'Gecikme'yi biraz azaltsak

Nâzım Hikmet için, Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu bir karar aldı. Kararın ayrıntıları, dünkü Radikal'de Adnan Keskin'in haberinde vardı. Nâzım Hikmet'in vatandaşlıktan çıkarılmasını öngören, -1951 tarihli- Bakanlar Kurulu kararının uygulanmasına karşı, bir avukat dava açıyor.

Nâzım Hikmet için, Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu bir karar aldı. Kararın ayrıntıları, dünkü Radikal'de Adnan Keskin'in haberinde vardı. Nâzım Hikmet'in vatandaşlıktan çıkarılmasını öngören, -1951 tarihli- Bakanlar Kurulu kararının uygulanmasına karşı, bir avukat dava açıyor. Dosya, Danıştay 10'uncu Dairesi'nce inceleniyor. "Vatandaşlık şahsa bağlı bir haktır. Konuyla ilgisi olmayan kişiler o konuda dava açamaz" deniliyor. Dava 'esas'a geçilmeksizin 'ehliyet' yönünden reddediliyor.
Davayı açan avukat Kemal İnebolu, buna itiraz edince, Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu, itirazı kabul ediyor. "Bu konuda herkes dava açabilir" diyor. 10'uncu Daire'nin, kararı esastan görüşmesi gerektiğini belirtiyor. Gerekçe olarak da, özetle, şöyle diyor:
''Nâzım Hikmet Ran, Türk dünyasının ve 20. yüzyıl dünya edebiyatının en büyük şairlerindendir. Türk ve Doğu halklarının şiirini etkilemiş, şiirde yeni yollar açmış, geçmiş ve gelecek yüzyılların ebediyen yaşayacak klasiği olmuştur."
Bu cümlelere kimse itiraz etmedi. Çünkü bunlar gerçeğin ifadesiydi. Bu gerçeği, onun görüşlerine en karşı olanlar bile, sonradan ondan şiirler okuyarak kabul etmişti. Rahmetli MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş dahil...
Ama iş o noktaya gelene kadar, ne kadar zaman geçmişti, hatırlayalım:
* * *
Nâzım Hikmet, 1938'de, o inanılmaz 'donanma davasında' 28 yıl hapse mahkûm edildiği zaman, ona 'vatan haini' diyenler çoktu.
Cezanın yaklaşık 13 yılını çekti. 1950'deki Genel Af Kanunu kapsamına girmesi gerekirken, bunu önlemek için kampanyalar açıldı. Kanuna komünistleri af dışında tutmak için istisna maddeleri konuldu. Ama onlar da yetmedi. Nâzım Hikmet için özel bir istisna maddesi daha eklenmek istendi.
Bunda ısrar eden milletvekillerinin konuşmaları Meclis tutanaklarındadır. Aralarında, Ahmet Gürkan adında bir DP'li milletvekili vardı. Şöyle sözler söylüyordu.
"Nâzım Hikmet'i müdafaa edenler, gelsinler, müdafaa etsinler. Moskofizimden söz ediyorum. (...) Eğer bu uğursuz kızıl kuduz Türk Milleti'ni ısırmak için hırlarken onun ağzından çıkan salyaları yalayanları elbette tecziye edeceğiz. (cezalandıracağız)."
Bir de Şevket Mocan vardı... Onun talebi daha da şiddetliydi. Şöyle diyordu:
"Ben komünisti siyasi mahkûm telakki etmiyorum. Komünist bence hain-i vatandır (vatan hainidir). Hükümet, bu af kanunuyla beraber bir satırlık 'Komünist hain-i vatandır. Cezası idamdır' diye sarih (açık) ve bir kanunla buraya gelmeliydi"
Bu kampanyayı açanlar az daha başarılı olacaklardı. Aralarında -hükümette o sıradaki Ulaştırma Bakanı- Tevfik İleri de vardı. O yolda verdikleri bir önergeyi kabul ettirdiler. Kanunun Nâzım Hikmet'in cezasıyla ilgili maddesini değiştirdiler. Fakat yanlış bir hesap yapmışlar, kanunun bir başka maddesindeki genel hükmü atlamışlardı. Hapiste kaldığı sürenin çok olması dolayısıyla, o genel hükmün kapsamına Nâzım Hikmet de giriyordu. Şairin serbest bırakılmasından başka çare kalmadı.
Ama kampanyacılar, işin arkasını bırakmadılar. Hapishaneden çıkan şairi bu defa, yeniden askere aldırmak istediler. Deniz Harp Okulu'nda okuduğu için askerliğini yapmış sayıldığı halde...
Bunun sonucu şu oldu:
Sabahattin Ali'nin öldürülüşünün arkasından, kendisinin de başına bir şey getirileceği kaygısına kapılan Nâzım Hikmet, Türkiye'den kaçtı. Önce Romanya'ya, sonra Sovyetler Birliği'ne gitti.
Bu defa da, onu 'kaçtı' diye, daha da ağır suçlamalarla vatandaşlıktan çıkardılar.
* * *
Nâzım Hikmet 1963'te öldü. Hakkındaki suçlamalar, ölümünden sonra da sürdü.
Ölümünden beş yıl sonra 1968 yılında, Meclis'teki bütçe konuşmalarının tutanaklarından bir örnek:
O zamanki Adalet Partisi hükümetinin İçişleri Bakanı Faruk Sükan kürsüde... Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP'in) 15 kişilik grubunu 'komünistlik'le suçluyor. Grubun içinden TİP Milletvekili Çetin Altan bakana "Böyle konuşamazsınız" diye müdahale ediyor. Bundan sonrası, şöyle:
"İçişleri Bakanı FARUK SÜKAN (Devamla) Çetin Altan siz, Türk mahkemelerinin mahkûm ettiği...
-ÇETİN ALTAN (İstanbul) Evet...
İçişleri Bakanı FARUK SÜKAN (Devamla) Nâzım Hikmet'i milli şair, vatan şairi olarak gösterdiniz mi?
-ÇETİN ALTAN (İstanbul) En büyük şair idi Nâzım Hikmet. (AP sıralarından bağrışmalar, TİP sıralarına doğru konuşmalar.)
-BAŞKAN -Arkadaşlar, rica ederim, kavga çıkarmak için bahane arıyorlar. (TİP sıraları önünde dövüşmeler. TİP'lilerden de bağırarak AP'lilere karşı çıkışlar, yumruklaşmalar, bağırmalar ve bir karışıklık...)
(Başkan devamlı olarak kampana çalar)
-BAŞKAN -Celseyi tatil ediyorum."
Celsenin (oturumun) kapandığı sırada saat gece yarısından sonra 1.55'tir. Tutanaklardaki ifadesiyle 'Dövüşmeler', 'yumruklaşmalar' ve tutanaklara girmeyen 'tabanca çekme'ler, 'tabanca kabzasıyla vurma'lar, bir süre daha devam eder. Çetin Altan, arkadaşlarının üstüne kapanmasıyla saldırıları daha hafif atlatır. Yediği yumruklar ve tekmelerle vücudu yara bere içinde kalır, sağ gözünün görme yeteneği yüzde elli kaybolur. Ama, kendi deyimiyle 'postu ucuz kurtarır'. Onun üstüne kapananlardan TİP Milletvekili Yunus Koçak tabanca darbeleriyle yaralanır. Ortalık kan gölüne döner. Saldırılar, neden sonra, sağduyulu bazı milletvekillerinin gayretiyle durdurulabilir.
* * *
Hemen ertesi günkü tutanaklara da bir göz atalım. Önce ana muhalefet partisi CHP'nin Genel Başkanı İsmet İnönü söz alır. AP grubunun saldırganlıklarını kınar. AP hükümetinin Başbakanı Süleyman Demirel o görüşte değildir. Olaya bir 'ağır tahrik'in neden olduğunu anlatır. Şöyle:
"-... Bir üye buradan çıkıyor. Cumhuriyeti, onun temel dayanağı olan Türk Adliyesini, onun verdiği kararları, hepsini hiçe sayarak, Nâzım Hikmet büyük bir vatan şairidir, diyor. Bunun adına ne derler. Tahrik derler bunun adına... Ondan sonra hadise büyüyor. Böyle şeyleri yapmayın. Böyle şeyler bu Meclis'in havasına yakışmaz. Türk Parlamentosu'nun zabıtlarında geçen 45 sene içinde Nâzım Hikmet'e hain diyen yüzlerce sayfa bulursunuz, ama Türk Parlamentosu'nun zabıtlarına, esefle söyleyeyim ki, Nâzım Hikmet'i büyük bir vatan şairi diye tanıtan ilk cümle, dün akşam zabıtlara geçmiştir. (AP sıralarından 'Bravo' sesleri alkışlar.)"
Politikacılarımızdan büyük bir kısmının, Nâzım Hikmet'e bakış açısı, ölümünden beş yıl sonra da böyleydi.
Süleyman Demirel'in hesabı yanlış değildi. Meclis tutanaklarına bakıldığında, Nâzım Hikmet'i kınayan pek çok konuşmanın metnine rastlanabilirdi. Ama Meclis'te, ona 'büyük şair' diyebilen kimse çıkmamıştı.
Bunu diyen Çetin Altan'a da işte, Meclis çoğunluğu haddini bildirmişti. (Bu da yetmeyecekti.) Milletvekili iken dokunulmazlığı kaldırılan, tutuklanmaktan ancak Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla kurtulan Çetin Altan, daha sonra yazıları dolayısıyla cezalandırılıp hapse atılacaktı... Daha pek çok Türk yazarı gibi...
* * *
Ben 1960'lı yılların başlarında yurtdışında yaşadığım yıllarda, merak edip kitapçılarda, Türk edebiyatından çeviriler aradım. Birçok dile çevrilmiş tek şairimiz Nâzım Hikmet'ti. Ayrıca, adı tüm büyük ansiklopedilere geçmişti. Edebiyat, kültür ve sanat alanındaki tek Türk olarak...
Hikâyecilerimiz, romancılarımız arasında da sadece birkaçının çevirilerini bulabilmiştim. Biri Sabahattin Ali'ydi, biri Yaşar Kemal, öteki Aziz Nesin... Daha sonraları Çetin Altan'ın romanlarının da çevirilerini görmüştüm... Düşünüyorum da:
Nâzım Hikmet'i 13 yıl hapis yatırdıktan sonra kaçmaya zorlamış, sonra da vatandaşlıktan atmışız.
Sabahattin Ali, gene hapislerde yattıktan sonra, esrarengiz şekilde öldürülmüş...
Yaşar Kemal... Onun da yıllar süren hapishane deneyimi var. Ayrıca, konjonktüre göre her siyasal-toplumsal olayda şüpheli görülmüş... Bazılarında gözaltına alınmış.
Aziz Nesin, Markopaşa döneminin cezaevi müdavimi ve 6-7 Eylül olayı dahil, çeşitli olayların tutuklu sanığı olduktan sonra, Madımak'ta yakılmaktan güç kurtulmuş...
Çetin Altan'ın durumu da, işte anlattığım gibi...
Onlar, 1960'ların başlarında, eserleri yabancı dillere çevrilenlerden örnekler...
O örneklere, daha sonra başkaları da katıldı. Ama, şu genel kural fazla değişmedi:
Biz, yazarlarımızın, düşünürlerimizin değerini anlamakta, genellikle gecikiyoruz.
Onlara önce şüphe ile bakıyoruz. Sonra onları, şu veya bu düşüncesine (hatta yanlışlıkla söylediğini kendisinin bile kabul ettiği cümlelerine) bakarak, 'düşman' ilan ediyoruz. 'Vatan haini' ilan ediyoruz. Kanunlarımızı, onları cezalandırmak üzere yapıyor ve yorumluyoruz. O da yetmiyor, bazılarımız çıkıyor, onları dövmeyi, tekmelemeyi, hatta bazen öldürmeyi bile meşru görüyor. Bazen, 'yakarak öldürmeyi' bile...
Sonra, bir gün, görüyoruz ki, o 'vatan haini' dediğimiz kişiler, verdikleri eserlerle, vatanımızın adını dünya ölçüsünde yücelten en değerli insanlarımız arasındadır.
Gene de çok şükür diyelim. O gerçeği dünyanın görmesinden hayli sonra da olsa, nihayet biz de görüyoruz. Ama, bu konudaki 'gecikme' süremizi, artık kısaltmaya başlasak daha iyi olmaz mı?

Bir şair, iki yazar


Nazım Hikmet(13 yıl yattı), Sabahattin Ali (Öldürüldü), Aziz Nesin (Yakılacaktı)(soldan sağa).
Meclis'teki çatışma


Çetin Altan "En büyük şairdir." Faruk Sükan "Bunu nasıl dersin?", Süleyman Demirel "Bu bir tahriktir."(soldan sağa)