Erdoğan'ın ?seçmen uyarısı'ndan ders çıkarabilmesi ihtimali...

Seçimden önce de birçok defa yazmıştım: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan seçmenlerden bir ?uyarı' alırsa, bu onun için bir şans olurdu. Çünkü bundan bir ders çıkarabilirdi.

Seçimden önce de birçok defa yazmıştım: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan seçmenlerden bir ‘uyarı’ alırsa, bu onun için bir şans olurdu. Çünkü bundan bir ders çıkarabilirdi.
Erdoğan, 2007 genel seçiminde beklemediği kadar yüksek bir oy alınca, bunu hazmedememişti. ‘Madem ki, bu kadar oy aldım. Öyleyse her istediğimi yaparım’ gibi, sakat bir anlayış içine girmişti. O anlayışın sonucu olarak, demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ kurallarını çiğniyordu. En ufak eleştirilere bile tahammül edemiyordu. Kendisini kayıtsız şartsız desteklemeyen herkesi ya düşman gibi görüyordu, veya -en azından- ‘şüpheli’...
Eğer 29 Mart seçiminin sonucu, onun için bir ‘uyarı’ niteliği taşırsa, o yanlış tutum ve davranışlarını düzeltebilirdi. Kendine bir çekidüzen verebilirdi.

Uyarıyı o da kabul etmişti
29 Mart’ta, bu ‘temenni’miz gerçekleşti. Seçim sonuçları, Erdoğan için tam bir ‘uyarı’ydı. Zaten, seçim gecesi yaptığı konuşmanın başlangıç bölümünde, o da bunu o şekilde yorumladı. Dedi ki:
“Ne eksiğimiz varsa gidereceğiz. Dersimizi çalışmaya devam edeceğiz. Başarıdan da, başarısızlıktan da ders çıkarmayı, siyasetin kalite kazanması için önemli görüyorum.”
Başbakan bu sözleri söyledikten sonra, seçmenin oyuna saygılı davranmak gerektiğini, AKP’ye ‘oy verenlerle vermeyenler arasında bir ayrım yapmadığını, tüm başkanlara eşit mesafede olduğunu’ da vurguladı.
Gerçi, konuşmasının sonunda gazetecilerin soruları geldikçe, o tutumu değişmeye başladı.
Mesela, Antalya’daki seçim sonucunu ‘anormal’ bulduğunu söyledi... Oraya ‘28 defa’ gitmiş. Şehre ‘hizmet’ yapılmış. (Devlet ödeneğiyle yapılan hizmetleri kastediyor). Sonuç buna rağmen böyle olmuş. Öyleyse, ‘anormal’miş.
Bunlar, konuşmanın ilk bölümündeki ‘ders çıkaracağım’ vaadiyle bağdaşan sözler değildi. Ama -ben de dahil- çok kimse, galiba iyimserliğini bozmak istemiyordu.
Konuşmanın o bölümü üzerinde fazla durulmadı. İlk bölüm esas alındı. Önümüzdeki dönemde, hükümetimizin başında, yanlışlarından mümkün mertebe arınmış bir başbakan görme beklentisi devam etti.

Sabah’a da kızdıktan sonra...
Devam etti ama, ne zamana kadar devam edebilecek?..
Başbakan’ın önceki günkü sözlerinden sonra, bu soruya iyimser bir cevap verebilmek, yeniden güçleşti.
Başbakan bu defa, gene bir gazete manşetine kızmıştı. Üstelik, kızdığı manşeti atan gazete, kendisini desteklediğinden şüphe etmemesi gereken bir gazeteydi: Sabah gazetesi... Onun, bugünkü sahibinin eline geçmesinin, Başbakan’ın da isteği olduğu biliniyordu. Ayrıca gazetenin, yönetiminde Başbakan’ın damadı da vardı.
Tabii, gazetelerin bir de genel yayın müdürleri, yazıişleri müdürleri, bölüm şefleri, muhabirleri, yazarları, çizerleri vardır. Onların her birinin her konuda birbirleriyle tıpatıp aynı düşüncede olması beklenemez.
Sabah’ın gazeteci ve yazar-çizer kadrosunda da durum öyleydi. Ama o kadroda Erdoğan’a veya genel olarak AKP’ye ‘sabit fikir’li bir karşıtlık içinde olanlar bulunduğu, öne sürülemezdi.
Kadrodakilerin çoğu, mesleklerinde kıdem kazanmış, deneyimli ve değerli gazetecilerdi. Kendi gazetecilik anlayışlarını devam ettiriyorlardı. Ancak, tabii, her gazetenin olduğu gibi, Sabah’ın da bir genel yayın çizgisi vardı. O çizgi de devam edip gidiyordu.
Zaten o çizgiden AKP’lilerin de hiçbir şikâyeti olmadığı belliydi. Hele gazetenin seçim öncesindeki bazı yayınları, bir kısım AKP’li belediyecileri o kadar memnun etmişti ki, bazıları, onun belirli sayılarından binlercesini şehirlerinin merkezlerinde parasız olarak dağıttırmışlardı.
Seçim sonrasında da durum değişmemişti. Gazetenin seçimin ertesi günkü -30 Mart tarihli- sayısında manşet, AKP’yi destekleyen diğer bazı gazetelerdeki gibiydi. Seçim sonuçlarında sadece ‘ekonomik krizin etkisi’nin önemini vurguluyordu.
Ama bütün bunlar, Başbakan’ın Sabah’a karşı müthiş bir ‘kızgınlık krizi’ içine girmesini önlemedi. Krizin nedeni, gazetenin 1 Nisan tarihli manşetiydi.

‘Hayırlı adım değil...’
Aslında, Sabah’ın Başbakan’ı kızdıran -1 Nisan tarihli- manşeti de, Başbakan lehine izlenim verecek ifadeler içeriyordu. Şöyleydi:
“Bakanlardan istifa jesti- Seçimden sonra ilk kabine toplantısında, bakanlar istifalarını sözlü sundu. Erdoğan ‘işimize bakalım’ dedi.”
Fena mı işte, bakanlar, Başbakan’a, kendisinin de sözünü ettiği ‘kabine revizyonu’nda elini rahatlatacak bir adım atmışlar. Başbakan’a bağlılıklarını ve güvenlerini belirtiyorlar. O hangi kararı alırsa saygı gösterecekler... Ama Başbakan Erdoğan kızmış bir kere...
Sonra da, o haberi gazeteye sızdırdığından şüphelendiği bakanlara kızmış.
Haberin doğru olmadığını söylüyor. Ama gazete bunu 6 bakandan doğrulattığını bildirmiş. Zaten Başbakan’ın kızgınlığı da asıl ‘haber doğruydu, yanlıştı’ meselesinden gelmiyor. Bu haberin yayınlanmaması gerektiğini, şu gerekçeyle öne sürüyor:
“Bu başlığı atarken acaba ülkeme faydalı mı, zararlı mı oluyorum. Buna dikkat etmesi gerekir. (...) Şimdi ben bunu kusura bakmasınlar, olumlu bir yaklaşım olarak görmem, hayırlı bir adım olarak görmem. Bunu ülkemin menfaatlerine ters olarak görürüm.”

En kestirmesi, Abdülhamid’in metoduydu
Evet, böylece kesinleşti artık: Başbakan’ın, tarafsız gazetelerin yayınlarına tahammülsüzlüğünün kapsamına artık, kendisini destekleyen gazeteler de giriyor. Bütün dikkatlerine rağmen, onlar da Başbakan’ı memnun etme başarısını gösteremiyorlar.
Peki ne yapacaklar o başarıyı göstermek için?
Başbakan’ın beyanlarından anlaşılan şu:
Gazeteler, her habere sadece ‘doğru mudur, yanlış mıdır?’ diye değil, aynı zamanda ‘Hayırlı mıdır, değil midir?’ veya, ‘ülkeye faydalı mıdır, zararlı mıdır?’ diye de bakacaklar... Buna bakarken de, yanlış yapmamaları için, en garantili yol belli:
Başbakan’a soracaklar, hangi haberin ‘hayırlı’, hangisinin ‘hayırsız’ olduğunu. Hangisinin, ülkenin menfaatlerine ‘faydalı’, hangisinin ‘zararlı’ olduğunu...
Bu isteğin yerine getirilmesinin zorlukları ortada... Başbakan’a her zaman ulaşmak, tabii, mümkün değil. Onun, gazetecilerin bu gibi sorularına cevap yetiştirecek birkaç yardımcısını görevlendirmesi gerekiyor. Veya bu işler için tam teşkilatlı bir birim oluşturması... Ki, basına girecek haberler -Başbakan’ın düşüncesine uygun biçimde- bir ‘ön inceleme’ye tabi tutulabilsin...
Tabii, o birim oluşturulduktan sonra da, gazete yöneticilerinin, bu yeni düzene uyum sağlayabilmeleri için bir eğitimden geçirilmesi de gerekebilir.
(Aslında o düzeni çok daha kestirme bir metotla kurmuş olan bir devlet yöneticimiz vardı. Başbakan’ın bir başka vesileyle ‘rüyalarını gerçekleştiriyorum’ dediği Sultan II. Abdülhamit Han... Bir sansür idaresi kurmuştu. Her gazeteye, her akşam kendi memurlarını gönderirdi. Onlar orada karar verirlerdi hangi haberin ‘hayırlı’ olduğuna ve gazeteye girebileceğine.)

Bir de ihbar istiyor
Ancak Başbakan’ın basından istediği, sadece bu da değil. Gazetecilerden haber kaynaklarını kendisine bildirmelerini de talep ediyor. Şu sözlere bakın:
“Bir de sen, hangi hakla kalkıp da Bakanlar Kurulu’ndan şu bakan bana söyledi, bu bakan bana söyledi... Sen hangi bakan bunu söylemişse, gel bunu bana söyle bakalım.”
Yani, gazeteciler, Başbakan’ın hoşuna gitmemesi ihtimali olan bir haberi alır almaz, ilk işleri, ona telefon açıp, haberlerinin kaynağını da ihbar etmek olacak.
Peki, Başbakan o ihbarı alınca ne yapacak?
Ne yapacağını, gene aynı demecinde, Sabah’ın haberine kaynak olan veya haberi doğruladığı bildirilen 6 bakandan söz ederek, anlatıyor. Şöyle:
“6 bakan nasıl olur da gizli bir toplantıyı size deşifre eder? Bunu deşifre ettiği anda o bakan bakan olmaktan çıkmıştır. Bana bunu söylesinler, ben 6 bakanın 6’sını da dışarı koyarım.”

Ağanın ‘kapıkulu’nu kovması gibi...
Maaşallah... Bu da siyasi literatürümüze yeni giren bir deyim: ‘Bakanları dışarı koymak...’
Veya -daha da yaygın söylenişiyle- ‘Kapı dışarı etmek...’
Bu bir devletin hükümetinin (yani, en yüksek icra kurulunun) üyelerine o hükümetin başkanı tarafından söylenecek söz müdür?
O sözler, eski ağalık düzenlerinde kullanılabilen sözlerdi. Ağa, eğer konağındaki bir hizmetkâra, veya eski deyimle ‘kapıkulu’na kızıp da onu kovmak isterse, kahyasına vereceği emri, o şekilde ifade edebilirdi. ‘Koyun şunu dışarı’ veya ‘atın dışarı’ diyebilirdi.
Ama bir demokratik sosyal hukuk devletinde, bırakınız bakanları, en vasıfsız işçiyi bile işten çıkarırken, kurallara uymak ve daha nazik davranmak esastır.
Bakanlar ise, başbakanla birlikte, ‘hükümetin tüm sorumluluğu’nu hep birlikte taşıyan üyeleridir.
Bakanlar Kurulu kararları ‘oybirliği’yle alınır. İçlerinden biri ‘hayır’ derse, Bakanlar Kurulu kararı oluşmaz.
Kendi kararlarını ve beyanlarını da bizzat belirleme yetkisine sahiptirler bakanlar... Dolayısıyla, basınla ilişkilerinde de, gazetecilere neyi söyleyip neyi söylemeyeceklerine kendilerinin karar vermesi esastır.
Her ağızlarını açmadan önce, ne söyleyeceklerini Başbakan’a sormaları şart değildir.
Dolayısıyla, en az başbakan kadar kişilik sahibi oldukları varsayılır.
Gerçi bugünkü Anayasamıza göre, başbakanın, bakanlarının görevlerine son verme imkânı her zaman vardır. Başbakanın isteğine rağmen istifa etmeyi kabul etmeseler bile, başbakan onları Cumhurbaşkanı’nın onayını alarak, bakanlıktan alabilir.
Ama, bir başbakanın, bu imkâna sahiptir diye, bakanları için ‘dışarı koyarım’, ‘kapı dışarı ederim’ diye konuşması, çok yakışıksızdır.
(Bu yakışıksızlığa, o sözlerin muhatabı olan bakanların ne cevap vereceği de, ayrı bir merak konusudur.)
***
Özetle: Başbakan’ın son konuşmasıyla bir kere daha ortaya çıkan durumu, seçim sonuçlarından ders almasını ve bazı konulardaki anlayışlarını düzeltmesini bekleyenlerin umutlarını güçlendirmiyor.