Diplomatlar ?monşer?, eski hükümetler ?sünepe?, Başbakanımız ?dünya lideri?

Moderatörün yönetimi kötüydü, Erdoğan?a haksızlık yaptı. Peres?in konuşması tahrik ediciydi. Ama Başbakan?ın cevabı öyle mi olmalıydı? Başbakan o soruyu soranlara da hakaretler yağdırıyor. ?Davos?, İstanbul?daki seçim kampanyasının da baş konusu oldu

Üç ihtimal var: Başbakan’ın haklı nedenlere dayansa da çok tartışılan tepkisi, bir öfke patlaması mıydı? Yoksa hesaplı mıydı? Yoksa öfkeyle başlayıp hesaplı hale mi gelmişti? İstanbul’daki karşılama törenleri ise bunun iç politikayla ilgisini gösteriyor.

Davos’taki moderatörün, tartışmayı yönetmesi kötüydü. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a haksızlık yaptı. Peres’in konuşması, tahrik ediciydi. Sesi yüksekti... Başbakan Erdoğan’ın bunlara cevap vermesi gerekliydi.
Tabii... Bütün bunlar doğru... Ama Başbakan bunlara daha münasip cevaplar verse, daha iyi olmaz mıydı?.. Muhatapları üzerinde çok daha etkili olabilecek şeyler söyleyebilseydi?..
Bir kere, moderatöre, Peres’e verdiği süre (25 dakika) ile kendisine verdiği süre (17 dakika) arasındaki farkı ve bundan doğan adaletsizliği, son ‘bir dakika’lık konuşmasının en başında belirtseydi... (Bu çok önemliydi. Çünkü dinleyiciler bunun farkında değillerdi. Erdoğan’ın tepkisinin nedenini anlamakta geciktiler.)
Şimon Peres’e verdiği cevabı da, aklının süzgecinden geçirdikten sonra verseydi...
Emekli Büyükelçi Yalım Eralp, CNN-Türk’teki bir konuşmasında, bu gibi hallerde söylenebilecek sözleri hatırlattı. Hepsi, Erdoğan’ın söylemine ve eylemine göre çok daha çarpıcıydı. Peres’i çok mahçub edebilir, Erdoğan’ın hiçbir tartışmaya gerek kalmayacak şekilde, haklı olduğunu ortaya koyardı. 
Mesela, Peres’in ‘Nobel Barış Ödülü’ sahibi olduğunu hatırlatarak, yaptığı konuşmanın o sıfatına hiç uygun olmadığını belirtse, buna kimse ses çıkaramazdı.
***
Ama Başbakan, Dışişleri mensuplarının o yöndeki önerilerini dikkate alacak durumda değildi.
Davos’tan Türkiye’ye döndükten sonra da, onları küçümseyecek sözler söyledi. ‘Monşerler’ diye nitelediği ‘diplomat’ların formüllerini “Ben diplomat değilim. Ben siyasetçiyim. Çekirdekten siyasetçiyim. O adetleri bilmem. Bilmek de istemem” diye reddetti.
Aslında, Davos’taki “Keşke şöyle konuşmasaydı da, o sözleri söylemeseydi” diye eleştirilen sözleri, sadece diplomatların değil, siyasetçilerin de söylememesi gereken sözlerdi.
Hele ‘çekirdekten siyasetçi’lerin hiç söylememesi gereken sözlerdi.
Örneğin, bir tartışmada, karşınızdaki konuşmacının, (kim olursa olsun, isterse can düşmanınız olsun) yaşını başını ve fiziki durumunu polemik konusu yapmak... Kendinizden 30 yaş büyük insana ‘sen’ diye başlayan cümlelerle hakaretler sıralamak... Onu, konuşmasını bitirirken nezaketen alkışlamış olanları da ‘insanlık suçu işlemek’le suçlamak...
Bunlar, aslında sadece uluslararası bir görüşme ortamındaki diplomatların değil, sadece iç siyaset toplantılarındaki siyasetçilerin de değil, mahalle kahvesindeki tartışmalara katılan sade insanların da yapmaması gereken şeylerdi.
İnsanlara, daha çocuk yaştayken ailelerinde öğretilen adab-ı muaşeret kurallarına aykırıydılar.
Ve o aykırılığı uygulamak, herkesi, en haklı durumda da olsa, haksız hale getirebilirdi.
***
Ama Başbakan bunu yaptı. Tepkisini, bu gibi toplantılarda görülmemiş bir eyleme çevirip, toplantıyı terk etti.
Niçin?
Bu bir kontrolsüz ‘öfke patlaması’ mı?
Yoksa ‘öfke patlaması’ görüntüsü altında, düşünülmüş taşınılmış, ‘yararlı olur’ denilmiş, hesaplı kitaplı bir iş mi?
Veya, ‘öfke patlaması’ halinde başlayıp, ‘yararlı olur’ denilerek, hızla geliştirilen bir eylem mi?
Başbakan’ın aklından geçenleri, tabii, bilemeyiz. Ama bu üç ihtimalin hangisi gerçek olursa olsun, üçünün de, gerek dış, gerek iç politikamız açısından sakıncalar taşıdığı görülüyor.
***
Bir ‘kontrolsüz öfke patlaması’, belki en vahim olanı... Çünkü bundan sonra da, ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz. Dış politikamızın sağlıklı ve istikrarlı şekilde yürümesine imkân bırakmaz.
Ama öteki ihtimaller açısından da durum parlak değildir.
Başbakan’ın yaptığı şey hesaplı-kitaplı bir iş ise, veya öfke patlamasının arkasından hesaplı halde geliştirilerek sürdürülmekteyse, bunun yararı nerededir?
Dış politikada mı, iç politikada mı?
***
Önce dış politikaya bakalım:
Dış politikada, sadece Hamas’ın değil, başta İran ve Suriye olmak üzere bir kısım Ortadoğu devletlerinin bundan çok memnun olduğu muhakkak.
Ama Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere, bir kısım Arap devletlerinin de, Başbakan’ın sistematik bir Hamas vurgulaması yapmasından memnun olmadığı muhakkak.
Tabii, o ülkelerde, yönetime muhalif olan grupların içinde, Erdoğan’ın Davos hamlesini destekleyenler de az değildir... Fakat bunun Türkiye’nin dış politikadaki hedeflerine faydası nedir?..
Türkiye’nin, belirli ülkelerdeki ‘yönetime muhalif’ grupların desteğini alıp onlara destek vermek suretiyle varmak istediği bir hedef var mı?
***
Ortadoğu’daki halkların, birbirine benzeyen hükümetler kurarak, aynı politikaları izler haline gelmesini mi istiyor? O politikaların belirlenmesinde yönlendirici olmaya mı taliptir?
Niçin?
Bunun faydalı olabileceği düşünülse bile, bu mümkün müdür?
Böyle bir hedefin, Türkiye’nin şimdiye kadarki dış politika hedeflerine ve bağlantılarına etkileri ne olabilir?
Bütün bunların birbiriyle bağdaştırılmaları mümkün müdür?
Bu konuda sorulacak sorular çok. Ama bu soruların cevapları enine-boyuna düşünülüp tartışılmadan, Davos olayıyla başlayan gelişmeleri bir ‘zafer’ süreci gibi görüp göstererek sürdürmek, herhalde ihtiyatsızlık olur.
***
Asıl hesabın iç politika hesabı olduğu ihtimaline gelince...
İhtimallerden en kuvvetlisinin bu olduğu, Başbakan’ın Davos’tan döndüğü andan itibaren Türkiye’de düzenlenen gösterilerden anlaşılıyor.
Davos’tan dönüş gecesi, havaalanında İstanbul Belediye Başkanlığı ile il başkanlığının kısa zamanda organize ettiği karşılama mitingi ilginçti. Otobüslerle havaalanına getirilen gruplar, Başbakan’ı Davos’ta Peres’e attığı ‘tokat’ için alkışladılar. Ona ‘Türkiye seninle gurur duyuyor’ diye, ‘En büyük Başbakan bizim Başbakan’ diye sloganlar attılar...
Başbakan’ın Peres’e ‘tokat’ı, dünkü yandaş gazetelerin de ortak ifadeli başlıklarındaydı. Sloganlar, İstanbul’da öğleden sonraki AKP toplantısında da tekrarlandı.
Başbakan ise o toplantılarda, İsrail hükümetini de bırakıp ülke içindeki ‘kötüler’e hücum etti.
Diplomatlar, o hücumlardan nasiplerini, daha baştan almışlar, ‘monşer’likle ve ‘sünepe’ politikalar izlemekle suçlanmışlardı.
Siyasetten, basından gelen eleştirileri yapanlar da;
“Benim yanımda değil, başkalarının yanında olanlar”, “Vahşetin avukatlığını yapanlar”, “Gölgesinden korkanlar” diye sıfatlandırıldılar.
Ve Başbakan, böylece, kendi fotoğrafıyla birlikte Hamas liderlerinden Maşal’ın fotoğraflarının ve kendini ‘Dünya lideri’ diye niteleyen pankartların önünde, o ‘düşman’lara karşı da savaş açtı.
Bu toplantılar, aynı zamanda, İstanbul’daki ‘seçim’ kampanyasının yeni döneminin başlangıcıydı.
Davos olayı, dış politikayla karışık bir şekilde, iç politikaya da girdi. İstanbul’daki seçim propagandasının ilk konularından biri oldu.
Şehrin yolundan yolsuzluğundan, çamurundan daha çok konuşulur hale geldi.