Gözler büyüklerde anahtar küçüklerde

<arabaslik>İki temel soru</arabaslik></br>Almanya'da iki soru öne çıktı: Nasıl bir koalisyon kurulacak? Şansölye Merkel mi, Schröder mi olacak? İki lider başbakanlıkta ısrarlı, yani büyük koalisyon gündemden çıkmış görünüyor.</br><arabaslik>Koalisyon yolları</arabaslik></br>Sol Parti dışlanmış halde. Merkel, Yeşiller'i ikna ederse bir CDU/CSU+Hür Demokrat+Yeşil ittifakı kurulur. Schröder Hür Demokratları ikna ederse SDP+ Yeşil+Hür Demokrat hükümeti olabilir.</br><arabaslik>Bir ihtimal daha var</arabaslik></br>Düğüm noktası da anahtar nitelikteki küçük partilerin, büyüklerden çok birbiriyle uyuşabilmesi. Gündemdeki son ihtimal de erken seçim.</br><arabaslik>Üç bilinmeyenli denklem</arabaslik></br>Alman siyasetçiler ikili koalisyonlara alışık. Sosyal Demokrat Schröder ve Hıristiyan Demokrat Merkel şimdi, ilk defa karşılaştıkları 'üçlü koalisyon' denklemini çözmeye çalışacak.</br><I>Fotoğraflar: Reuters</I>

Almanya'da "Nasıl bir koalisyon kurulacak?" sorusu da önemli ama, ona bağlı olan şu soru daha somut, daha önemli:
-"Kim başbakan olacak? Merkel mi? Schröder mi?"
'Büyük koalisyon' seçeneği, bu yüzden gündemden çıkmış sayılıyor. Çünkü iki lider de diyor ki:
-"Büyük koalisyona evet... Ama, ben başbakan olursam..."
Tabii, bunda anlaşmaları mümkün görünmüyor.
Sol Parti'nin desteğini almayı, Merkel gibi Schröder de reddettiğine göre, şimdilik şu ikili seçenek öne çıkıyor:
1- Merkel, bu seçimdeki 'müttefik'i Hür Demokratlara ek olarak, Yeşillerle görüşür. Onları Schröder'den ayırıp, kendi yanına geçmeye ikna eder. Bir 'Hıristiyan Demokrat + Hür Demokrat + Yeşil' ittifakı kurulur. Partilerin renkleriyle: 'Siyah + sarı + yeşil' ittifakı.
2- Schröder 'müttefik'i Yeşillere ek olarak Hür Demokratlarla görüşür. Onları Merkel'in yanından ayırıp, kendi yanına geçmeye ikna eder. Bir 'Sosyal Demokrat + Hür Demokrat + Yeşil' ittifakı kurulur. Renkleriyle: 'Kırmızı + sarı + yeşil' ittifakı.
Bu iki seçeneğin de 'anahtarı,' iki küçük partiden birinin saf değiştirmeye razı olması ve teklifini kabul ettiği büyük partiyle birlikte öteki küçük partiyle de anlaşabilmesi...
Küçük partilerin küçük partilerle anlaşmaları belki, büyük partilerle anlaşmalarından daha zor. Aralarında ideolojik açıdan da keskin görüş ayrılıkları var, siyasal açıdan da...
Meselâ, Yeşiller, 'çevre'yi korumaya çalışıyor.
Hür Demokratlar ise 'sanayi'nin çıkarlarını gözetiyor, çevreyi kirletebilecek önlemlerin savunuculuğunu yapıyor. Bu konuda, 'nükleer sanayi' projeleri başta olmak üzere, aralarında daha şimdiden birçok kavga konusu var.
Siyasi görevlerin paylaşımı açısından da anlaşamayacakları noktalar belli:
Meselâ; bir 'ikili koalisyon'da, 'küçük parti'nin başbakan yardımcılığıyla birlikte, dışişleri bakanlığını alması, Almanya'da gelenek halinde... Schröder'in dışişleri bakanı da Yeşillerin fiili lideri Joschka Fischer. Yeşiller saf değiştirip Merkel'in kabinesine girecek olsa, eski ortak Hür Demokrat lider Westerwelle, dışişleri bakanlığını ona bırakmaya razı olur mu?
Kaldı ki, o mevkinin Westerwelle'den de önce bir talibi var: Hıristiyan Demokratların Bavyera lideri Stoiber, Merkel'in başbakan adaylığını kabul ederken, bunun bedeli olarak ondan dışişleri bakanı olma vaadini almıştı.
Aynı şekilde: Merkel'in ortağı Westerwelle, onu bırakıp Schröder'in yanına geçecek olsa, Fischer 'in yerine dışişleri bakanı olmak istemez mi? Buna karşı Fischer ne yapar?...
Özetle: Alman siyasetçilerinin uzun zamandan beri alışık oldukları 'ikili koalisyon' yerine 'üçlü koalisyon' uygulanmasına geçmeleri kolay değil... 'Üçlü koalisyon' zorunluluğuyla çoktan beri ilk defa karşılaşıyorlar.
Ama, önlerindeki güçlükleri aşmaya mecburlar. Çünkü, aksi takdirde, önlerinde -daha önce belirtmiştik- 'yeniden seçim' ihtimali var.
Vakitleri bol...
Dresden'deki seçimin 2 Ekim'e ertelenmiş olması, partilerin koalisyon çalışmalarını biraz rahatlatıyor. Birbirleriyle görüşmek için önlerinde bol vakit olacak. Bu bol vakit onlara seçim öncesindeki tutumlarını aşama aşama esnetebilme imkânı da verecek.
Seçim öncesinde her vesileyle 'müttefik'lerine bağlılıklarını belirtiyorlardı. Hür Demokratların lideri Westerwelle, "Ben Angela Merkel'le yola çıktım. Onu bırakmam" diyordu. Yeşillerin baş adayı Fischer de, Schröder'le çok iyi anlaştıklarını vurguluyordu.
Seçim gecesi televizyondaki açık oturumda Hür Demokrat Westerwelle, aynı tutumunu aynı katılıkla tekrarladı. Yeşil Fischer, biraz daha esnek davrandı. Fakat, herhangi bir hükümete girme meraklısıymış gibi görünmedi.
Şimdi, anlaşılıyor ki, görüşmeler ilerledikçe, yeni yeni uzlaşma arayışları devreye girecek ve 'esnekleşme'ler daha da artacak...
Almanya'da haftalardır süren seçim kampanyasından artık bıkan kamuoyu da belli ki, o 'esnekleşme'leri destekleyecek...
Türkiye meselesi...
Bu seçimin Türkiye açısından en önemli sonucu, Angela Merkel ile Bavyera'daki kardeş partisinin lideri Edmund Stoiber'in hedeflerine varamamış olması...
O hedefe varsalardı, Hür Demokratlarla kuracakları koalisyonun dış politikasında 'Türkiye'nin AB üyeliğini engelleme'yi, amaçlarından biri haline getireceklerdi.
Stoiber, Türkiye konusunu, seçim kampanyasının baş konusu yapmıştı. Son günkü miting konuşmasında, "Türkiye'nin Avrupa üyeliğini isteyenler Schröder'i seçsin, Almanya'nın çıkarlarının savunulmasını isteyenler bizi seçsin..." diye bir formül ortaya atmıştı.
Seçimi bir 'Türkiye referandumu' gibi takdim etmeye kalkmıştı.
Hıristiyan Demokratlarla Hür Demokratların 'ikili koalisyon'unun suya düşmesi, Alman hükümetinin dış politikasında yoğun bir 'Türkiye karşıtlığı'nın yer bulmasını önledi. Hükümeti Merkel'in kurması halinde bile artık, Merkel-Stoiber ikilisinin, o konuda ısrar etmeyeceği tahmin ediliyor.
Bu tahmini güçlendiren bir olgu da, bu seçimde 'Türkiye karşıtlığı'nın tahmin edildiği ölçüde prim yapmadığının çok açık bir şekilde görülmüş olması...
Türkiye'ye karşı propagandadan en fazla etkilenmesi beklenen seçmen kitlesi Bavyera'daydı. Stoiber de, herhalde buna inanmış olmalı ki, seçim kampanyasında en fazla bu konuyu işliyordu. Ve çok da alkış alıyordu.
Oysa seçim sonuçlarına göre, Stoiber'in partisi Bavyera'da hiç beklemediği bir yenilgiye uğradı. Oy oranı, bir önceki seçimdeki oranın çok altına düştü.
Merkel'in bir hükümet kurması halinde de bu olgunun da göz önünde tutulması bekleniyor. Ama ayrıca, bir 'üçlü koalisyon'da Yeşillerin, bir 'büyük koalisyon'da da Sosyal Demokratların Türkiye karşıtlığına zaten izin vermeyecekleri muhakkak sayılıyor. Çünkü seçim kampanyalarındaki konuşmalarında, Türkiye'nin AB üyeliğini desteklemekte birbirlerinden geri kalmadılar.
Bir de şu gerçek var: Almanya'daki 600 bine yakın Türk seçmenin çok büyük bir kısmının Sosyal Demokratlara ve Yeşillere oy verdiği, herkes tarafından biliniyor.
Fakat hâl böyleyken, Türkiye'ye ve Türklere fazla sempatik bakmadıklarını belli eden yazarlar, karikatüristler de eksik değil.
Bu sütunlarda yayımlanan karikatür de, dünkü 'Frankfurter Allgemeinen Zeitung'un Frankfurt dışındaki ilk baskılarında yayımlandı. (Son baskılarından nedense çıkarıldı.)
***
Evet, Almanya'da seçimlerden sonraki yeni hükümetin kurulması uzun süreceğe benziyor.
O konudaki gelişmeleri, ben artık Türkiye'den izleyeceğim. Tabii, biraz da başka konular üzerine yazacağım. Bir iki gün sonra yeniden buluşmak üzere, değerli okuyucularıma en iyi dileklerimi sunarım.



Portre: Guido Westerwelle
Guido Westerwelle liderliğindeki Hür Demokrat Parti (FDP) dünkü seçimlerden üçüncü parti olarak çıktı. Bugün 44 yaşındaki Westerwelle, oylarını en çok artıran lider oldu. Partinin son genel seçimdeki oy oranı yüzde 7.4 'tü. Bu seçimde 9.8'e çıktı. Sol Parti-PDS'nin de oy oranı önemli ölçüde arttı. Fakat Sol Parti-PDS oylarının, gerek Sol Parti çatısı altındaki birleşmeden, gerekse SDP'den gelen oylar sayesinde arttığı bir gerçek. Bu nedenle Westerwelle'nin partisinin oylarındaki artış daha dikkat çekici.
Hür Demokratlar, 9.8 oy oranıyla Parlamento'da 61 sandalye kazandılar. Oysa seçim günü yayımlanan anketlerde bile, Hür Demokratların oyları 6-7 civarında görülüyordu. Westerwelle, bu sonuçla, seçim sonrası koalisyon arayışlarının da en kilit ismi oldu.
***
Westerwelle'nin lideri olduğu FDP, orta ve üst sınıftan gelen liberal görüşlü Protestanlar tarafından kurulmuş bir parti. Savaş sonrası dönemde parti, Alman genel seçimlerinde ortalama yüzde 5.8 ile 12.8 arasında oy alıyordu. Böylece bu oy oranlarıyla bazen CDU'nun bazen de SPD'nin kurduğu koalisyon hükümetlerine katılma şansı buluyordu.
1982'den sonra parti giderek daha sağ tarafa kaydı. Bu tarihten itibaren yapılan bütün seçim kampanyalarında, kendisini, Hıristiyan Demokratların yandaşı olarak tanımlamaya başladı. Bu nedenle, parti içindeki sosyal-liberal kesimlerden bir kısmı partiyi terk etti.
Westerwelle 2001 yılında partinin imajını değiştirmek için çok çaba harcadı. Partiye genç, dinamik ve değişimden yana bir görünüm kazandırmaya çalıştı. Dünkü seçimde görüldüğü gibi bunu başardı.
Westerwelle, en yakın ortağı olarak Hıristiyan Demokratları görüyor. Seçim kampanyasında ve dünkü seçim sonrasında da, Hıristiyanlarla koalisyon kurmayı istediğini sık sık tekrarladı. FDP'nin Hıristiyanlarla kuracağı bir koalisyonda, onların gerekli reformları yapmalarını hızlandıracaklarını belirtti.
Westerwelle Alman iş çevreleriyle yakın ilişkileri olan bir politikacı... Serbest piyasa ekonomisinin koyu bir taraftarı. Hükümetin sosyal harcamalarının neoliberal politikalar doğrultusunda azaltılmasından yana. Vergilerde de radikal kesintiler öneriyor.
Bu nedenle, parti, bazı kesimler arasında "işini bilenlerin partisi" ve "fakirlere karşı parti" gibi bir imaja sahip. Fakat, liberal anlamdaki sivil özgürlüklere hassasiyet gösteriyor.
Türkiye konusunda ise, Türkiye'nin AB'ye hazır olmadığını savunuyor. Güney Kıbrıs'ı tanımasını istiyor. 3 Ekim'de başlayacak müzakerelerin ucunun açık olmasından yana...
Westerwelle'nin özel hayatı da Almanya'da çok konuşuluyor. Hür Demokrat lider, eşcinsel olduğunu gizlemiyor.
***
Hür Demokrat Parti liderinin yaşamöyküsünün özeti ise şöyle: Westerwelle 1961'de doğdu. Hukuk öğrenimini bitirdikten sonra, Bonn'da avukatlık yapmaya başladı. Hukuk alanında doktora derecesi aldı.
Genç lider, siyasete üniversite öğrencisiyken atıldı. 1980'de Hür Demokrat Parti'ye katıldı. 1994'te partinin genel sekreterliğinde bulundu. 1996 seçimlerinde Alman Parlamentosu'na seçildi. Üç yıl önceki seçimlerde
ise, partisi onu başbakan adayı olarak gösterdi.
2001'de Westerwelle parti başkanlığına geldikten sonra, parti canlılık kazandı. Hür Demokratların genel seçimlerdeki oy oranı da istikrarlı bir şekilde arttı.