Çok yanlış bir varsayım

CHP, Türkiye'nin Avrupa projesiyle özdeş bir parti. AB üyesi olmak, başkalarından önce onun hedefi. CHP Genel Başkanı'nın açıklamaları bu gerçeği tartışmalı hale getiriyor.

Türkiye'nin 'Avrupa projesi', CHP'yle özdeşleşmiş bir projedir.
Sadece, 1963'teki Ankara Antlaşması'nı imzalayan hükümet bir 'İsmet İnönü hükümeti' olduğu için değil... İsmet İnönü CHP'nin Genel Başkanı olduğu için değil...
Türkiye'nin 'Avrupa projesi', aynı zamanda, CHP'nin kuruluşuyla birlikte başlayan süreçteki ilk genel başkanı Atatürk tarafından temelleri atılan bir projedir de onun için...
Atatürk'ün "Milli kültürümüzü muasır medeniyet üstüne çıkaracağız" sözüyle ifade ettiği 'muasır medeniyet seviyesi'nin ('çağdaş uygarlık düzeyi'nin) gözle görülür örnekleri, besbelli ki, o zamanın Avrupa'sındaydı.
Amerika henüz çok uzaktaydı. Türk aydınlarının görebildiği, veya basın yoluyla izleyebildiği ülkeler, genellikle Avrupa ülkeleriydi.
Avrupa'yla yakınlaşmanın ilk adımları, gerçi 19'uncu yüzyılda atılmıştı. Avrupa ülkelerinin daha yararlı olduğu anlaşılmış bazı kurumlarının ve kurallarının Türkiye'ye getirilmesi girişimleri, Cumhuriyet öncesi dönemde de vardı. Fakat bunların çok daha kapsamlı, sistematik ve radikal bir şekilde, devletin tüm yapısını değiştirecek şekilde uygulanmasının başlangıcı, Cumhuriyet dönemindedir.

1963 Ankara Antlaşması'nı imzalayan Başbakan ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, kabine arkadaşlarıyla (solda)... Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı Atatürk, harf devrimi çalışmalarında (sağda)...

* * *
Cumhuriyet döneminde 'Avrupa'yla yakınlaşma' yolunda atılan adımları hepimiz biliyoruz. Sadece şunları hatırlamak yeter:
Başta Medeni Kanunumuz olmak üzere, tüm temel kanunlarımız, Avrupa ülkeleri kanunlarından 'Türkçeye çevrilerek', sadece ufak değişikliklerle kabul edilmiş ve yürürlüğe konulmuştur.
Alfabemiz, hafta tatilimiz, saatimiz, takvimimiz, tartı ölçülerimiz, para birimlerimiz Avrupa standartlarına uydurulmuştur.
Dilimize 'Avrupai' olmak gibi bir söz zaten girmişti. Yaşam biçimlerimizden okullarımızdaki öğretim usûllerine kadar ne varsa hepsinin -tam o kelimeye uygun olarak- 'Avrupai' hale getirilmesine çalışılmıştır.
O yoldaki gayretlerin o yanını, şu yanını sonradan eleştirenler çıksa da, 'Avrupaileşme' veya 'Avrupalılaşma' yolundaki bu ana çizgi, 1946'da demokrasiye geçildikten sonra, önce muhalefet partisi olan, 1950'de de iktidara geçen Demokrat Parti tarafından da benimsenmiş ve milli politika haline gelmiştir. (Ankara Antlaşmasıyla sonuçlanan müzakereler için ilk başvuran hükümet, 1959'da Adnan Menderes'in hükümetiydi.)
Gerçi sonradan o 'milli politika'dan ayrılan partiler ve akımlar çıkmıştır. Fakat CHP, hiçbir zaman onlardan biri olmamıştır. Zaten olamaz. Bütün geçmişi Avrupa süreciyle iç içedir.
CHP'nin bugünkü yöneticileri de, muhakkak ki, bunun bilincindedir. Kendilerinin de zaman zaman belirttikleri gibi, Avrupa Birliği'ne üye olmak, her partiden daha önce CHP'nin istediği bir şeydir.
* * *
Tabii, AB'ye üye olmayı istemek, AB'ye giden yolun çeşitli aşamaları üzerinde eleştiriler yapmaya engel değildir. CHP sözcülerinin de, bu süreci eleştirmek haklarıdır. Bunu yapıyorlar da.
Ama tabii CHP yöneticileri, bunu yaparken, kendilerinin de o eleştirileri, dolayısıyla eleştirilebileceklerini kabul etmelidirler. Onları eleştirmek de, konuyla ilgili olan herkesin hakkıdır.
Bugün ben de, konuyla ilgilenen bir gazeteci olarak bu hakkımı kullanacağım.
* * *
Dün Milliyet'te Sayın Deniz Baykal'ın arkadaşımız Fikret Bila'ya verdiği bir demeci okudum. O eleştirilere cevap vermek yerine, o eleştirileri yapanları suçluyor. 'Mütareke basını' gibi, bir parti başkanına hiç yakışmayan sözler kullanıyor. Bunu şimdilik bir kenara bırakıp, konunun esasına gelelim.
Baykal, 3 Ekim'le ilgili çerçeve belgesinin kabul edilmemesi gereken koşullar içerdiğini söylüyor. Bunun nedenini de, hükümetin 17 Aralık'ta yaptığı 'hata'ya bağlıyor. Diyor ki:
"Başbakan Erdoğan, 17 Aralık'ta kabul edilmeyecek koşullar öne sürüldüğünde, bizim önerimize uyup masadan kalkma cesaretini gösterseydi, 3 Ekim'de böyle sakat bir belgeyle karşılaşmazdı."
Bu varsayım şu açıdan doğrudur: Eğer hükümet 17 Aralık'ta Baykal'ın dediğini yapıp masadan kalksaydı, 3 Ekim'de böyle bir belgeyle gerçekten karşılaşmazdı. Çünkü AB'yle Türkiye arasında '3 Ekim 2005' diye bir müzakere tarihi zaten olmazdı.
Müzakere tarihi olmayınca, çerçeve belgesi yazılmasına da gerek kalmazdı.
17 Aralık 2004 tarihi o kadar eski değil. 10 ay öncesi...Hafızasına başvuran herkes hatırlayabilir. Hatırlamayan olursa, artık internet de var, 'google'dan bulup bakabilir:
AB'nin 17 Aralık'taki toplantısı bir zirve toplantısıydı. Yani cumhurbaşkanları ve başbakanlar düzeyinde bir toplantı... Müzakereler son dakikaya kadar sürdü. Türk heyeti, bazı isteklerinin kabul edilmemesi karşısında uçağa binip geri dönme kararı almıştı. Son dakikada, Alman Başbakanı Schröder ile Fransa Cumhurbaşkanı Chirac harekete geçti. Türk Başbakanı'yla bir araya geldi. Yeniden uzlaşma formülleri üzerinde çalıştılar. Uzlaştılar. 3 Ekim tarihi, onun üzerine, 'müzakere tarihi' olarak kararlaştırıldı.
Şimdi, geriden başlayıp o zamandan bu zamana doğru bir bakalım: Eğer o uzlaşmaya varılamasaydı, Türk heyeti, Baykal'ın tavsiyesine uyarak, müzakereleri bırakıp geri dönseydi, ne olacaktı?..
Ne olacak? Zirve toplantısı, Türkiye'ye müzakere tarihi verilmeden bitmiş olacaktı. Konu gündemden -en azından- bir süre için- çıkmış olacaktı. Veya en iyi ihtimalle 'ertelenmiş' olacaktı.
AB içinde, bundan çok ama çok memnun olacak bazı hükümetler bulunduğu, Türkiye karşıtlığını bir siyasi ideoloji haline getirmiş siyasi partiler ve kamuoyu kesimleri bulunduğu malûm... Bunlar, o sonuç karşısında elbet, ellerini ovuşturmaya başlayacaklardı.
O 'erteleme'nin mümkün olduğu kadar uzak bir tarihe bırakılmasını sağlamaya çalışacaklardı. Hatta bunun için hiçbir zaman tarih belirtilmemesini sağlamaya uğraşacaklardı.
* * *
Hiç unutmamak gerekir ki, AB'de kararlar, ancak oybirliği sağlanırsa alınabiliyor. 17 Aralık tarihindeki kararda oybirliğinin sağlanması da, Almanya ve Fransa'nın öncülüğünü yaptığı çok yoğun gayretler sonunda mümkün olmuştu.
Ertelemeden sonraki yeni bir müzakere tarihi alınması için de yeniden aynı şey gerekecekti.
Peki, Almanya ve Fransa, aynı gayretleri, 17 Aralık'tan sonraki dönemde gösterebilecek miydi?
Bu sorunun cevabı da, aradan geçen zamanda, iki ülke ile ilgili gelişmelerdedir. Kronolojik olarak hatırlayalım:
22 Mayıs 2005-Almanya'da Başbakan Schröder'in partisi, Kuzey Ren Vestfalya eyaleti seçimlerinde büyük bir yenilgiye uğradı. Schröder, genel seçime gitme kararı aldı. Muhalefetteki Hıristiyan Demokratlar, seçim kampanyasının gündemini daha ilk günden itibaren 'Türkiye'nin AB üyeliğine' karşı sloganlarla doldurmaya başladılar.
29 Mayıs 2005-Fransa'da Cumhurbaşkanı Chirac, AB Anayasası referandumunda büyük bir yenilgiye uğradı. Sandıktan yüzde 45 evet oyuna karşı yüzde 55 hayır oyu çıktı. Anketlere göre, bu sonuçta rolü olan etkenler çeşitliydi ama, bunlar arasında, 'Chirac'ın Türkiye politikası'da yer alıyordu. O zamana kadar, Schröder'le birlikte Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen Chirac, yavaş yavaş tutumunu değiştirmeye başladı. Yeni hükümetindeki Başbakanı Villepin dahil- diğer politikacıların ise, çoğu, Türkiye'nin üyeliğine zaten karşıydılar.
1 Haziran 2005-Hollanda'da referandum yapıldı. Sonuç Fransız referandumundan da olumsuzdu. Yüzde 37 evet oyuna karşı yüzde 63 hayır oyu çıktı. O referandum da, Türkiye'yle ilgili yorumlara yol açtı. Ve tüm Avrupa'da Türkiye'nin üyeliğine karşı olanların elini güçlendirdi.
* * *
Evet, 2005 yılının ilk yarısındaki manzara öyleydi: Almanya'da Türkiye'nin en hararetli taraftarı Schröder'in Sosyal Demokratlarıyla Fischer'in Yeşiller'i kendi dertlerine düşmüşlerdi.
Fransa'da, Schröder'le birlikte hareket eden Chirac'ın altındaki toprak kaymıştı. 2007'deki cumhurbaşkanlığı seçimlerine de girmeyi düşünen Fransa Cumhurbaşkanı, Güney Kıbrıs'ı koruma manevrasıyla, Türkiye politikasını değiştirmeye başlamıştı.
Böyle bir Avrupa'da 'müzakere tarihi 'yle ilgili koşullarda uzlaşılamamış bir Türkiye'ye yeni bir tarih vermek için gerekli olan tartışmaları yeniden başlatmak ve karar için gerekli '25 oy'lu bir 'oybirliği'ni sağlamak mümkün müydü?
* * *
Şimdi 3 Ekim'deki duruma bakalım: Dönem Başkanı İngiltere, Dışişleri Bakanları Konseyi'ni 2 Ekim Pazar gecesi toplantıya çağırıyor... Niçin?.. Çünkü elinde 17 Aralık tarihli 'Cumhurbaşkanları ve başbakanlar zirvesinde oybirliğiyle alınmış karar' var: 'Türkiye'yle müzakereler 3 Ekim'de başlayacak' kararı... Onun gereği yerine getirilecek... Bu, Bakanlar Konseyi'nin görevi... 25 ülkenin bakanlarının yapacağı şey, sadece, bir formaliteyi yerine getirip, esasları da aşağı yukarı belli olan bir 'çerçeve belgesini'ni onaylamak...
Bunun daha haftalar önceki temaslarda ve büyükelçiler toplantılarında başlayıp süren ve günün son dakikalarını zorlayan güçlüklerini hatırlayalım... Elde kapı gibi bir 'Müzakereler 3 Ekim'de başlayacak' kararı olduğu halde ortaya çıkan güçlükler bunlar...
Ya İngiltere'nin Dışişleri Bakanı'nın elinde o karar olmasaydı?..
Yani, 17 Aralık'ta Brüksel'de bulunan Türk heyeti, o kararla ilgili belgeleri imzalamasaydı... Baykal'ın dediğini yapıp Türkiye'ye geri dönseydi...
İngiliz Dışişleri Bakanı'nın ne kadar uğraşırsa uğraşsın, yeni bir müzakere tarihi kararı almak için yeni bir 'zirve toplantısı' düzenleyip, yeni bir oybirliği sağlaması 2005 yılında mümkün olur muydu?
Peki, 2006 yılında mümkün olur muydu?
AB nin dönem başkanlığının Avusturya'ya geçeceği 2006 yılında?..
Almanya'da Merkel-Stoiber ikilisinin hükümet ortağı olacağı 2006 yılında?..
Fransa'da Cumhurbaşkanı seçiminin daha da yakınlaştığı 2006 yılında?..
* * *
'Konjonktür' diye bir söz var. Sayın Baykal bunu daha çok iç politikada -seçim sonuçlarını izah etmek için- kullanır. Ama 'konjonktür'ün asıl etkili olduğu alan, AB ile ilişkilerimizdir.
Bazılarının geriye doğru bakarak hayıflandığı şeyler vardır. "Keşke 1963 anlaşmasının gereklerini daha çabuk yerine getirseydik de, AB'ye duvar yıkılmadan önce girebilseydik" derler... Veya "Keşke Yunanistan AB üyeliğine başvurduğunda biz de başvursaydık... En azından Yunanistan'ın üyeliğini erteletirdik" derler...
Bu varsayımlarda isabet olup olmadığı tartışmalıdır ama, şu 17 Aralık ve 3 Ekim sırasındaki 'konjonktür'ün ne olduğu, çok açık şekilde ortadadır.
Türkiye 17 Aralık'ta 3 Ekim için müzakere tarihi almasaydı, bunu almasına ne 2005 yılının 'konjonktür'ü müsait olacaktı, ne de 2006'nın 'konjonktür'ü...
Daha sonra, ne zaman müsait olacağı ise, hiç belli değil.
Hal böyleyken, Sayın Baykal'ın "17 Aralık'ta bizi dinleyip masadan kalkmalıydılar' gibi bir iddiayı tekrarlayıp durması, fevkalâde yanlıştır.
Bunun iki büyük sakıncası var.
1- Kendisinin 'konjonktür'le ilgili varsayımlarının çok isabetsiz olduğunu -bir kere daha- gösteriyor.
2- 17 Aralık'ta 'masadan kalkma' seçeneğinin 'müzakere tarihi alamazdık' sonucuyla eşanlam taşıdığı besbelli olduğuna göre, CHP'nin AB konusunda olumsuz bir politika güttüğü gibi -tabii yanlış- bir izlenime yol açıyor.