Çifte standart

Türban konusu, AİHM kararının hükümet yetkililerince kınanmasıyla yeni döneme girdi. Dışişleri Bakanı Gül...

Aşağıdaki yazıyı dün sabah yazmıştım. Öğleden sonra bir panelim vardı. Ona katıldım. Akşam gazeteye dönünce arkadaşlarım haber verdiler: Yazının ilk cümlelerinde, Başbakan'ın tutumu hakkında gösterdiğim iyimserliğin nedeni tamamen ortadan kalkmış. Başbakan da, eleştirdiğim Dışişleri Bakanı'yla yarışa girer gibi, hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, hem bizim basına, hem de basına demeç verenlere veryansın etmiş. Üstelik, cümleleri, Dışişleri Bakanı'nın sözlerinden daha da öfkeli, daha da çelişkili. (Özeti haber sütunlarımızda). Ama ben bu yazıyı, Başbakan'ın sözlerini de kapsamına alacak şekilde değiştirmek yerine, sabahki haliyle bırakıyorum. Bunun teknik nedenleri de var ama, şöyle bir sonucu da var: Böylece bir özeleştiri yapmış oluyorum. Sayın Başbakan için 'temkinli' (bir işin sonucunu düşünerek ölçülü davranan) sıfatını kullanmakta 'temkinsiz' davrandığımı itiraf etmiş oluyorum. Bu örneği -benim gibi iyimser eğilimli-diğer yazar arkadaşlarımın da dikkatine sunarım.
* * *
Başbakan Tayyip Erdoğan bu defa temkinli davrandı. "Kararın gerekçesi henüz önümüze gelmiş değil. Bir değerlendirme yapmayı şu anda erken buluyorum" dedi. Fakat bu defa yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül devreye girdi. Kararı yorumladı. "Bundan yasakların devam ettiği anlamı çıkmaz" dedi. Arkasından Türkiye'deki uygulamaların savunulmasına karşı hücuma geçti. "Yasakların devam etmesi kimseye şeref getirmez" gibi, "Bu tür yasaklarla Türkiye'nin bir yere gitmesi mümkün değildir" gibi polemiksel cümleler sıraladı.
Böylece, 'üniversitede türban' konusu, bu defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının bir Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı tarafından kınanmasıyla yeni bir döneme girdi.
Oysa o 'Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi', sayın Gül'ün sayın eşinin 'üniversitede türban' konusunda son kararı verecek en yüksek hukuk mercii olarak bizzat başvurduğu yerdi. Yani, onu bu konuda tarafsız ve yetkili bir mahkeme olarak kabul etmişti. Türk mahkemelerinin verdiği kararları yanlış buluyordu. Bunların düzeltilmesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden bekliyordu.
Bu, onun doğal hakkıydı. Türkiye de devlet olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yetkisini kabul etmişti. Bayan Gül de 'Üniversiteye türbanla girilsin' mücadelesini devletin yetkili saydığı mahkemeye başvurarak yapıyordu.
Gerçi, bayan Gül, eşi hükümet görevine geldikten sonra o başvurusunu geri çekmişti. Aksi takdirde eşinin temsil ettiği devlete karşı dava açmış halde kalacaktı. Fakat, bu, tabii, mahkemedeki durumu değiştirmiyordu. Aynı konuda başkaları tarafından da açılmış davalar vardı. (Son kararla sonuçlanan Leyla Şahin'in davası dahil). Bayan Gül'ün amacı, o davalar yoluyla da gerçekleşebilirdi.
(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki 'üniversitede türban' davaları sürecinde Dışişleri Bakanlığı'nın tutumu da ayrı bir konu. Dünkü bazı gazeteler hatırlatıyor: Mahkemede Türkiye'yi savunan avukatların değiştirilmesi, yeni avukatın savunmasının çok kısa tutulması gibi örnekler vererek, şunu belirtiyorlar: Dışişleri Bakanlığı da, devlete karşı açılmış olan davanın reddedilmesi için ciddi bir gayret göstermiş sayılmaz. Hatta, 'Kabul edilse daha iyi olur' gibi bir tutum içindeydi denilebilir. )
* * *
Peki sayın bayan Gül'ün ve arkadaşlarının amacı, Leyla Şahin davası yoluyla gerçekleşseydi, ne olacaktı? Mahkeme, üniversitelerde türbanın inananlar-inanmayanlar ayrımına yol açan bir siyasal sembol haline getirildiği ve türban yasağının 'başkalarının hak ve özgürlüklerini ve kamu düzenini korumak' açısından gerekli olduğu görüşünü kabul etmeseydi... Başkalarının hak ve özgürlüğü yerine Leyla Şahin'in 'kişisel özgürlüğü'yle ilgili talebine öncelik verseydi... Karar da buna göre oluşsaydı?..
Başta hükümet sözcüleri olmak üzere, o sınırlamaya karşı olan herkes, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne övgüler de düzerek o sınırların derhal kaldırılmasını istemeyecek miydi?
Ve üniversitelerdeki türban sınırlamasının gerekli olduğuna inananlar... Onlar 'Hayır bunu kabul etmiyoruz' deyip, sınırlamayı uygulamaya devam edecek miydi veya edebilecek miydi?
Etmek isteseler, hükümet onlara, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uluslararası sözleşmelerimiz ve Anayasamız açısından uygulanması gerektiğini hatırlatmayacak mıydı?
* * *
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı sayın Abdullah Gül, bu konuda açıklamalar yaparken, bu soruların da cevabını düşünmeli ve kendisini bu 'çifte standart' çıkmazından kurtarmalıdır.
Üstelik Dışişleri Bakanı olarak, başarılı bir dönemindedir. Avrupa Birliği'yle 3 Ekim temasları sırasındaki performansı, biz de bu sütunlarda belirtmiştik, gerçekten yüksekti. Ama şimdi, temsil ettiği hükümetin önceliğinin hangisi olduğunu, sayın Başbakan gibi o da, bir kere daha düşünmelidir?
O öncelik, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi midir? Yoksa, -maalesef- bir siyasi simge haline getirilmiş olan belirli bir türban şeklinin mümkün olduğu kadar çok yere girmesi midir?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin önceki günkü kararından sonra, bu sorunun cevabı, daha da önem kazanmıştır. Çünkü bu iki seçenek birbiriyle daha da fazla çelişir hale gelmiştir.