Çatalı tartışma konusu yapmak

Çatalın hangi elle tutulacağı Müslümanlığın ölçütü gibi algılanmamalı. Bu tür küçük ayrıntı gibi görünen tartışmalar büyük sakıncalar da doğurabilir.

'Çatal ve el' konusundaki yazım üzerine birçok mesaj geldi. Konuyu önemli bulanlar da var. Önemsiz bulup bana "Bu gibi ayrıntılarla niçin uğraşıyorsun?" diye soranlar da var...
Aslında ben de, bu gibi konularla uğraşılmaması gerektiğine inanıyorum. Ama İstanbul Müftülüğü gibi, vatandaşlarımız arasında etkisi büyük olan bir makam, o görüşte değil. Bunu hutbe konusu yapıyor. Hutbenin yazımıyla görevli olan sayın İsmail İpek "Bıçağın sağ elde, çatalın da sol elde tutularak yemeğin yenilmesi uygun değil. Bu tarz yemek Batı âdetidir. Bize göre yemek sağ elle yenmeli" diyor.
Oysa ülkemizde çatalı sağ eliyle kullananlar çok ama, sol eliyle kullananlar da eksik değil. Üstelik, başka birçok devlet gibi, bizim devletimizin de protokol kuralları 'sol el' esasına göre oluşmuş.
Eğer müftülüğün görüşü benimsenirse, bunun iki sonucu olur:
1) O konudaki protokolün de değişmesini gerekli görenler çıkar. Böyle bir 'ayrıntı' asıl o zaman içinden çıkılması zor bir sorun haline gelir... Devletin en yüksek mevkilerindeki tartışmaların konusu olur.
2) Ondan daha önemli olarak; Müslümanlar arasında, yeni bir 'farklılaşma' (veya 'farklılaştırma') nedeni ortaya çıkar... Şimdiye kadarki nedenler azmış gibi...
'Çatalı sağ elle tutanlar, sol elle tutanlar' farklılaşması... "Hangileri daha iyi Müslüman' tartışması.. Bu gibi tartışmaların ortaya çıkardığı sorunları unutuyor muyuz?
* * *
Gerçi İstanbul Müftülüğü, hutbelerin 'tavsiye' niteliğinde olduğunu bildiriyor. Konunun da bir 'farz' değil, 'sünnet' konusu olduğunu belirtiyor. "Bu, uyulması zorunlu olan bir kural değildir" diyor.
Ama o zaman, bu işin Diyanet İşleri Başkanı'nın da 'anlamak güç' dediği bir 'öncelik' uygulanarak, hutbe konusu yapılması doğru mudur?
Türkiye'nin en büyük şehrinde yaşayan 10 milyondan fazla Müslüman'a hitap edecek bir hutbenin önemi meydandadır.
Bu 'tavsiye', cami cemaatinin büyük bir bölümünde, Müslümanlığın şartı olmasa da, 'daha iyi Müslüman' olmanın gereği gibi algılanır. Ve zaman içinde, yukarıda belirttiğimiz iki gelişmeye yol açabilir...
* * *
Gündemde başka birçok konu varken bunu ele almamın nedeni bu... Bu 'çatal-bıçak' işini gündeme sokmanın 'sakınca'larını, iş işten geçmeden, tüm ilgililere hatırlatmak istedim. Bugünkü yazımda bu hatırlatmayı tamamlayayım.
Önce birinci 'sakınca'... Bunu 'protokoldür, esasla ilgili değildir, protokol kuralları istenirse değişir' diye küçümsemeyelim. Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi davetleri, en az 60-70 yıldır o protokol kurallarına göre düzenleniyor. Devletimizin yetkililerinin yurtdışında katıldıkları resmi ve gayriresmi davetlerin çok büyük bir kısmında ise, o kurallar, daha da eski. En az 150 yıl öncesinden beri uygulanıyor. Bizdeki kuralları, hele bu 'küreselleşme' çağında ters yüz etmenin 'pratik'te yaratacağı kargaşayı düşünebiliyor musunuz?
Ülkemizde devlet kademesindeki tüm ilgilileri o düzene alıştırmak için, on yıllardır pek çok yayın yapılmış. Biri önümde... (Elçi Zübeyir Aker'in 1960'lı yıllarda basılmış 'Protokol Kuralları' adlı kitabı. Başka birçok kural arasında yazıyor Aker:
"Bıçak sağ, çatal ise sol elde tutularak, yenecek lokmalar kesilir ve kesilen parça sol eldeki çatal ile ağıza aktarıldıktan sonra, bu hareket tekrarlanır. Hanımların sol eli dizlerinin üstüne koyarak yalnız sağ elleriyle yemek yemeleri, Amerikan ailelerinde yer almış bir kuraldır. Kaldı ki onlar da bu usulü terk etme çabası içindedirler."
(Burada, hutbe yazarı sayın İsmail İpek'in 'çatalın sol elde olması Batı âdetidir. Sağ elde olması bizim adetimizdir' tezi de tartışmalı hale geliyor. Aker'in de belirttiği gibi, bu asıl, bir Batı ülkesi olan Amerika'da yaygın bir yemek biçimi)
* * *
Evet, iş protokol açısından da kolay değil. Ama o protokol işi bir yana... Müslüman vatandaşlarımız arasında bir de böyle bir 'yaşam biçimi farklılığı'nı, bir 'din konusu' haline getirmenin sakıncaları az mı?
Farklılıklar elbette doğal... Erkekler sakallı olur, bıyıklı olur, sakalsız-bıyıksız olur... İsteyen o şekilde veya bu şekilde giyinir... Kadınlar, başını örter veya örtmez. Örterse, şöyle veya böyle örter. Kimsenin kimseyi bu yüzden kınamaya hakkı yok.
Ama bunların, 'dinen böyle olması doğrudur, şöyle olması değildir' diye değerlendirilerek tartışma konusu yapılmasının doğurduğu sonuçlar ortadadır.
Ülkemizde, bu gibi konularda zaten var olan 'farklılıklar'dan çıkan sorunlara yenilerini eklemek bir yana, o sorunların azaltılması gibi bir ihtiyaç var.
İnsanların inanç açısından kendi yaşam biçimlerini sürdürürken, başkalarınkine de anlayışla ve saygıyla bakmaktan uzaklaşmaması, bunun gereklerinden biri.
Düşünce alanında olduğu gibi, inanç alanında da uzun yıllar içinde, belirli dengeler oluşmuş. O dengelerin yeniden bozulmamasına dikkat etmek herkesin görevi. Tabii, en başta da din adamlarımızın görevi.
* * *
Bu bakımdan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu'nun söz konusu hutbeyle ilgili olarak yaptığı açıklama isabetlidir. Geçen yazıda da belirtmiştim, diyor ki:
"Gündemimizde daha önemli şeyler var. Öncelikli olarak, okullarımızdaki şiddete karşı neler yapabiliriz, bunları konuşmamız lazım."
Kanıt yayımlamak da yetmiyor ama...
Bir değerli okurum, geçen yazıda anlattıklarımın bir bölümünün doğru olmamaması ihtimali üzerinde duruyor. Çatalın sofrada kullanılması âdetinin Hazret-i Muhammed döneminden hayli sonra başladığına dair aktardığım bilgileri de... (Adını, iznini isteme fırsatı bulamadığım için yazmıyorum) Diyor ki:
'O zamanda çatal vb. var mı yok mu pek araştırmadım, ama cilalı taş devrini çok gerilerde bıraktığımıza göre olması ihtimali olmaması ihtimalinden çok çok daha fazla olduğu gerçeğini cümle âlem tahmin edebilir.'
Yazar olarak bu durumda ne yaparsınız? Yazdığınızı daha da somut belgelerle kanıtlamanız gerekir. Alttaki fotokopileri bu yüzden yayımlıyorum.
* * *
Yazılanlara kaynak da göstersek inanılmamasına veya kaynaklarımızın görülmemesine, ya da görmezlikten gelinmesine, bir süredir alıştık. Bunun başka konularda da örneklerini gördük...
Mesela şu ünlü 301'inci madde konusunda... Önce Adalet Bakanı Cemil Çiçek, sonra CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, bunun 'aynısı'nın İtalyan Ceza Kanunu'nun 291'inci maddesinde var olduğunu söylediler.
Gerçek şuydu: İtalyan Ceza Kanunu'nun 291'inci maddesi, bizdeki 301'in 'aynısı' değildi. Arada çok önemli bir fark vardı:
Bizdeki 'Türklük' kelimesinin karşılığı 'İtalyan Milleti'ydi. 'İtalyanlık' gibi diye bir kelime değildi.'
Bunu burada yazdık. Hiçbir faydası olmadı. Çiçek ve Baykal aynı şeyleri söylemeye devam ettiler... Maddenin fotokoposini yayımladık (alttaki gibi). Gene bir faydası olmadı. Çiçek üç gün önce o iddiayı bir kere daha tekrarladı.
Tabii, herkesin Radikal'i okumak ve bizim yazılarımızı görmek zorunluluğu yok. Ama, siyasette bakanlık gibi, parti liderliği gibi mevkilerde bulunanların önüne her sabah, isteseler de istemeseler de, konularıyla ilgili gazete haberleri ile yazılarının özetleri ve kupürleri gelir. Ayrıca konuşmalarını hazırlarken konulara katkıda bulunmakla görevli danışmanlar, bürolar vardır, yanlış şeyler söylemelerini önlemeye çalışırlar.
Anlaşılıyor ki, siyasetteki bu mekanizmalar ya işlemiyor, ya da siyasetçiler onlardan faydalanmaya gerek duymuyor.
Onlar o durumdayken, benim okurumun burada yazılanlara inanmakta tereddüt etmesini yadırgamıyorum. Mesajına teşekkür ederim. Umarım, tereddüt ettiği konudaki belgelerden faydalanacaktır.