CHP birikimini 'sıfır' saymak

70 yıllık geleneğe ve o sırada en az yüzde 30 oranında oya sahip CHP birikimini sıfır saymanın, 'Sıfırı yüzde 4.70 yaptım' iddiasının dayanağı olabilir mi?

CHP'nin son seçimde aldığı sonuç üzerindeki tartışmalar devam ediyor. O tartışmaya katılanlar çok... Ama, benim şu sırada katkıda bulunmaya çalıştığım konu başka... CHP'nin yakın tarihi... O tarih içindeki gerçeklerin "tersyüz" edilmesine karşı, gazete sayfalarına -eski deyimle- "kayıt düşmek" istiyorum. Buna olan ihtiyacın nedenini geçen yazıda anlattım.
Devam ediyorum:
Sayın Deniz Baykal, kendisinin 1992'den itibaren, CHP'nin oylarını nasıl yükselttiğini anlatırken şöyle diyor:
"Biz 12 yıl partisiz kaldık. Ben 7 yıl siyasi haklarımdan yoksun yaşadım. 1992'de CHP'yi açtık. CHP'yi açtığımız zaman, partimizi açtıktan bir buçuk yıl sonra yapılan seçimde aldığı oy oranı 4.70'di. Biz 4.70'le yola çıkmış insanlarız. 4.70 aldık, siyasetten vazgeç, yenildiniz, artık hakkını bitirdin, senin yapacak bir şeyin yok mu denilecekti. (...)
4.70'den sonra ilk seçimimizde 10.70 olduk. 10.70 olsun, sen bırak siyaseti, iktidar değilsin, diye mi düşünecektik.(...)"
1992'de sıfır, 1994'te 4.70, 1995'te 10.70 platosunda,(yken)..."
***
Benim bildiğim şu: Baykal'ın 12 yıl partisiz kaldığını söylediği dönemde 'partisi yok' değildi. Kendisi, İnönü'nün başkanlığındaki SHP'nin milletvekili ve genel sekreteriydi.
1990 Eylül'ünde genel sekreterlikten istifa etmişti. Genel başkanlığa aday olmuştu.
Arka arkaya toplanan kurultaylardaki (29 Eylül 1990, 28 Temmuz 1991, 26 Ocak 1992) üç seçim yarışını kaybetmişti.
O arada (1991'in ekiminde) genel seçim yapılmış, Süleyman Demirel'in Başbakan, Erdal İnönü'nün Başbakan Yardımcısı olduğu DYP+SHP hükümeti kurulmuştu. Yeni hükümetin ilk işlerinden biri, 1980 askeri yönetimince kapatılan partilerin açılmasını sağlayan yasayı hazırlamak olmuştu.
1980 Haziran'ında Meclis'ten çıkan 3821 sayılı yasaya göre, kapatılmış partilerin yeniden açılması görevi, 1980'deki son genel yönetim kurularındaydı. O kurullar, partilerinin kurultayını, 1980'deki son kurultay delegelerini saptayıp davet ederek toplayacaktı.
CHP'de 1980 yılından kalan -benim de içinde olduğum- genel yönetim kurulunun üye sayısı, başlangıçta 21'ken, 16'ya inmişti...
1980'deki Genel Başkan Bülent Ecevit, partiden ayrılmıştı. Artık DSP Genel Başkanıydı. Genel Sekreter Mustafa Üstündağ'ı bir trafik kazasında yitirmiştik. Sayman üye İlhan Biber ile üye Nusret Aydın vefat etmişti.
Genel sekreter yardımcılarından biri bendim, diğerleri Erol Tuncer, Hayrettin Uysal ve Metin Somuncu...
Onlarla birlikte, o zamanki üye arkadaşlarımızı da bu arada sevgi ve saygıyla anarım.
Önce, daha sonra yitirdiğimiz rahmetli Nebil Oktay'ı, Avni Gürsoy'u, Nail Atlı'yı...
Sonra -uzun ve sağlıklı ömür dilediğimiz-Mehmet Dedeoğlu, Çetin Bozkurt, Orhan Akbulut, İsmet Atalay, Mehmet Gümüşçü, Celal Doğan, İlyas Kılıç ve Hayri Öner'i...
Onlarla birlikte, Meclis Grubu Başkan Vekillerimiz Metin Tüzün ve Coşkun Karagözoğlu ile, Senato Başkanvekilimiz Erdoğan Bakkalbaşı, Kadın Kolları Başkanımız Güler Gürpınar ve Gençlik Kolları Başkanımız Hasan Belovacıklı da kurulumuza katılıyorlardı.
***
Bu kurulun işi çok güçtü. CHP'nin kapatılmasından sonra onun yerine üç parti kurulmuştu. 1983 seçiminden sonraki yeni partilerden Meclis'e girebilen -Necdet Calp'ın (sonra Aydın Güven Gürkan'ın) başkanlığındaki- Halkçı Parti ile, Meclis dışında kalan, Erdal İnönü'nün başkanlığındaki- SODEP (Sosyal Demokrat Parti) ve daha sonra kurulan -Bülent Ecevit'in başkanlığındaki- DSP (Demokratik Sol Parti)...
Bu üç partinin kaynağı aynıydı. Ama artık birbirlerinden ayrıydılar. Birbirleriyle ister istemez rekabet halindeydiler.
Bu, sol oyların üçe bölünmesi demekti.
Bu bölünmüşlüğü, kısmen de olsa ortadan kaldırmak, Erdal İnönü ile Aydın Güven Gürkan'ın, o zamana kadar görülmemiş bir başarı ve feragat örneği vererek partilerini birleştirmesiyle mümkün olmuştu. İki partinin, kadroları gibi isimleri de birleşmiş 'Sosyal Demokrat Halkçı Parti' (SHP) olmuştu.
Bölünmüşlük, 'üçe bölünmüşlük' olmaktan çıkmış, 'ikiye bölünmüşlük' olarak kalmıştı. Bunun ortadan kalkmasının kolay olmadığı belliydi ama, basında ve bazı politikacılar arasında bu dileği tekrarlayanlar çoktu.
***
CHP'nin kapatıldıktan sonraki ilk kurultayını toplamakla görevli olan kurulumuz, bu durum karşısında şu ilkeyi benimsemişti:
"Bizim amacımız, soldaki iki partinin sayısını yeniden üçe çıkarmak değildir. Bu iki partiyi de CHP çatısı altında birleştirmek ve yeniden tek parti olarak ortaya çıkmaktır."
Bunu başarmamız ihtimalinin çok zayıf olduğunu biliyorduk. Ama iki partiyle de temasa geçerek ikisini de ikna etmeye çalışacaktık. Eğer, onu başaramazsak, önerimizi kim kabul ederse onunla bir araya gelecektik. Ötekini ikna etmeyi, daha sonraya bırakacaktık.
Bu kararla yola çıktık. İki partiyle de çok sayıda temas yaptık. Erdal İnönü ile Bülent Ecevit'i kurul halinde sık sık ziyaret ettik.
İki Genel Başkan da buna 'Hayır' demedi. Ama şu görüldü: Birleşme, en azından başlangıçta, ya biri ya ötekiyle mümkündü.
***
Tabii, bir yandan da, 12 yıl önceki kurultay delegelerini saptayıp kurultayı toplama hazırlıklarını da yoğunlaştırmıştık.
Bu çok güçtü. 1980'in 12 Eylül'ünde parti binasına el konulduktan sonra, tüm evrakımız alınmıştı. Sonradan öğrenildiğine göre SEKA'ya gönderilmiş, yok edilmişti.
Kurultay delegelerinin isimlerini tam olarak saptamak için çok yönlü araştırmalar yapmak, yerel gazetelere, tanıklara başvurmak zorundaydık. Yasaya göre bunlar, önce listeler halinde askıya çıkarılacak, itirazlar karara bağlandıktan sonra kesinleşecekti.
Kurultay günü olarak '9 Eylül'ü saptamıştık. O, CHP'nin -1923'teki- kuruluşunun yıldönümüydü. Parti olarak yeniden resmen açılışımızın o güne rastlaması, toplantının coşkulu bir hava içinde geçmesini sağlayacaktı.
Fakat o coşku havasını biz, kurultay gününün çok öncesinde yaşamaya başlamıştık.
Yurdun belirli yerlerinde kurultaya hazırlık için toplantılar yapıyorduk. İstanbul'dan başlayarak, Trakya'dan Doğu ve Güneydoğu'ya, Karadeniz'den İç Anadolu'ya, tüm bölgelerin illerini içeren bölge toplantıları...
Nereye gitsek, o toplantıların yeniden birleşip halka yeni umutlar getirecek bir hareketin başlangıcını kutlama toplantıları haline geldiğini görüyorduk.
Tabii, bunda eski üyelerimizin ve yandaşlarımızın CHP'ye olan duygusal bağlarının yanında, baştan beri benimsediğimiz "Biz üçüncü parti olmayacağız. Solun çatısı olacağız" hedefinin katkısı büyüktü.
O sırada Ankara'daki temaslarımız devam ediyordu. İnönü ile şu karara varılmıştı: İki taraf, birleşme olanaklarını geliştirmek üzere temsilciler görevlendireceklerdi. Ortaya çıkacak koşullar üzerinde yeniden görüşülecekti.
Fakat bizim tarafta da başka bir tez gündeme gelmişti. Bu, başlangıçtaki birleşme arayışlarını bırakıp üçüncü parti olarak ortaya çıkma ve ötekileri "kendine katılmaya mecbur bırakma" teziydi. Özeti şuydu:
"Siyaset, güçlü olma işidir. Güç 'mıknatıs' gibidir. CHP, kuruluşundaki heyecanın gücüyle, daha ilk seçimde öteki partilerin, açık farkla önüne geçer. Ötekiler zayıflar. Ya parti olarak, gelip CHP'ye katılırlar, ya da kadroları partilerinden ayrılıp CHP'ye gelirler..."
O tezi savunanların önderi Baykal'dı.
CHP'nin yeni genel başkan adaylarından biri o olacaktı. SHP'de üye ve milletvekili olması buna engel değildi. Yasaya göre, 1980'de kurultay delegesi olan CHP'liler, CHP'nin kapalı kaldığı süre içinde başka bir partiye katılmış olsalar da, açılış kurultayında, aynı zamanda 'CHP üyesi' sayılacaklardı.
Altı aylık bir süre için "çift partili" kalmaya hakları vardı. Hangi partiyi seçeceklerini altı ay sonra belirleyeceklerdi.
Baykal bu hakkını kullanıyor ve SHP'li olmasına rağmen, bizim CHP adına SHP ile temas etmemizi sakıncalı buluyordu.
Bizim kurulumuzun çoğunluğu ise, sol partilerle temasımızı sürdürmemizi istiyordu. Bu temaslar sonunda, CHP'yi kısa süre içinde diğer sol partilerden en azından biriyle 'CHP' adı altında birleştirebileceğimizi ve bunun 'sol'a yeni politikalarla yeni hamleler yapma imkânını kazandıracağını düşünüyorduk.
Bunu en iyi başarabilecek politikacı olarak da Erol Tuncer'i görüyorduk. Tuncer, genç yaşında iki dönem milletvekilliği, bakanlık, genel sekreter yardımcılığı yapmış, bilgisi, tevazuu ve çalışkanlığı ile herkesin sempatisini kazanmış bir arkadaşımızdı...
CHP'nin 9 Eylül 1992 günkü 'yeniden açılış' kurultayında seçime geçilince şu olgu bir kere daha kendini gösterdi: Baykal, SHP'de, İnönü'ye karşı aday olduğu üç kurultayda yenilmişti ama, o kurultaylar sırasında çok aktif bir seçim ekibi oluşturmuştu.
Ayrıca "gümbür gümbür gelme" tezi, bizim "temaslar yoluyla aklın yolunu bulma" önerimize göre çok daha çarpıcı ve etkiliydi.
Baykal kazandı...
Tebrik ettik... Parti, onun genel başkanlığında ve onun kurduğu yönetim ekibiyle harekete geçti. İlk genel sekreteri Ertuğrul Günay'dı... Meclis'te de SHP'den ayrılan yirmi milletvekiliyle grubunu kurdu. SHP ve DSP'yle temas etmek yerine, onları 'asıl rakip' görmeyi ve ona göre davranmayı tercih etti...
Bugün sözünü ettiği 1992 ile 1994 arasındaki dönemin özeti budur.
***
Baykal'ın 1994'teki yerel seçimde, "Sıfırdan başlayıp 4.70'e çıkardım" dediği oy oranına gelince... O da işte, 'birleşme' veya 'güçbirliği' yollarını açık tutmak yerine, o yolları kapatıp 'gümbür gümbür' gitme politikasının sonucudur.
Bu sonuç, 70 yıllık geleneğe ve -o sırada- en az yüzde 30 oranında oya sahip olan CHP birikimini 'sıfır' saymanın ve 'sıfır'ı 'yüzde 4.70 yaptım' iddiasının dayanağı olabilir mi?..
Yüzde 4.70, CHP'nin, 11 yıl kapalı kalması sonunda dağılmış olan oy potansiyelinden kopan yeni bir parçaydı. O parçanın kopmasının sonucu da şu oldu: 1994 yerel seçiminde, Ankara'da SHP'nin başkan adayı Korel Göymen kaybetti. Melih Gökçek kazandı.
İstanbul'da da Tayyip Erdoğan'ın - Zülfü Livaneli karşısında- Belediye Başkanlığı'nı kazanması kolaylaştı.
Konuya sonraki yazımda devam edeceğim.