'Fiili durum'culuk veya -Frenkçesiyle- 'Dö fakto'culuk...

Erdoğan'ın geçen hafta savunmaya başladığı 'fiili durum' tezi, dış politika alanında ne Osmanlı'nın son döneminde işimize yaramıştı, ne de Cumhuriyet döneminde. İç politika alanında vereceği sonuçlar konusunda ise iyimser olmak için hiçbir neden yok.

İktidardaki siyasi liderlerimizden, benzeri ifadeleri daha önce de işitmiştik. Fakat bu defaki, daha öncekilerden çok daha kesindi. Meğer artık her şey tamamlanmış. Türkiye’de, istenen ‘fiili durum’ oluşmuş. İş sadece ‘fiili durum’un netleştirilmesine (veya hukukileştirilmesine) kalmış. Bu da daha sonraki bir Anayasa değişikliğiyle tamamlanacakmış.

Bu ‘bilgi’yi, geçen haftaki ‘Cuma konuşması’nda sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan verdi. Aynen şöyle dedi:

“Beyler, Türkiye 10 Ağustos 2014 tarihinde milletin doğrudan cumhurbaşkanını seçmesiyle yeni bir duruma girmiştir. Artık ülkede sembolik değil, fiili gücü olan bir cumhurbaşkanı var. (...) İster kabul edilsin, ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun yeni bir Anayasayla halledilmesi, kesinleşmesidir.”

Yani, önce ‘fiili durum’. Sonra Anayasa’nın o ‘fiili durum’a uydurulması... Öncelik sıralaması böyle.

İSTİM SONRADAN GELSİN...

Osmanlı döneminden kalma ünlü bir fıkra vardır. Erdoğan’ın açıklaması onu hatırlatıyor:

O zamanın İstanbul’undaki vapurlar buharla çalışıyor. İskeleden kalkmalarının teknik şartı şu: Vapurun kazanında basınçlı bir buhar yoğunluğu (istim) oluşacak ki, enerjiye dönüşüp vapuru harekete geçirsin. Bu süreç denizcilik dilinde ‘istimin gelmesi’ diye ifade ediliyor.

Fıkraya göre, dönemin ünlü bir paşası, yaveriyle birlikte vapura binmiş. Vapurun kalkması gecikince, yaverine sormuş:

-Git öğren bakalım. Niye kalkmıyoruz?

Yaver gitmiş, öğrenmiş, gelmiş.

-İstim henüz gelmemiş efendim demiş, istimi bekliyoruz.

Paşa, ‘istim’in anlamını bilmiyor. Onu bir kişi zannetmiş. Kızmış:

-Ne demek demiş. Hâlâ bekleyecek miyiz? Git söyle: Biz kalkalım, istim sonradan gelsin.

***

Gerçi, şu, bizde de, 70 yıldır bilinen, anlatılan bir şey: Demokrasilerde Anayasa kuralları, vapurların ‘istim’i gibidir. Önce o kurallar var olacak ve onlara uyulacak ki, devletin hukuki ve idari mekanizmaları o kurallara göre şekillenip işleyebilsin.  

Ama işte, cumhurbaşkanımız da dahil, bazı politikacılarımız o kanıda değil. “Önemli olan fiili durumdur. Kurallar, fiili durumdan sonra konulabilir. Hukuki durum, fiili duruma göre oluşturulabilir” diyorlar.

Bu, demokrasiye aykırı olmasının yanında, büyük sakıncalara yol açabilecek bir bakış açısıdır. Özellikle de iç ve dış siyasi olaylar açısından...

‘FİİLİ DURUM’...

Bugün burada, o sözün anlamına biraz daha yakından bakalım:

Son hafta içinde cumhurbaşkanının -üstüne basa basa- kullandığı bu ‘fiili durum’ sözü, iç ve dış siyasette genellikle ‘hukuki durum’un karşıtı (tersi) olarak kullanılan bir deyimdir. Özellikle de uluslararası anlaşmazlıklarda...

(Batı dillerinde bu iki durumu ifade eden sözcüklerin kaynağı, malûm, Latince’dir. Erdoğan’ın ‘fiili durum’ dediği durumun karşılığı –Fransızcasıyla- ‘de facto’dur, (dö fakto). ‘Hukuki durum’unki de ‘de jure’dir.)

Bazı durumlar, bu iki sözcüğün ikisine de uyar. Yani hem fiili durumdur, hem de hukuki durum. Ama aralarında karşıtlık varsa, mesele çıkar.

Mesela, Ukrayna’nın bir kısım toprakları, ‘hukuken’ Ukrayna’nın toprağıdır ama, birkaç yıldır ‘fiilen’ Rusya’nın toprakları haline gelmiştir. Ukrayna ve Ukrayna’yı haklı gören –Türkiye dahil- birçok devlet, “Buraları hukuken Ukrayna toprağıdır” diyor ama, oraları artık Rusya’nın iradesi altındadır. ‘Fiili durum’un sonucu olarak, Ukrayna toprağı olmaktan ‘fiilen’ çıkmıştır. Rusya, öteki devletlerden, bu ‘sorun’un anlaşmalar yoluyla hukuken de kabul edilmesini istiyor. Sorun artık büyük bir uluslararası gerginlik nedenidir.

Aynı durum, tarih içinde birçok ülkenin topraklarında yaşanmıştır. Bir kısmında hâlâ yaşanıyor. Hele komşumuz olan bazı ülkelerde, tüm bölgeyi sarsacak hale geliyor.

Özetle: ‘Fiili durum’ sözü, uluslararası ilişkiler alanındaki birçok halde ‘hukuki durum’un tam tersine olan (gayr-ı hukuki) olaylar için kullanılıyor. ‘Fiili durum’un aynı zamanda ‘hukuki durum’ sayılması talepleri de, bazen o ‘gayr-ı hukuki’ durumun ortaya çıkmasına neden olanlardan geliyor.

'FETİH HAKKI'NDAN 'HUKUKİ DURUM'A...

Bu durumun, bizim yakın tarihimizde de pek çok örneği vardır. Özellikle Osmanlı devletinin son dönemlerinde...

Osmanlı tarihinin ilk yüzyılları ayrı... O ilk yüzyıllarda, uluslararası ilişkilerde egemen olan asıl ilke, zaten ‘fiili durum’du. Osmanlı devletinin askeri zaferlerinin birbirini izlediği 15’inci, 16’ıncı yüzyıllarda o ‘fiili durum’ genellikle Osmanlı devletinin lehine sonuç verirdi. Zaten ‘fetih hakkı’ diye bir ‘hak’ vardı ve neredeyse kutsal sayılırdı. ‘Hukuki durum’ o ‘hak’ka göre oluşurdu. Yani ‘fiili durum’ gibi ‘hukuki durum’ da Osmanlıların lehineydi.

18’inci, 19’uncu yüzyıllardan sonra ise, Osmanlı devleti için o iki durum da değişmeye başladı. Bir yandan Osmanlı’nın ekonomik gücü azaldı. Yeni fetih savaşları yapıp yeni topraklar kazanması bir yana, mevcut topraklarını savunma imkânları bile daraldı.

Bu, tabii, olumsuz bir gelişmeydi. Ama bir yandan da dünyada başka bir gelişme vardı. Ülkelerde ve halklarda ‘savaş karşıtı’ hareketler başlamıştı. Bu, büyük devletlerin sınırlarıyla ilgili sorunların barışçı yollardan çözülmesine katkıda bulunabilirdi. Zaman zaman savaş zorunluluğu ortaya çıksa bile, o savaşlar, ilgililer arasındaki müzakereler, uzlaşmalar, antlaşmalarla oluşacak ‘uluslararası kurallar’a göre sona erdirilebilirdi.

Bu gelişme, daha önceleri ‘fetih hakkı’yla birlikte ‘fiili durum’u kural olarak savunan Osmanlı devletini, zaman içinde, ‘fiili durum’a karşı ‘hukuki durum’un savunucusu haline getirdi. Uluslararası toplantılara katılan Osmanlı devleti temsilcileri, artık selefleri gibi ‘de facto’cu değil, ‘de jure’ci tezler öne sürmeye başladılar. Çünkü, o zamana kadarki sınırlarının değişmezliği, ‘fetih hakkı’ dahil, o zamana kadarki hukukun teminatı altındaydı.

Fakat bir süre sonra şunu gördüler: O arada, Osmanlı devletinden toprak ve/veya menfaat talepleri olan devletlerin tezleri de değişmişti. Çünkü artık güç onlardaydı. O taleplerini gerçekleştirmek için belirli yerlerdeki ‘fiili durum’u o devletler oluşturuyordu. Ve kendilerinin oluşturduğu o durumu, ‘hukuki durum’ gerekçesi haline getiriyorlardı.

1878’deki Berlin Antlaşması’na göre Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde kalmaya devam eden Bosna Hersek’in, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na katılması o şekilde gerçekleşti. 1878’de Kıbrıs’ın, 1882’de Mısır’ın İngiliz yönetimi altına girmesinin temelinde gene ‘fiili durum’ unsuru vardı. 20’inci yüzyılın ilk çeyreğinde Libya’nın İtalya’ya geçmesinin ve Balkanlardaki –Osmanlı aleyhindeki- sınır değişikliklerinin temelinde de...

Tabii, bunlar gibi ‘fiili durum’ların oluşturulması, bazen zaman içinde, aşama aşama gerçekleşiyordu. Bazen ise, kısa zaman içinde, birden bire ‘olup bitti’ye getiriliveriyordu.

O ‘olup-bitti’lerden birinin sonuçlarını, önce Osmanlı Devleti, sonra da Türkiye Cumhuriyeti ‘Musul meselesi’nde yaşadı.

O ‘mesele’nin özeti de şudur:

MUSUL MESELESİ...

1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi, Türkiye’yle İngiltere arasındaki ‘silah bırakışması’nın koşullarını belirlerken, şu kuralı koymuştu: Arap yarımadasında savaş halinde olan İngiliz kuvvetleri ile Türk kuvvetleri, anlaşmanın imzalandığı sırada hangi yerlerde bulunuyorlarsa, o yerlerde kalmaya devam edeceklerdi. Bu durum, barış masasına oturulup esas antlaşma imzalanıncaya kadar devam edecekti.

Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918 günü imzalanmıştı. Musul o sırada Türk (Osmanlı) kuvvetlerinin egemenliği altındaydı. Ama bölgedeki İngiliz kuvvetleri, o mütarekenin imzalanması sırasında, ‘Herkes bulunduğu yerde kalsın’ kuralını görmezlikten gelmişlerdi. Savaş hareketlerine devam etmişlerdi.

Türk (Osmanlı) kuvvetleri ise o kuralın gereğini yerine getirmişlerdi. ‘Ateş kes’e harfi harfine uymuşlardı. İngiliz askerleri ise işgal alanlarını genişletmişler ve Musul bölgesine egemen olmuşlardı.

İngilizler, Musul’daki ‘fiili durum’u Kurtuluş Savaşı sonuna kadar devam ettirmişlerdi. Lozan Konferansı’nda da bunu, ‘Musul Türkiye’ye verilemez’ tezinin gerekçelerinden biri haline getirmişlerdi.

Sonuçta, Musul, önce Irak’la birlikte İngiltere’nin, sonra da Irak’ın egemenliği altında kaldı.

İÇ POLİTİKAMIZDAKİ BİR 'İLK'...

Evet, bu ‘fiili durum’ konusu, ‘dış politikamız’ açısından, ne Osmanlı’nın son döneminde işimize yaradı, ne Cumhuriyet’in ilk döneminde...

Demokrasi dönemindeki ‘iç politikamız’ açısından ise, durum biraz değişik... Çünkü bugün tartıştığımız ‘fiili durum’ konusunun demokrasi tarihimizde bir benzeri yok.

Cumhurbaşkanımız televizyonlardan naklen yayınlanan bir konuşmasında, Türkiye’nin yönetim sisteminin değiştiğini ilan ediyor. Bunun bir ‘fiili durum’ olduğunu söylüyor. Bu ‘fiili durum’un yeni bir Anayasa’yla ‘hukuki’leşmesini istiyor.

Gerekçe olarak da, kendisinin bir yıl önceki cumhurbaşkanı seçiminde millet tarafından doğrudan seçildiğini hatırlatıyor. Diyor ki: “Artık ülkede sembolik değil, fiili gücü olan bir cumhurbaşkanı var.”

Peki, bu ‘fiili güç’ cumhurbaşkanına, bir Anayasa değişikliğiyle mi verilmiş?

Hayır: Anayasa’nın cumhurbaşkanının yetkileriyle ilgili maddeleri, hiç değişmemiş. Daha önceki cumhurbaşkanlarının yetkilerini belirleyen maddeleri, cümleleri, eskisi gibi duruyor.

Daha önceki cumhurbaşkanlarının Meclis tarafından seçilmiş olması ile şimdiki cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan doğruya seçilmesi arasında cumhurbaşkanının yetki alanını değişmesini gerektirecek fark görülmemiş. Çünkü, Meclis’teki milletvekillerini seçen de halkın kendisi...

Milletvekilleri, halkın doğrudan doğruya seçtiği temsilcileri olarak görev yapıyorlar. Kanunları çıkarıyorlar. Kararlar alıyorlar. Hükümeti denetliyorlar. Bütün o görevlerinin yanında, bir yıl öncesine kadar, gene halk adına cumhurbaşkanını seçme görevini de yerine getiriyorlardı. Almanya’da, eyalet temsilcileriyle birlikte cumhurbaşkanı seçimine katılan milletvekilleri gibi...

Bugün, cumhurbaşkanını seçme işi, görev alanlarından çıktı diye görevlerinin önemi azalmış değil. Demokrasilerde, devlet başkanlarının halk tarafından  veya Meclis tarafından seçilmeleri, onların yetkilerinin azalmasına veya çoğalmasına yol açan bir etken değil, çünkü o yetkilerin sınırını anayasalar belirliyor. Bunu o mevkie seçilen cumhurbaşkanları bizzat belirlemiyor. Veya iktidar partilerinin ‘fiili durum’cu genel başkanları veya grup başkanvekilleri...

Ayrıca, üyesi olmak için katılım görüşmeleri yaptığımız Avrupa Birliği üyesi ülkelerden bir kısmında –Avusturya, Finlandiya dahil- cumhurbaşkanı, bizdeki gibi doğrudan doğruya halk oyuyla seçiliyor. Doğrudan doğruya seçiliyorlar diye, yetkileri artırılmış değil. Başka ülkelerdeki,  Meclis tarafından seçilen mevkidaşları gibi, görevlerini, parlamenter sistemin usullerine göre sürdürüyorlar.

Evet, bizdeki bu ‘Cumhurbaşkanının yetkileri’ konusundaki ‘fiili durum’ iddiasının yakın tarihimizdeki bir benzerini ben hatırlamıyorum.

Aralarında –Turgut Özal gibi- başkanlık sisteminin faydasına inananlar vardı. Ama inandıklarını gerçekleştirmek için yetkilerini ‘fiili durum’ yaratarak değiştirmeye kalkmazlardı. (Turgut Özal, cumhurbaşkanıyken yetkilerinin yeterli olmadığından şikâyet ederdi ama, yetkilerini geliştirmek için bulduğu çare, ‘fiili durumculuk’ değildi. Cumhurbaşkanlığı görevinden istifa edip, yeniden parti başkanı olmak ve o hedefine, parlamenter demokrasinin imkânlarını kullanarak ulaşmak istiyordu.)

Değerli okurlarımdan, yakın tarihimizden bugünkü durumu çağdaştıran bir örnek hatırlayanlar lütfen hatırlatsınlar. Ama sanıyorum, sadece bizde değil, zamanımızdaki tüm ‘demokratik ülkeler’de de, bu konuda bir ‘ilk’ yaşanıyor.