Düşünce özgürlüğü her ülkede gerekli, herkes için gerekli...

Türkiye'de 1915'i tartışmak zor ama İsviçre'de daha zor. Orada illa</br>'soykırım' diyeceksiniz.

2005 Eylül'ünde İstanbul'da, Ermeni konularıyla ilgili konferansa yapılan müdahaleler ne kadar haksızsa, son günlerde Lozan kent mahkemesinde Doğu Perinçek'e karşı açılan dava ve alınan karar da, en az o kadar haksızdır.
İki olay da, düşünce özgürlüğüne karşı, kaba birer müdahaledir.
***
İstanbul'daki olay şuydu: Boğaziçi Üniversitesi'yle Sabancı Üniversitesi, birlikte, bir konferans düzenlemişti. Konferans başlığı şöyledi:
"İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri... Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları..."
Buna birtakım çevreler kızmışlardı. Konferansın katılımcıları arasında, 1915 olayları üzerinde, Türkiye'nin resmi tezine uymayan yayınlar yapmış olan bilim adamları ve yazarlar vardı.
Gerçi onların da aralarında tam bir görüş birliği yoktu. Ama hepsi şu ortak payda etrafında birleşmişlerdi:
'1915 olaylarını enine boyuna tartışmalıyız. O konudaki gerçekler neyse, onlara ulaşmalıyız.'
Böyle bir şeyi istemek, ciddi demokratik ülkelerin her birinde herkesin hakkı sayılırdı. Bizde de öyle olması gerekirdi.
Ama öyle olmadı. Önce Adalet Bakanı buna karşı çıkan bir demeç verdi. Üniversite yöneticileri, tereddüde kapıldı. Belirli bir tarih için planlanan toplantıyı ertelediler.
Sonra, konu tartışıldı. 'Toplantıyı mutlaka yapmalıyız' dediler. Yeni bir toplantı günü belirlediler. Fakat bu defa, şöyle bir sürpriz ortaya çıktı:
Toplantıdan hoşlanmayan bazı kişiler, o günden hemen önce 'İstanbul 4'üncü
İdare Mahkemesi'ne gizli bir başvuruda bulunmuşlar, toplantı yapılmasın diye 'tedbir kararı' talep etmişlerdi. Mahkeme de bunu kabul etmişti. Bir 'yürütmeyi durdurma' kararıyla Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılacak olan toplantının yapılması önlenmişti.
Kararın açıklanması da son dakikaya kadar gizli tutulmuştu. Öyle ki, karara itiraz edip 'tedbirin' kaldırılmasını sağlama imkânı da kalmamıştı.
Bu beklenmedik 'son dakika darbesi' karşısında, toplantıyı düzenleyenler yeni bir çare aradılar. Yasaklanan toplantı 'Boğaziçi Üniversitesi'ndeki toplantı'ydı. 'Bilgi Üniversitesi'nde başka bir toplantı ilan edip, konuyu oraya taşımaya karar verdiler.
Bu, tabii, yasal olarak mümkündü. Fakat gerçekleştirilmesi, bu defa, karşı gösterilerle önlenmek istendi.
Bilgi Üniversitesi etrafında, toplantının ilan edilen açılış saatinden önce mevzilenen gruplar, üniversite kapısına gelen katılımcıları (aralarında Erdal İnönü de vardı) söz ve yumurta atarak karşıladı. Onları 'hainlik' gibi, 'kökü dışardalık' gibi işler yapmakla suçladı.
***
İçerideki toplantıda yapılan konuşmaları izleyenler ise şunlar gibi soruları saptadı:

  • 1915'teki olaylar 'mukatele' midir? Yani 'karşılıklı katliam' mı?.. Yoksa, tek taraflı 'katliam' mı?..
  • Veya iki-üç taraflı olsa bile, taraflardan birinin orantısız derecede imha edildiği bir katliam mı? Yeni dildeki adıyla 'kıyım' mı?..
  • Yoksa 'tecrit' şemsiyesi altında gizlice planlanan bir 'soykırım' hareketi mi?
  • Veya, o tehcir, gerçekten tehcir olarak kararlaştırılmış da olsa, yer yer kitlesel ölümlere yol açan bir tehcir mi?
  • Öyle ise, tehcir edilenlerin ölmemesi veya öldürülmemesi için ciddi önlemler alınmamasının nedeni neydi? Maddi imkânsızlıklar mıydı? Yoksa, 'ölen ölsün, kalan sağlar Suriye'ye ulaşır' denilmiş, sonuç kadere mi bırakılmıştı?
    ***
    Bu ve benzeri sorulara, toplantıya katılanların verdikleri yanıtlar farklıydı.
    Aralarında, 1915'teki tehcir kararının, Ermenileri soy olarak hedef almasa da, 1948'deki Birleşmiş Milletler kıstaslarına göre soykırım sayılacağını düşünenler de vardı, bunu kabul etmeyip, olayları 'mukatele' veya 'orantısız mukatele' olarak, 'kıyım' olarak, 'büyük bir katliam' olarak görenler de...
    Ama sonuç önemliydi. Konu, önüne çıkarılan siyasi, hukuki ve fiili engellere rağmen, İstanbul'un bir üniversitesinde, demokrasinin kurallarına uygun olarak tartışılabilmişti. O salondaki herkes düşüncesini özgür olarak söyleyebilmişti.
    O sonuca ulaşmak kolay olmamıştı. Ama İstanbul'daki üniversitelerde özgür düşünceyi savunan insanların çabalarıyla, çeşitli zorluklar aşılarak, 'mümkün' olmuştu.
    ***
    Şimdi gelelim, Lozan'daki duruma...
    Görülüyor ki, oradaki yasaya ve uygulamaya göre, Türkiye'de güç de olsa mümkün olan şey, orada hâlâ mümkün değil.
    Bizde 1915 olaylarıyla ilgili olarak uluslararası alanda öne sürülen her iddia, büyük zorluklar karşısında da olsa, konuşulabildi. Savunulabildi. 'Soykırım' sözü dahil..
    İsviçre'de ise, 'soykırım' hariç, öteki sözlerin hiçbirini kullanmak mümkün değil, 1915 olaylarıyla ilgili bir tartışmada...
    'Mukatele' bir yana, ne 'katliam' veya 'kıyım', ne de 'orantısız kıyım' veya 'çok büyük bir katliam...'
    Hiçbiri, sizi ceza tehdidi altında kalmaktan kurtarmıyor.
    Soykırım dışındaki kelimeleri kullandınız mı, belirli gruplardan tepki görmekle de kalmıyorsunuz, görüşünüzde ısrar ederseniz, mahkeme önündesiniz...
    Ve nasıl bir mahkeme?..
    Yargıcının sanığa, hem de yazdığı mahkûmiyet kararı metninde, hakaretler de yağdırabildiği bir mahkeme... Duruşma salonuna dinleyici olarak, sadece sanığın aleyhindekileri alan bir mahkeme...
    ***
    Perinçek'in Türkiye'deki çeşitli konularla ilgili tutumlarını beğenmeyebilirsiniz... Lozan'da gerek mahkemede, gerekse mahkeme dışında yaptığı bazı açıklamaları da... Ama ona karşı Lozan'da açılan davanın 'demokrasi' ve 'adalet' kavramlarıyla bağdaştığını öne sürmek mümkün değildir.
    Perinçek, orada, o adaletsizliğe karşı, 'düşünce özgürlüğü'nün savunucusu konumundadır.
    Türkiye'de, yasal veya yasadışı baskılara karşı düşünce özgürlüğünü savunanlar gibi... 1915 olaylarının özgürce tartışılabilmesi için, 'hükümet'in, 'suç duyurucu'larının, 'vatan haini ithamcıları'nın ve 'yumurta atıcı'ların hücumlarına direnen üniversite mensupları gibi...
    Perinçek'i o konumu için kutlamak gerekir. İsviçre'nin 1915 konusuyla ilgili bağnazlığını ortaya çıkaran kararlı bir mücadele vermiştir. Bu, aynı zamanda Fransa'da aynı yöndeki gelişmeler karşısında da örnek oluşturabilir.
    ***
    Dileriz, Türkiye'de, düşünce özgürlüğünün hâlâ var olan birçok eksiğinin giderilmesi için gösterilen ve gösterilecek olan çabalar da, aynı ölçülerle değerlendirilir.
    301'inci maddenin değiştirilmesi...
    Beğenmediği düşüncelere karşı şiddet gösterme alışkanlığının geriletilmesi...
    Düşünürlere, yazarlara yönelen tehditlerin ortadan kaldırılması...
    Bu gibi konular, tüm 'düşünce sahipleri'ni, aynı safta birleştirmesi gereken konular olarak görülmelidir.
    '301, benim karşı olduğum yazarlara karşı işletiliyor', 'şiddet ve tehdit de şu sırada onlara yöneliktir' deyip başka tutumlar içine girmek, kimseyi bir yere götürmez.
    Düşünce özgürlüğü, gerek hukuk, gerek toplumsal koşullar açısından, her ülke için ve herkes için çok önemli bir ihtiyaçtır. Bugün olmazsa yarın, herkese lâzım olur.