'Demek ki, halk doğruyu seçemez diyorsunuz...'

AKP, Anayasa için bastırıyor, çünkü muhalefeti 'Siz halk doğruyu seçemez mi diyorsunuz' sorusuyla sıkıştırmak istiyor.

Evet, geçen yazıda orada kalmıştık: Trabzon'da Boztepe'de... CNN Türk'ün seçim otobüsünün önünde katıldığımız canlı yayından sonra, hemşerilerimden bir grupla yaptığımız çaylı sohbette...
Bana ilk soru olarak, demişlerdi ki:
"Siz cumhurbaşkanını halkın seçmesine karşısınız değil mi? Niçin? Halk doğruyu seçemez mi, diyorsunuz?"
Bugün gerisini anlatalım:
Hemşehrilerimin bu sorusuna karşı, cumhurbaşkanını 'halkın seçmesi'ne bir itirazım olmadığını, ama bu işin bir sistem değişikliği gerektirdiğini, bunun da aceleyle yapılmasının sakıncalı olduğunu anlatmaya çalıştım. Ama galiba anlatamadım. Çünkü aynı soru çeşitli şekillerde tekrarlanıyor ve ek sorularla zenginleştiriliyordu:
-Demek ki, halka güvenilmiyor. Zaten halk her yerde aşağılanıyor. Cumhurbaşkanı Köşkü'ne alınmıyor. Halktan birisi Cumhurbaşkanlığına seçilecek olsa önleniyor...
Tabii, bende de 'Trabzonluluk' var. Bu sorular tekrarlandıkça ben de sormaya başladım:
- "Demek ki, halk denilince sadece sizsiniz halk... Peki, Trabzon'da sizin gibi düşünmeyen birçok insan var. Bugün televizyona da konuşup durdular. AKP'yi beğenmiyorlar. Onlar halk değil mi? Halktan değil mi? Sonra kim kimi aşağılıyor. Siz onları eleştiriyorsunuz. Onlar sizi eleştiriyor. Bu birbirini aşağılamak mı? Ayrıca sizin Cumhurbaşkanı adayı 'halktan biri' de, öteki Cumhurbaşkanları halktan değil miydi?"...
Böylece, tartışma bir ara biraz hararetlendi. Sonra, şu noktada bir uzlaşma noktasında buluştuk:
Demokrasilerde tartışmak çok güzel bir şeydi. Ama hiçbirimiz birbirimizi haksız yere suçlamamalıydık. Üstelik hemşeriydik. Bunlar üzerinde görüş birliğine vardık. Çayları tazeledik. Biraz da Trabzon'umuz üzerine konuştuk.
***
Trabzon'da Boztepe'de AKP yandaşı hemşehrilerimin ortaya attığı 'tez', aslında AKP sözcülerinin bu seçim kampanyasında potansiyel seçmenlerine yönelik olarak kullanmaya başladığı bir söylemin özeti gibi... Bunun örneklerini, dün Meclis görüşmelerinde bir kısım AKP'li hatiplerden de dinledik. Ayrıca bazı televizyon tartışmalarnda da işitiyoruz. Ana hatlarıyla şöyle bir söylem bu:
"Türkiye'de bir kısım insanlar var. Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de yaşıyorlar. Bir kısmı devlet kadrosunda... Bir kısmı iş hayatının kilit noktalarında... Onlar ve uzantıları bu ülkeyi yönetmeye alışmışlar... Tuzları kurudur. Büyük şehirlerin en iyi yerlerinde yaşarlar, tatillerini batıdaki, güneydeki yerlerde geçirirler. Aslında sayıları azdır. Ama sesleri çok çıkar.
'Halk' ise onlardan farklıdır. Çoğunluktadır. 'Hayat tarzı' onlarınkinden farklıdır. Onlar 'halk'tan hoşlanmaz. 'Halk'ı aşağılarlar. 'Halkın seçtiklerini istemezler. Cumhurbaşkanı'nın da halk tarafından seçilmesini istemezler. Bu seçimde halk, onlara karşı dayanışma içinde olmalıdır. Onlara dersini vermelidir."
***
Bu tez, gerçi, son Cumhuriyet mitingleriyle hayli sarsıldı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının o mitinglere kadar kendini fazla hissettirmeyen kesimlerinin de var olduğu ve onların da 'halk' kavramının içinde olduğu hatırlandı.
Ama bu 'halk' kavramını 'tekel'leştirip kendi tabanıyla özdeşleştirme merakı sona ermedi.
Anlaşılıyor ki, bu seçimde o merakın yeni yeni örneklerini görmeye devam edeceğiz.



Üç sistemde başkan seçimi

ABD'deki başkanlık
Devlet başkanının halk tarafından seçilmesi, aslında ABD'deki gibi 'başkanlık sistemi'nin usulü... Orada, malum, halkın seçtiği başkanın yetkileri çok geniş. Ama onu kontrol edecek mekanizmalar da çok güçlü.
Bir kere, Senato'su ve Temsilciler Meclisi'yle iki meclisli bir Kongre var ki, üyelerinin çoğunluğu başkanın partisinin üyesi olsalar bile, partilerinden bağımsız hareket edebiliyorlar. Başkanın onlara her istediğini kabul ettirmesi kolay değil.
Kaldı ki, Temsilciler Meclisi'nin tamamı ile Senato'nun üçte birinin iki yılda bir yenilendiği Kongre'de zaman zaman, başkanın karşısındaki parti çoğunluğa geçebiliyor. (Bugünkü gibi... Başkan Cumhuriyetçi ama, Senato'nun da, Temsilciler Meclisi'nin de çoğunluğu Demokrat Partili.) Başkanın işi o zaman daha da zorlaşıyor.
Ayrıca, Anayasa Mahkemesi üyeleri başkan tarafından seçilseler de, görev süreleri ölümlerine kadar devam ediyor. Dolayısıyla, başkanlar gelip geçiyor, üyeler yerinde kalıyor. Yani, ne gelecekle ilgili bir endişeleri var, ne onları seçen başkanın istediğini yapmak gibi bir zorunlulukları var.

Fransa'daki yarı başkanlık
Fransa'daki gibi yarı başkanlık sistemi de, benzeri dengeler üzerine kurulu Milli Meclis'in yanında, iki dereceli usulle seçilmiş Senato var. Ayrıca üyelerinin görev süreleri dokuz yıl olan Anayasa Konseyi var...
Seçimlerin değişik zamanlarda yapılmasının da etkisiyle, ne halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı, ne de -gene halk tarafından seçilen- Millet Meclisi, ülkenin temel hukuki ve siyasi kurallarını zedeleyebiliyor. Devletin kurumları arasında, herhangi birinin yetkilerini aşması ihtimalini önleyecek dengeler kurulmuş, hiçbir kaygı uyandırmayacak şekilde işleyebiliyor.

Avusturya örneği
Parlamenter demokratik sistemlere gelince... Onlarda, cumhurbaşkanının yetkileri, başkanlık veya yarı başkanlık sistemindeki kadar geniş değil. Cumhurbaşkanından, ABD'de veya Fransa'daki gibi aktif siyasetin içinde olması değil, aktif siyaset üzerinde tarafsız bir hakem gibi davranması bekleniyor. Evvelce parti üyesi ise, artık o sıfatını bir yana bırakıyor cumhurbaşkanı. Yaptığı veya onayladığı atama ve işlemlerde objektif kriterler uyguluyor. Göreve seçilişi de, genellikle meclislerin üyelerinden oluşan veya -federal devletlerde- daha fazla katılımla genişletilen bir 'seçici kurul'ca yapılıyor.
***
Parlamenter demokrasiyle yönetilen birkaç ülke bu konuda bir istisna oluşturuyor. Cumhurbaşkanı seçimini halkoyuyla yapıyor. Biri Avusturya... Bizde de, iktidar kaynaklarının şu sırada verdiği örnek o. Deniliyor ki:
"Madem Avusturya'da cumhurbaşkanını halk seçiyor. Öyleyse bizde de o şekilde seçilebilir."
***
Tabii, bunu söyleyenlere şunlar hatırlatılabilir:
1) Avusturya'daki sistem başkanlık veya yarı başkanlık sistemi değil ama, halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının yetkileri, diğer parlamenter sistemlerden çok daha geniş. Örneğin, bizdeki gibi şartlara bağlı olarak değil, başbakanın önerisini alarak, Meclis'i doğrudan doğruya feshetme hakkı var.
2) Cumhurbaşkanının, hükümeti ve/veya başbakanı doğrudan doğruya azletme hakkı var.
3) Buna karşılık meclislerin de, cumhurbaşkanının görevden alınması için referanduma gitme hakkı var. Bunu üçte iki çoğunlukla yapabiliyorlar. Eğer o kararı alırlarsa, cumhurbaşkanının yetkileri -referandum sonucuna kadar- askıya alınıyor. Yerine meclisin üç partiye mensup üç başkanından oluşan bir kurul vekâlet etmeye başlıyor.
Avusturya'daki sistemde, bunlar gibi, daha birçok ayrıntılı kurallar var. Cumhurbaşkanı ve yasama meclisleri arasındaki yetki dengeleri o kurallarla sağlanıyor.