Erdoğan'ın 'millet' anlayışı Mehmet Akif'inki gibi

Başbakan "milletin" kapsamına aldıklarını sayarken sadece 'anasır-ı İslamiye'yi sıralıyor. Bunun için Atatürk'ten örnek veriyor ama, o örnek 1920'lerden.
Erdoğan'ın 'millet' anlayışı Mehmet Akif'inki gibi

MEHMET AKİF: Millet eşittir ümmet.../NAZIM HİKMET: Din, soy, cins, dil ayırımı yok...

Geçen yazımda şiirler vardı. Ülkemizdeki millet ve milliyetçilik anlayışlarının şiirlere yansımasını hatırlattım.

Anlayışlar farklıydı. Mehmet Emin Yurdakul’un şiirindeki, hem ‘din’i, hem ‘soy’u esas alan ‘Türk’ kavramı... Ziya Gökalp’teki ‘dil’i ön plana çıkaran ‘Türkçülük’ fikri... Mehmet Akif’in ‘millet’i ‘ümmet’ diye anlayan inanışı... Nâzım Hikmet’teki, din, soy, dil farkı gözetmeyen ‘birlikte yaşama’ iradesi...

Türkiye’nin yakın tarihinde bunların her birinin ve benzerlerinin siyasette de kendini gösterdiği zamanlar olmuştur.

Balkan Savaşları sırasında Mehmet Akif’in ‘millet=ümmet’ formülü ön plana çıkmıştır. Bu doğaldı. Birinci Balkan Savaşı’nda karşımıza çıkan güçler, bir Hıristiyan milletler koalisyonuydu: Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar... Ortak hedefleri de Müslümanlardı.

‘Ümmet’ fikrinin sarsılması, Yunan, Bulgar, Sırp milliyetçiliğinden sonra Arnavut ve Arap milliyetçiliklerinin gelişmesiyle başladı. Mehmet Akif’in Arnavutlara:

“Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?” diye uyarılar yapması yetmedi. Arnavutluk, Balkan Savaşı sonrasında bağımsızlığını ilan etti.
Akif’in hem Türklere, hem Araplara yönelik ‘Siz birbirinizin ayrılmaz parçasısınız’ anlamındaki mısraları da yetmedi. Demişti ki:
“Türk Arapsız yaşamaz, kim ki yaşar der, delidir.

Arab’ın Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.”

Birinci Dünya Savaşı’nda Şerif Hüseyin’in başını çektiği Araplar, İngilizlerle anlaştılar. Akif’e göre ‘sağ gözleri, sağ elleri’ olan Türklerin Arap yarımadasından çıkarılmasına katkıda bulunmayı tercih ettiler.

İstiklal Savaşımızın başlangıcın-da durum böyleydi. Yani ‘ümmet’ fikrine ve dayanışmasına -en azından Araplar açısından- güvenmenin imkânı yoktu. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Millet Meclisi’nin başlıca sorunu, memleketi yabancı işgalinden kurtarmaktı. İşgalcilerin ve onları destekleyenlerin işgal gerekçelerinden biri de, Anadolu’daki Hıristiyan varlığını artırmaktı. İşgalcilerle direnişçiler arasındaki savaş, Batı kamuoyunda, bu yönüyle bir ‘din savaşı’ gibi algılanıyordu. Bu ortamda, Mehmet Akif’in şiirlerindeki ‘millet=ümmet’ formülü, Arnavut ve Arap milliyet-çiliği karşısında sarsılmış da olsa, Cumhuriyet döneminin başlangıç yıllarında -çoğu halde bir ‘temenni’ olarak kaldı ama- devam etti.

* * *

Devletin 1924’ten sonra aşama aşama laikleştirilmesi sırasında, ‘millet’in bir ‘Müslümanlar topluluğu’ olduğu anlayışı resmen ortadan kalktı. Ama fiilen daha bir süre devam etti. Anayasa artık, Türkiye’nin her vatandaşının ‘eşit’ olduğunu belirtiyordu ama, devlet, işgal döneminden kalan anıların etkisi altında, vatandaşlarının bir kısmının eşitliğini yeterince gerçekleştiremiyordu. Mehmet Emin Yurdakul’un şiirindeki gibi ‘din ve dil’, Ziya Gökalp’teki gibi ‘dil’ unsurlarını gözönünde tutuyordu. Dinleri ve/veya dilleri farklı olan vatandaşların, devlet hizmetlerinde kariyer yapabilmeleri kolay olmuyordu.

* * *

1961 Anayasası’nda, ‘millet’ anlayışı açısından yeni bir formül oluşturuldu. Yeni Anayasa’daki ‘Cumhuriyet’in nitelikleri arasına eski Anayasa’da var olan ‘milliyetçilik’ sözcüğünün de girmesi önerileri, çok uzun tartışmalardan sonra reddedildi. ‘Milliyetçilik’ sözcüğü, Anayasa’nın sadece başlangıç bölümünde, ama anlamını belirleyen uzun bir tanımlamayla yer aldı.

Tanımlamada, ‘Türk milliyetçiliği’nin milletin ‘bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, milli şuur ve ülküler etrafında toplayan ve milletimizi dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak milli birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi amaç bilen’ bir milliyetçilik olduğu vurgulandı.

Yani, soy, din, dil, mezhep gibi hiçbir ayrılık nedeni tanımayan, her milleti eşit gören, sadece, bir millete mensup olmanın bilinci içinde, birlikte yaşama iradesine sahip olan insanların oluşturduğu bir topluluk... 1961 Kurucu Meclis’inde çok uzun tartışmalardan sonra uzlaşmayla oluşturulan ‘millet’ anlayışı buydu.

1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünün metni de, tek tek paragrafları da, 1961’inkilere göre çok daha uzun ve ayrıntılıdır.
Ama o metinde de, ‘millet’ kavramının ana unsurları değişmemiştir. Millet, fertleri arasında soy, dil, din, mezhep farklarına bakılmaksızın herkesin eşit haklara sahip olduğu, birlikte yaşama iradesine sahip olan bir topluluktur. Başka milletlerin her birini de kendisiyle eşit sayar.
Gerek 1961, gerek 1982 Anayasaları’ndaki millet tanımı, bu açıdan, Nâzım Hikmet’in, geçen yazıda alıntıladığımız şiirindeki anlayışına daha yakındır. Kapsamı, hepsinden daha geniştir. ‘Aydın’ın Türk köylüleri’yle birlikte herkesi eşit koşullar altında kapsamına alıyor. Ne ‘Rum gemicileri’ dışlıyor, ne ‘Yahudi esnafları’nı...

* * *

Evet son Anayasalarımız böyle... Ama bugünkü iktidarın ‘millet anlayışı’ acaba hangisi?..

Bunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarında sık sık görüyoruz. Erdoğan, ‘milletimizin unsurları’nı sayarken, sadece Müslüman olanlarını sayıyor. Bu konuya değindiği hemen her konuşmasında saydığı ‘unsur’lar, sadece onlar.

“Biz, 75 milyon kardeş olarak el ele vereceğiz. Kürdüyle, Arabıyla, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle, Boşnağıyla, Romanıyla el ele vereceğiz.”

Bu, Urfa’daki konuşmasından (29.12.2012)... Şu da bir gün sonraki Ceylanpınar konuşmasından:

“Bizde ayrımcılık olmaz. Bizde Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü, Roman... Böyle ayrılık olmaz. Ben Türkü Türk olduğu için sevmiyorum. Arapı Arap olduğu için sevmiyorum. Kurdü Kürt olduğu için sevmiyorum. Yaratılanı yaradandan ötürü seviyorum.”

Başbakan’ın buna benzer pek çok konuşmasında, ‘75 milyonluk’ millet içinde adı geçenler onlar.

Peki, Türkiye’nin 75 milyon vatandaşı arasında Rumlar, Yahudiler, Ermeniler ve başka etnik kökenden gelen, başka dinlerden olanlar yok mu?

Var. Ama Başbakan onları saymıyor.

Bu açıdan, onun ‘millet’ anlayışı, Mehmet Akif’in şiirindeki gibi. ‘Millet’ kavramının içine sadece ‘anasır-ı İslamiye’yi sokuyor.

Evet, 1920’lerin başlarında Mustafa Kemal Paşa’nın da ‘anasır-ı İslamiye’den söz ettiği konuşmaları var. Başbakan Erdoğan onları da örnek gösteriyor.

Ama onlar bugün için örnek olabilir mi?

O sırada ülkemizdeki rejim farklı. İstiklal Savaşı zamanındayız. Hilafet devam ediyor. Saltanat daha kaldırılmamış. Ve Türkiye, ‘Hıristiyanlık’ bayrağını da ellerinde tutan Yunan ordularının işgali altında... Mustafa Kemal Paşa da, o ordulara karşı mücadele ediyor.

Sonrasında ise Cumhuriyet kurulmuş. Gene Mustafa Kemal Paşa’nın laiklik ilkesiyle birlikte yeni bir millet anlayışı doğmuş... Zamanla o anlayış da, onun uygulamaları da evrim geçirmiş.

Bugünkü Anayasa da ortada... Mehmet Akif’in ‘millet=ümmet’ anlayışını yeniden canlandırmanın anlamı var mı?

Amaç Kürt sorununa çözüm bulmak ise, bunun metotlarını bundan 100 yıl önceki formüller yerine, bugünkü çağdaş deneyimlerde aramak gerektiği meydanda. Son iki yazıda, millet, milliyet, milliyetçilik gibi konularda dünkü ve bugünkü duruma değindim. Konunun gelecekle ilgili bölümüne, başka yazılarda değineceğim.