Güçbirliği hemen şimdi

Muhalefet partilerinin güçbirliği yapmadan seçime gitmeleri kumar oynamak gibidir.

Seçim öncesindeki güçbirliği çağrılarından sonuç alınabilecek mi? Yani, merkez sağdaki ve merkez soldaki partilerin seçimlerde 'ortak liste' çıkarmaları için yapılan çağrılarından?..
Çağrılar, zaten çok uzun süreden beri, kamuoyunun her kesiminden geliyordu. Bu defa, Ankara ve Çağlayan mitinglerinden sonra güncelleşti, somutlaştı. Ve buna uyulmasının ne kadar önemli olduğu kitlelerden yükselen bir 'haykırış' halinde vurgulandı.
'Matematik gerçek' ortada:
Başta yüzde 10 baraj olmak üzere, daha birçok faktörün etkisi altında, seçim sonrasındaki yeni Meclis'in tablosu, bugünküne benzer bir şekilde oluşabilir.
AKP, oy kaybına uğrasa bile, barajın cilvesiyle, yeniden iktidara gelebilir. Cumhurbaşkanı seçimini de, Meclis'te yarın başlayacak 'tur'lar sürecinde halledememişse, seçimden sonra halledebilir. (Bunu bugün hâlâ bilmiyoruz, AKP'lilerin, bazı milletvekillerini 'ikna etme' yolundaki çabalarının 'sessiz ve derinden' devam ettiğine dair haberler var. Ama o çabalar sonuç vermese bile, benzeri bir sonuç, seçimden sonra alınabilir.)
Çünkü bir genel seçimden hemen sonra hükümet kurabilecek bir çoğunluk kazanan bir iktidar partisinin, o 'taze kuvvet'iyle Cumhurbaşkanını seçmesini önlemek, bugünkünden daha da güç olabilir.
* * *
AKP'nin yeni seçimde de iktidara gelmesi, ihtimali zayıf mıdır? AKP beş yıla yaklaşan iktidarı zamanında hiç yıpranmamış mıdır?
Yıpranmış olmasını gerektiren nedenler çok... Bunlar onu oy kaybına uğratabilir. Ama, herkesin bildiği ve ancak pek az kişinin dile getirdiği bir gerçek var:
Bugün muhalefetteki partilerin 'yüzde 10 barajı' karşısında bugünkü bölünmüşlükleriyle seçime girmeleri, -hep hatırlatmaya çalıştığımız gibi- 'kumar oynamak' gibidir.
Tabii, 2002 seçiminde oyları dolayısıyla bu 'kumar'ı kazanma şanslarının yüksek olduğunu düşünen partiler var. Merkez solda da, merkez sağda da var. Biri, 2002 seçiminde tek muhalefet partisi olarak Meclis'e giren CHP... Yüzde 19.4 oranında da oy almış. 'O oyu gene alırım. Hatta arttırırım' hesabı yapabilir.
Öteki, yüzde 9.5 oranla, barajın sınırına kadar yükselen DYP. O sınırı aşamamış ama 'Artık bu defa aşarım' diye düşünebilir'.
MHP de yüzde 8.4 oyuyla ve 'yükselen milliyetçilik' havasının en başta kendisine yaradığını gözönünde tutarak, 'Barajı asıl ben aşarım' özgüvenine ulaşmış olabilir.
O özgüvenli partiler kendi açılarından -asıl sorumluluğu seçmenlerin sırtına yükleyerek- diyebilirler ki:
"Seçmen de artık bu kadar tecrübe kazandı. Baksın, partilerden hangisinin barajı geçme ihtimalinin fazla olduğuna... Seçimini onlar arasında yapsın."
Yani: 'Öztürkçe'deki anlamıyla: 'Oyunu bana versin.'
* * *
Peki, 'oyunu sana versin' de, senin 2002 seçimindeki oy oranının yerinde durduğunu veya daha da arttığını nereden bilsin? Gerçi anketler yapılıyor ama, politikacılarımızın çoğu onlardan, sadece kendi partilerini -hem de açık farkla- önde gösterenlerin 'doğru' olduğunu kabul ediyor. Ötekiler için 'Kasıtlı yapılmış, bizi kötü göstermek için yapılmış' diyor. Hatta bu konuda daha da gelişmiş komplo teorileri de üretilebiliyor:
'ABD ile AB bir araya gelip ülkemizdeki yerli işbirlikçileriyle birlikte düzenlediler o anketleri..' gibi...
Seçmen, 'hangi parti ötekinden daha güçlü?' sorusuna cevap ararken ne yapsın? O soruya verilen biribirinin tamamen zıddı cevaplar arasında, hangi partinin hangi politikacısına ve hangi kurumun hangi anketine inansın?.
"Seçmen artık tecrübe kazandı. Ona göre oy versin" diyen politikacılar unutmasınlar. Seçmenin kazandığı tecrübelerden biri de şu: Kendisine 'En güçlü benim' diyen partilerin iddiası, çoğu zaman doğru çıkmıyor.
* * *
Özetle: Yüzde 10 barajlı ve ittifak yasaklı bu seçim sistemiyle yapılacak bu seçimi 'kumar' olmaktan çıkarıp, seçmenleri de rahatlatmanın ve 'temsilde adalet ve yönetimde istikrar' ilkelerine uygun bir 'normal sonuç'a ulaşmanın bir tek yolu var:
'Merkez sağ'daki ve 'merkez sol'daki partilerin 'samimiyetle' bir araya gelip seçime 'güçbirliği' yaparak girmeleri:
Bunun somut yolu belli:
Sağda DYP, ANAP ve aynı çizgiye yakın diğer partiler, kuruluşlar, kişiler;
Solda CHP, DSP, SHP, 10 Aralık Platformu ve onlara yakın diğer kuruluş ve kişiler, hızla harekete geçmelidir. O 'güçbirliği'ni gerçekleştirecek bir süreci hemen başlatmalıdır.
* * *
Tabii, şu çok önemli. Aralarında, kendilerini ötekilerden daha kuvvetli hisseden partiler, seçim takviminin ilan edilip karar vaktinin azalmasını istismar etmemelidirler.
O vakit azlığını, öteki partilerden veya hareketlerden bazısını sıkıştırıp teslim almak için, bazısını da dışlayıp kendi başlarına bırakmak için bir 'baskı unsuru' olarak kullanmamalıdırlar.
Yani, ben kamuoyu önünde, onlardan biriyle birleşmek 'istiyormuş gibi' sözler söyleyeyim. Bu bir 'çağrı gibi' anlaşılsın. Ama gerçekte, öyle şartlar koşayım ki kabul etmeleri mümkün olmasın. Ben de kamuoyuna 'Kabahat bende değil. Ben onlara teklif ettim, reddettiler' diyeyim.
Seçmene de 'Hadi bakayım. Artık bana oy vermekten başka çaren yok. Yoksa oylar dağılacak, AKP kazanacak' diyeyim.
Böyle şeyler yapmasınlar. Çünkü, seçmen, bu konuda da hayli 'tecrübe' kazandı. Bu gibi 'taktik' gösterilerin altındaki gerçekleri görüyor. Ve televizyonlarda izlediği 'çağrı'ların ne ölçüde samimi olduğunu ölçebiliyor.
O seçmeni eski taktiklerle oyalayarak, "Ne yapalım. Ben istedim olmadı. Artık bana oy vermeye mecbursun" kıskacına almak, her zaman istenilen sonucu vermeyebilir.
* * *
Kaldı ki, patiler için, varılmak istenilen sonuç nedir?
Yüzde 10 barajını aşıp Meclis'e şu veya bu sayıda milletvekili sokmak mı?
"Hükümete girmesem de olur. Meclis'e girerim. Hükümeti eleştirir, muhalefet görevini yaparım" diye kendini avutmak mı?
Yoksa, Meclis'e giren partiler arasında birinciliği kazanıp, başbakanı çıkararak hükümeti kurmak ve ülkeyi öteki partilerden çok daha başarılı bir şekilde yönetmek mi?
Büyük parti olma iddiasındaki partilerin ana hedefi o değil midir?
Kaldı ki, sorun, sadece şu veya bu partinin 'parti içi meselesi' değil. Tüm ülkenin meselesi.
Ülkemizde, bugükü hükümetin değişmesini isteyen on milyonlarca seçmen var.
Bugünkü toplam seçmen sayımız 43 milyon. AKP'nin 2002'deki oy oranına göre, o zamanki seçmenlerin dört kişisinden sadece bir kişisi AKP'ye oy vermiş... Bugün bu oran ne şekilde değişirse değişsin, 10 milyonlarca kişinin oy vermediği o partinin, bugünkü seçim sisteminin sonucu olarak, gene çok büyük bir çoğunlukla Meclis'e girmesinin 'mümkün' olduğu gerçeği değişmiyor.
Bugünkü muhalefet partilerimizden bazıları, önümüzdeki seçimde de muhalefette kalmayı önceden kabul ederek, sadece 'barajı geçip' Meclis'e girmeyi hedefleseler bile, o 10 milyonlarca seçmenin dileğinin başka olduğunu görmelidirler.
Onlar, iktidarın değişmesini istiyorlar. Siyasi partilere de onu başarmaları için oy vermek istiyorlar. Partilerimiz onlara bunun -en azından- umudunu vermek için ellerinden geleni yapmalıdır. Yüzde 10 barajının şart haline getirdiği güçbirliğini gerçekleştirip, seçmen karşısına, Türkiye'yi barış içinde, gerçek bir kalkınma sürecine sokacak ortak programlarla çıkmalıdır.


DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ile ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu arasındaki 'sağda güçbirliği' görüşmeleri, soldakinden daha ileri bir noktaya geldi. Gerçi 'tam anlaşma', bu yazının baskıya verildiği saate kadar açıklanmadı. Ama öyle bir açıklamanın yapılması ihtimali kuvvetli.
'Solda' ise henüz umut verici bir gelişme yok. CHP'nin DSP'ye yaptığı çağrı tartışılıyor. İki parti arasında bir görüşme süreci başlamadı. Baykal ve Sezer birbirleriyle basın yoluyla haberleşiyorlar.