"Hakaret-âmiz beyanat" (Hakaret içeren demeçler)

2014'te karşı karşıya kaldığımız büyük bir sorunun 2015'te de devam edeceği anlaşılıyor.

Bugün gene o konuya değineceğim. Çünkü ekranlardaki yeni yıl konuşmalarından da belli: O konu, 2015 yılında da gündemin ilk sıralarında kalmaya devam edecek. Özeti şu:

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak çoğumuz, şöyle bir sorun karşısındayız: Bir Cumhurbaşkanımız var: Sayın Recep Tayyip Erdoğan... Hemen her gün bir kısmımıza hakaret yağdırıyor. O hakaretler karşısında ne yapabiliriz?..

O hakaretlere kimimiz, mensup olduğu mesleki veya siyasal gruplar dolayısıyla hedef oluyor, kimimiz katıldığı toplumsal etkinlikler dolayısıyla...

Mesela ben, basın mensubuyum. Sayın Cumhurbaşkanı bir gün basına herhangi bir nedenle tepki göstermek istemişse, ‘onlar’, ‘bunlar’ diye söze başlayıp, o anda aklına gelen ne kadar hücum sözcüğü varsa hepsini basın için sıralıyor. O sözcükler arasında da ‘yalancılık’, ‘iftiracılık’ dahil –Osmanlıcasıyla ‘hakaret-âmiz’ sınıfına giren- çeşit çeşit sözcükler yer alabiliyor...

Erdoğan’ın şu sıralarda çok sık kullandığı ‘vatan haini’ sözcüğü onlardan biri. Basın mensubu olarak o sözün de hedefi haline gelebiliyorsunuz.

Buna karşı ne yapılabilir?.. Tabii –basın mensubu olmayı hayli uzun zamandan beri sürdüren- bir kıdemli gazeteci olarak bunları işittikçe, benim aklımdan geçen çok şey var. Ama onları yazıp söyleyemiyorum. Buna hem Cumhurbaşkanlığı makamına duyduğum saygı müsait değil, hem de ceza kanunumuzdaki bu konuyla ilgili maddeler...

O sözleri herhangi bir başka kimse söylese, ona aynen mukabele edebileceğim gibi, onun hakkında suç duyurusunda da bulunabilirim, hakaret davası da açabilirim.

Veya kişisel dava açmak bir yana, gazeteci olarak üyesi olduğum basın kuruluşları var. Gazeteciler Cemiyetleri, Gazeteciler Sendikaları, Basın Konseyi... Onlar, temsil ettikleri mesleği ve o mesleğin mensuplarını hakaretten korumak için açabilirler öyle bir davayı... Ve kazanabilirler.

Cumhurbaşkanı hakkında ise herhangi bir dava açmak kolay değil. Anayasamıza göre Cumhurbaşkanı, kararları ve işlemleri dolayısıyla sorumlu tutulamıyor.

Gerçi hukukçuların bir kısmı, Anayasa’daki o ilkenin özel hukuk alanında açılacak hakaret davalarını kapsamadığını belirtiyor. Yani, Cumhurbaşkanı’na karşı özel hukuk yoluyla hakaret davası açma imkânının var olduğunu hatırlatıyorlar. Ama birçoğu da o imkânın pratikte işleyemeyeceğinin örneklerini de veriyorlar.

O açıdan bu konuda hukuk yoluyla sonuç alınması ihtimali çok zayıf.

***

Basını bırakıp öteki gruplara bakalım: Cumhurbaşkanı’nın, haklarında ağır sözler söylediği mesleki veya siyasi veya toplumsal gruplar saymakla bitmez. Onlardan herhangi birinin mensupları veya temsilcileri, ne yapabilirler o ağır sözlere karşı, kendilerini ve/veya gruplarını korumak için?..

Mesela siyasi partiler? İktidar partisi AKP’nin dışındaki tüm siyasi partiler, çoktandır o sözlerin ve suçlamaların muhatabıdır. Meclis içindekiler... CHP, MHP, HDP ve -Meclis üyelerince kurulan- yeni partiler... Ve Meclis dışındakiler... Hemen hemen hepsi aynı durumdadır.

Çoğuna yöneltilen ithamlardan biri, Gülen hareketinin ‘suç ortağı’ oldukları iddiasıdır. Gülen hareketi, malûm, ‘vatan hainliği’nin yanı sıra, hükümeti devirmek için darbe yapmaya teşebbüs etmek suçuyla itham ediliyor. ‘Hareket’in mensuplarına söylenen sözlerin haddi hesabı yok. Bulundukları yerlerin ‘in’ diye adlandırılması, yani kendileri hakkında ‘küfür’ niyetine kullanılan benzetmeler yapılması dahil...

Meclis içindeki ve dışındaki muhalif partilerin çoğu da, o hareketin ‘suç ortağı’ olarak, o hakaretlerden paylarını alıyor. ‘Vatan haini’ ithamı dahil...

***

Tabii, ‘suç ortakları’ arasında, gezi hareketlerine katılanlar ilk sıralarda yer alıyor. O gençleri destekleyen vatandaşlar, onlara acil yardımda bulunan doktorlar, hemşireler, o yardıma müsaade eden otel sahipleri, müdürleri, garsonları, valeleri... O arada, o gençlere sempati gösteren Beşiktaş kulübünün -Çarşı Grubu- başta olmak üzere tüm taraftarları...

O gruplar, Cumhurbaşkanı’nın her fırsatta suçlamayı adet haline getirdiği topluluklardan sadece bir kısmıdır. Onlara, gününe ve güncelliklerine göre sık sık başka gruplar eklenir. Gün olur öğrenciler, öğretmenler, gün olur -‘monşer’ler diye anılan- diplomatlar... Bazen Türkiye’nin geçmişteki siyasetçileri, idarecileri, bazen bugünkü siyasetçileri ve idarecileri... Veya ekonomistleri, iş adamları, bankacıları, Merkez Bankacıları...

Daha önce de belirttim, Erdoğan’ın ‘onlar’, ‘bunlar’ diye hedef haline getirdiği insanlar, toplam olarak Türkiye nüfusunun çok büyük bir kısmını oluştururlar. Ayrıca, aralarına Cumhurbaşkanı’nın takdiriyle sık sık başka gruplar da eklenir. Hepsini hatırlayıp saymak güç...

Hürriyet’in 1 Ocak 2015 günü yayınlanmaya başladığı ‘Makara’ ekinde Latif Demirci’nin 2014’teki karikatürlerinden bazıları yayınlandı. Biri, Erdoğan’ın Türkiye’nin vatandaşlarını ‘biz’ ve ‘onlar’ diye iki ayrı gruba ayırışının özeti gibiydi.

 


Ama geçen yılın son haftası içinde Erdoğan onlara yeni bir ‘vatan haini’ grubu ekledi ki, o grubu hatırlamak değil, unutmak güç: Doğum kontrolü yapmış veya yapılmasını onaylamış olanlar...

Erdoğan, şahidi olduğu bir nikâh töreni sonunda genç evlileri kutlama konuşması yaparken, onlara çok çocuklu olmalarını tavsiye etti. Bu her zaman yaptığı iş. Ona çoktandır alışıldı. Ama bunun arkasından öyle bir ithamda bulundu ki, bunun kapsamına giren vatandaşların sayısını hesap etmek mümkün değil.

Konu, devletin, sivil toplum kuruluşlarının da katkılarıyla yıllar boyunca bir sosyal politika halinde uyguladığı, ‘aile planlaması’nı teşvik önlemleridir. Bu, geçenlerde Taha Akyol’un da ulusal ve uluslararası örneklerle belirttiği gibi, her ülkenin belirli koşullar altında gerekli görebileceği uygulamalar arasındadır.

Erdoğan ise bu uygulamaları ani bir kararla ‘ihanet’ diye suçladı. Dedi ki:

“Bu ülkede yıllarca bir doğum kontrolü ihaneti yaptılar ve neslimizi kurutma yoluna gittiler.”

***

Erdoğan’ın ‘yaptılar’, ‘yoluna gittiler’ diye ‘ihanet’le suçladığı insanlar, kendisinin yakın bir zamana kadar başında bulunduğu hükümetlerin Sağlık Bakanları da dahil olmak üzere, o amaçla alınan önlemleri organize eden, o önlemlerin uygulanmasına katkıda bulunan on binlerce görevli ve gönüllüdür. Aynı zamanda da, o önlemleri, kendi iradeleriyle, gönüllü olarak uygulayan milyonlarca insandır.

O uygulamanın amacının da ‘ihanet’le falan ilgisi yoktur. Adından da anlaşılacağı gibi o amaç, çocuk sahibi olmak isteyenlerin, bunun zamanını, kendi yaşam olanaklarına göre düzenleyebilmelerine imkân vermektir.

Dünyanın belirli yerlerindeki -çok bağnaz yönetimler altındaki toplumların dışında kalan- her toplumda, nüfus planlaması imkânları kullanılıyor. Çünkü, o planlamanın yapılmadığı hallerdeki nüfus patlamalarının birçok ülkede yol açtığı felaketler biliniyor.

Tabii, nüfus veya aile planlaması, sadece nüfus patlamalarını önlemek için değil, nüfusun aşırı derecede azalması halinde de önemli. O takdirde, nüfusun artışını sağlamayı hedefleyen nüfus planlaması önlemleri, devletlerce de teşvik ediliyor.

Yani, nüfus artışının azalması gibi, çoğalması da gene o konudaki sağlık politikalarının konusu olabiliyor.

Ama biz bu yazının konusuna dönelim: Erdoğan’ın bu son ‘ihanet’ suçlamasıyla birlikte hücum hedefi haline soktuğu bu yeni vatandaş kesimlerimiz, kendilerini o suçlamalara karşı nasıl savunabilecek?..

Bu konunun da, ‘hakaret-âmiz sözler’le ilgili genel sorunun alt başlıklarından biri olarak, ilgili herkes tarafından –hukuki, siyasi, sosyolojik, psikolojik yönleri dahil- her yönüyle ele alınıp tartışılması gerekiyor.

***

Özetle: Yazı başlığındaki ifadeyle ‘hakaret-âmiz beyanat’ konusu, hepimizi 2015 yılında da çeşitli yönleriyle meşgul etmeye devam edecek. Bunun en belirgin göstergesi, Cumhurbaşkanı’nın ‘yeni yılı kutlama’ konuşmasındaki ifadeleri... Hürriyet’te Mehmet Yılmaz, canlı yayından dinlerken, konuşmanın içinde kaç tane hakaret sözü var sayayım demiş. Sonra sıkılmış vazgeçmiş... Şöyle bir özet yapmakla yetinmiş:

“Aynı kavgacı üslûp, elindeki kâğıtların arasında bile düşman saklandığını zanneden bir zihniyet. (...) Hem ‘dünyada söz sahibi bir ülke’den söz ediyor. Ama bu öyle bir ülke ki, hangi taşı kaldırsan, altından hain çıkıyor. Karanlık odaklar cirit atıyor, karanlık eller bir şeyler bıraktırıyor.”

***

Not: Bir de şöyle bir olay karşısındayız: Cumhurbaşkanımız, aklına gelen herkese karşı her istediği ‘hakaret-âmiz’ sözleri sarfedebilirken ve o sözlerin hedefi olanların onlara cevap vermesi mümkün değilken, 16 yaşındaki bir çocuk, ‘Cumhurbaşkanına hakaret etti’ iddiasıyla tutuklandı. Gerçi, bu büyük yanlış, ‘tutuklu’luğun kaldırılması kararıyla, düzeltildi. Ama bundan sonraki benzeri olaylarda, benzeri yanlışların yapılmayacağının garantisi yok. O konunun da, hukuk açısından ele alınması gerekiyor.