Din adına cinayet

Malatya'daki vahşet, din adına işlenen cinayetleri hoş görenlerin olduğunu gösterdi.

Türkiye'de, Müslümanlık'tan Hıristiyanlığa geçen kaç kişi var?.. Dünkü gazetelerde çeşitli sayılar yayımlanmıştı. İçişleri Bakanlığı'nın istatistiklerine göre son yedi yıl içinde Hıristiyan dinini seçenlerin sayısı 338'di...
DYP Genel Başkanı -eski İçişleri Bakanı- Mehmet Ağar, Hürriyet'e verdiği demeçte, bunun '212' olduğunu söylüyordu. Ertuğrul Özkök de, son 88 yıl içinde Müslümanlık'tan Hıristiyanlığa geçenlerin 2 bin kişi olduğunu bildiriyordu. Bir araştırmacının -Mehmet Suat Çakar'ın- rakamı daha yüksekti. O, toplam olarak 10 bin kişiden söz ediyordu.
Dünkü Radikal, o 'en yüksek rakam' esas alınsa bile, bunun algılanmasının ne kadar orantısız olduğunu çok iyi özetlemişti şöyle:
"70 milyonluk Türkiye'de 10 bin kişi Hıristiyan oldu. Türkiye korktu. Sağcısı da, solcusu da misyonerlik alarmı verdi."
O alarmların sonucu da, işte meydanda... Daha doğrusu, sonuçlar dizisi.
Rahip Santoro'nun öldürülmesinden Hrant Dink cinayetine, çeşitli illerdeki Protestan din adamlarının tehdit edilip saldırıya uğramasından, son Malatya katliamına kadar, aynı doğrultudaki vahşi eylemler...
Gerekçesi de, işte o gerekçe: 'Müslümanlık tehlikede' gerekçesi.
Ülkemizde laiklik ilkesinin önemini küçümseyenler vardır. O konuda duyarlı olanları 'laikçi' diye hafife alırlar. Ülkede o ilkeyi tehdit eden hiçbir tehlike olmadığını, onu tehlikede görenlerin 'paranoya' içinde olduğunu söylerler...
Şimdi bir daha sormak gerekir onlara:
Şu ikisinden hangisi paranoyadır?
Varlığını, bu cinayetler dizisinin her halkasıyla tekrar tekrar hatırlatan köktendinci terör tehlikesini görmek mi?
Yoksa o tehlikeye gözlerini kapatıp, 70 milyon nüfusunun birkaç yüz veya bin kişisi din değiştirdi diye, 'Türkiye, Hıristiyanlaşıyor?' alarmını vermek mi?
* * *
Şu durum, hiçbir şekilde gözden kaçırılamaz: Malatya olayı, ülkemizi tehdit eden en ciddi tehlikeyi bir kere daha gözler önüne sermiştir: Din uğruna insan öldürmeyi 'vacip' veya 'mubah' veya 'caiz' görenlerin hâlâ var olduğu gerçeğini...
Sözcükler Arapça... Daha çok dini alanda kullanılıyorlar. En şiddetlisi 'vacip'.
'Vacip görmek', bir şeyin yapılmasının gereğine inanmak demek. Onu bir görev saymak demek.
Belli ki, Malatya katliamının beş faili ona inanmışlar. Kurbanlarını öldürmenin bir 'dini görev' olduğu kararına varmışlar. Veya o karara varıp 'katli vacip'tir fetvasını verenler başkaları ise, o 'fetva'yı uygulamanın bir 'dini görev' olduğunu kabul etmişler. Gidip 'eylem'e geçmişler.
Zaten ilk sorgularında açıklıyorlar: Yaptıklarının doğru olduğunda hiç tereddütleri yok. Kurbanlarını 'kesme' işini beşi birlikte üstlenmişler... Biri durumu özetliyor:
"Kimin keseceğini konuşmadık. Hepimiz öldürmeye hazırdık. Din elden gidiyor. Din düşmanlarına ders olsun."
* * *
Tabii, onlarla aynı görüşte ve kararlılıkta olan başkaları da eksik değil. Milliyet, dünkü sayısında onların internet sitelerine yansıttıkları açıklamalarından örnekler verdi. Birkaçını buraya da alalım:
"Aslında bağlayıp üstlerine saatli bomba koymak lazım bunların."
"Bu şehir Battalgazi'den kaldı bize. Kimselere yar etmeyiz."
"Keşke dilim dilim doğrasalardı. Haberi duyunca çok sevindim."
"Bunlar bizim güzel şehrimizi bozmak istiyorlar. Bunlar ancak bundan anlar."
* * *
Evet, Malatya'daki kitabevinde üç kişiyi 'domuz bağı yöntemi'yle bağlayıp boğazlarını keserek öldüren beş genç ile onlara tam destek verenler, cinayetin 'dinen vacip' olduğuna inananlardan.
Bir de, kendileri öyle bir cinayet işlemeyi düşünmeseler bile, o cinayeti 'mubah' görenler var. Yani, öldürülenlerin İncil yayımlamasını 'yapmamalıydılar' diye değerlendirip, buna gösterilecek tepkinin cinayete kadar varmasını yadırgamayanlar... "Onlar İncil yayınlarsa, birileri de çıkar onları öldürür" gibi bir 'neden-sonuç' ilişkisi kurup, öldürülenleri de haksız görenler...
* * *
'Caiz'in anlamı, 'mubah'a yakın. 'Mubah'ın biraz yumuşağı. Bununla, cinayeti 'dinen mümkündür, olabilir' diye değerlendirmekle birlikte, eleştirebilirsiniz de... 'Olabilir ama olmamalıydı. Dinen caiz de olsa, bazı şeyler yapılmaz' diyebilirsiniz...
Tabii, öldürenlerin cezasına en azından 'hafifletici neden' uygulanması gerektiğine inanarak...
* * *
'Mubah'çılar ve 'caiz'ciler de çok. Onlardan da bir internet örneği verelim:
"Bu ülkede, insanların durumlarından yararlanıp onları zorlayarak Hıristiyan yapılmalarını kimse hoş göremez. Ama unutma, bu şekilde insanları öldürmek de, bizim gibi asil bir millete yakışmıyor."
* * *
Tabii, internet sitelerinde katliamı, hiçbir hafifletici neden göstermeden doğrudan doğruya kınayanlar da eksik değil. Hatta onların sayıları belki daha çok. Ama ötekilerin sayıları ne olursa olsun, yaptıkları normal bir şey değil. Üç insanın barbarca öldürülmesi suçunu açıkça övüyorlar veya haklı görüyorlar. Veya en azından, o suçun cezasına, 'hafifletici neden' uygulanması için gerekçe ortaya koyuyorlar.
'Hafifletici neden' gerekçesi de şu: Öldürülenler Hıristiyan imişler ve dinlerinin kutsal kitabını yayımlıyorlarmış. Yani, Anayasa'daki bir hürriyetlerini kullanıyorlarmış: 'Dini inanç ve kanaat hürriyeti'ni...
Anayasa'nın 'laiklik' ilkesini tanımlayan 24'üncü maddesi. "Kimse dini inanç ve kanaatlarından dolayı kınanamaz ve suçlanamaz" diyor ama, belli ki, o hüküm, cinayeti 'vacip', 'caiz' veya 'mubah' görenlere göre, sadece 'Müslüman vatandaşlarımız'ın 'dini inanç' ve kanaatları için geçerli sayılıyor.
İnsan bu anlayışın karşısında açık ve kesin tutum alma görevinin en başta siyasi liderlerde olduğunu düşünüyor. Ama onlardan da o tutumu gösterenler -en azından şimdiye kadar- çok az...



Almanya'daki Müslümanlaşma
Bir de Almanya'daki duruma bakalım: Orada da 'Müslümanlaşma' yolundaki bir gelişmeden şikâyet edenler var.
Bu, hem Almanya'daki -çok büyük kısmı Türk olan- 'göçmen Müslüman'ların daha fazla çocuk sahibi olmalarına bağlanıyor, hem de bir kısım Almanların -Müslümanlık propagandasının da etkisi altında- Müslümanlığı seçmelerine...
Ünlü 'Der Spiegel' dergisinin geçen mart ayındaki bir sayısının kapak konusu buydu. Dergi, Alman nüfusu içindeki Müslüman sayısının, bugün 3.3 milyon olduğunu, bunun nüfusa oranının ise yüzde 4'ü bulduğunu belirtiyordu.
2030 yılına yönelik hesaplar ise, o oranın yüzde 10'a ulaşacağını gösteriyordu.
Dergi, bu durumu saptadıktan sonra, Almanya'daki Müslümanların hakları konusunda, Alman mahkemelerinin kararlarından örnekler veriyordu. Kararların çoğunun Müslümanlar lehine çıktığını bildiriyordu.
Verdiği örnekler arasında, Almanya'daki yüzlerce cami yapımından bazısına karşı, Hıristiyan Almanlarca açılan davalar vardı.
İtirazcılar, minarelerden okunan ezanların istirahat zamanlarını engellediğini, öne sürmüşlerdi.
Ayrıca ezanların, şoförlerin konsantrasyonunu bozarak trafik açısından da olumsuz etkiler yaptığını iddia edenler de olmuştu.
Ama mahkemeler bu konudaki davalarda, 'din hürriyeti' ilkelerine atıfta bulunarak, 'cami'den ve 'ezan'dan yana kararlar almıştı.