm eden hâkimler de, kendi meslek ilkeleri çerçevesinde sorumludurlar. Bu, zaten uluslararası mahkemece de tespit edilmiştir.

Fakat Meclis’teki ‘dokunulmazlık kaldırma’ önerisine oy veren milletvekillerinin durumu çok daha düşündürücüdür. Onlar, kendi varlık nedenlerini oluşturan demokratik ilkelere tamamen aykırı bir yolun yolcusu olmuşlardır.

Bugün, o 2 Mart 1994 gününden 21 yıl sonra, o 21 yıl içinde edinilen onca tecrübeye rağmen aynı yolu izlemeye yeniden özenmek, çok yanlıştır ve çok sakıncalıdır. Allah, bugün aynı eğilime sürüklenmek istenen milletvekillerini, aynı akıbete uğramaktan korusun.