Cumhuriyetimizin birbirini tamamlayan iki dönemi...

Bugün Cumhuriyeti-mizin 82'nci yıldönümü... Hepimize kutlu olsun. Cumhuriyetimiz için, 82 yıldan beri çok şey yazıldı, çizildi. Ben de epey yazdım.

Bugün Cumhuriyetimizin 82'nci yıldönümü... Hepimize kutlu olsun. Cumhuriyetimiz için, 82 yıldan beri çok şey yazıldı, çizildi. Ben de epey yazdım. Bu yıldönümünde ise, aklıma ilk gelen konu güncel bir konu. Ona değineyim: Avrupa Birliği'ne artık 'aday' da değil 'katılımcı' ülkeyiz ya... O aşamayı da geçip üye olmamızı, iktidarı muhalefetiyle Meclis'teki tüm siyasi partilerimiz istiyor. Sivil toplum örgütlerimizin çoğu öyle... Halkımızın çoğunluğunun da aynı çizgide olduğu, son anketlerden, bir kere daha belli oldu... Usulü, erkânı, zamanı tartışılsa da, üye olup olamayacağımız yolundaki tereddütlerimiz artsa da, milli politikamızın başlıca hedeflerinden biri bu...
Benim, bugün için aklıma gelen soru da şu: Acaba Atatürk ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nı kazandıktan sonra, bazılarının beklediği gibi davransaydı... Cumhuriyet'i ilan edip bir devrimler sürecine girmeseydi de, Osmanlı hanedanından sırası gelenlerin sultanlığında ve halifeliğinde bir meşruti rejimi benimseseydi ne olurdu?..
Eğitim devrimini, hukuk devrimini, yönetim devrimini, kadın hakları devrimini, harf devrimini, takvim devrimini yapmasaydı?..
Devlet ve millet, Padişahı ve şer'i kanunları ve kurumlarıyla yaşamaya devam etseydi?..
Ülkede ne bugünkü gibi bir Medeni Kanun olsaydı, ne Ticaret Kanunu, ne Ceza Kanunu... Erkeğin kadını (veya kadınları) imam nikâhıyla alıp, 'Boşsun' diye boşayabildiği aile düzeni yerinde kalsaydı... Mektebi, medresesi, dershanesiyle çağdışı kalmış eğitim sistemi sürüp gitseydi... Arap harfleriyle, hicrî ve/veya rumî takvimleriyle... Alaturka saatiyle...
Avrupa Birliği'nin 'katılımcı ülke'leri arasına girmek bir yana, Avrupa Birliği'yle bazı Arap ülkeleri gibi- ticari ilişkilerimizi geliştirmekten başka bir hedefimiz olabilir miydi?
Kopenhag Kriterleri malûm... Anayasamızın ve kanunlarımızın temel sistemi -1926 yılından beri Batı'daki gibi olduğu halde, onları o kriterlere uydurmak için ne kadar çok çaba gerekti... Çok kapsamlı anayasa ve yasa değişiklikleri yapıldı... Ya o yasalar, Osmanlı devletindeki gibi kalmış olsaydı... Kadın haklarından hafta tatiline kadar her alandaki yasalar?.. Onların, sistemini bile değiştirmek kolay mıydı, Kurtuluş Savaşı sonrasının devrimci heyecanı geçtikten sonra?.. Ve, padişahı, halifesi, şeyhülislamı, mebuslarıyla, muhafazakârların egemenliği altındaki bir devlet yapısı içinde?..
* * *
Cumhuriyetimizin o 'devrimci heyecan' dönemini, zaman zaman olumsuz bir dönem sayanlar olmuştur. Kimi, o dönemde yapılanları 'üstyapı devrimleri' diye küçümsemiştir. Kimi de onları 'demokrasisiz' bir dönemde 'Jakobenist' metotlarla uygulatılan 'zorbalık' örnekleri diye görmüştür.
Şimdi aradan bunca zaman geçtikten sonra geriye doğru bakılınca, şu gerçek daha iyi anlaşılıyor: Avrupa Birliği bir yana... Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı daha biter bitmez, tekpartili yönetim biçimini sona erdirip 'demokratikleşme süreci'ne girmesi mümkün müydü, Osmanlı'dan kalma şer'i devlet yapısı ve şer'i yaşam biçimiyle?..
Bunu, şer'i devlet yapısı ve yaşam biçimi içinde kalan hangi 'İslam devleti' yapabilmiştir.
Halkının çoğunluğu Müslüman olup da, o yapıyı ve yaşam biçimini bir ölçüde de olsa değiştirebilen ve demokrasiye geçmenin 'altyapısı'sını oluşturabilen Türkiye'den başka?..
Avrupa Birliği diye bir şey hiç olmasaydı veya Türkiye'yi yönetenlerin Avrupa Birliği'yle ilişki kurmaya niyeti ve ihtiyacı olmasaydı da, Türkiye'nin demokrasiye ihtiyacı, herhalde vardı.
Ama o 'devrim yılları'ndaki değişimler gerçekleşmeseydi, Türkiye'nin o yıllarını 'demokrasisiz yıllardır' diye eleştirenler, daha, çok beklerlerdi 'demokrasili yıllar'ın gelişini görmek için...
Türkiye'nin o yıllara geçişi 60 yıl önce başladı. 1945 yılının sonlarında... Bu 60 yıl içinde aksamalar oldu, geriye gitmeler oldu, zaman kayıpları oldu. Fakat Türkiye, demokrasisini geliştirme çizgisini sürdürme hedefini hiç değiştirmedi.
Karşılaştırmalı olarak bakılırsa, İkinci Dünya Savaşı öncesinin otoriter devletleri arasında, demokrasiye geçip de 60 yıl boyunca o çizgi üzerinde kalabilen Batı ülkelerinin bile sayısı pek fazla değil...
* * *
Özetle: Cumhuriyetimizin 82 yılına, başlıca iki bölümde bakılabilir:
1- 1945'e kadar süren tekpartili Cumhuriyet dönemi.
2- 1945'in sonlarından bugüne kadar gelen çokpartili Cumhuriyet dönemi...
İkincisine 'demokrasi dönemi' veya 'demokratikleşme dönemi' de denilebilir.
Ama öyle de denilse, şunu gözden kaçırmamak gerekir: 1945'ten öncesiyle 1945'ten sonrası, aynı 'bütün'ün birer bölümüdür. İkincisi, birincisinin devamıdır. İkisi de Cumhuriyetimizin birbirini tamamlayan parçalarıdır.
Bunları birbirinden kopuk veya birbirinin karşıtı gibi görmek yanlıştır. İkisi birbirini izleyerek, Türkiye'yi belirli çağdaşlaşma süreçlerinden geçirmişler ve bugün bulunduğu noktaya getirmişlerdir.
Bugün de eksiklerimiz, özeleştiri yapmamızı gerektiren yanlarımız çok, ama klasik örnekle, 'bardağın dolu tarafı'nı da görelim. Başta ilk Cumhurbaşkanımız Atatürk olmak üzere Cumhuriyetimizin kuruluşunda ve gelişmesinde emeği olanları şükranla ve rahmetle analım.