Hasta tutuklular sorunu...

Eğer geçen defaki öneri kabul edilseydi, bu sorun çözülmüş olacaktı. Ama o öneriyi muhalefet vermişti. İktidar grubu bunu görüşmeye bile razı olmadı..

Hürriyet yazarı Sedat Ergin, gene çok değerli bir gazetecilik çalışması yaptı. (Gene diyorum, çünkü bunu hep yapıyor.) Bu defa Silivri sanıklarından İnönü Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun sağlık durumuyla ilgili belgeleri inceledi. Birbirini izleyen iki yazıda, kronolojik olarak anlattı. (Hürriyet-12 Şubat ve 13 Şubat 2013).

Birinci yazısının başlığı şöyleydi:

“İnsaf ölçüleri yitirildiğinde...”

İkinci yazısı da, şu saptamayla bitiyordu:

“Profesör Hilmioğlu’na birçok düzlemde yapılan muamele, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır’ şeklindeki ikinci maddesinin açık bir ihlalidir.”

İlk başlıkla son saptama arasında neler olduğunu, ayrıntılarıyla öğrenmek için Ergin’in yazılarını internetten bulup okumakta fayda var.
Burada kısa bir özet yapmaya çalışayım:

Hilmioğlu, 13 Nisan 2009’da tutuklanmasından sonra, yüz felci geçiriyor. Haseki Hastanesi’nde verilen ilaçlar karaciğer enzimlerini 8-10 kat artırınca Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Hepatoloji Bölümü’nde yatırılıyor. Orada hakkında verilen raporlarda, ‘tutukluluğunun devamı, hayatı için kesin bir tehlike teşkil eder’ deniliyor. Ama bu, 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi için yeterli olmuyor. Mahkeme konuyu Adli Tıp Kurumu’na havale ediyor.

Kurul, iki ayda bir takibi yapılarak ‘hapishanede kontrol altında kalmasına engel bir durum olmadığı’ yolunda karar veriyor. Cerrahpaşa’dan verilen bir rapor, bu defa ‘karaciğer kanseri’ oluşumunun emarelerini tespit ediyor. Fakat bu da, onun yeniden Silivri Cezaevi’ne naklini engellemiyor.

Sonra, onun büyük bir acıyla karşılaşması... 22 yaşındaki oğlu Emir’i trafik kazasında kaybetmesi... Ve sağlık durumunun daha da kötüleşmesi... Eski sorunların üstüne şeker ve böbrek hastalıklarının eklenmesi. Ayrıca ‘yemek borusunda ölümcül kanamalara yol açabilen varis’ oluşması..

* * *

Özetle: Sedat Ergin’in tespitleriyle Hilmioğlu’nun durumu:

1) Siroz hastası, 2) Karaciğer kanseri başlangıcı, 3) Kronik böbrek sorunu, 4) Şeker hastası, 5) Yemek borusundaki ölümcül varisler, 6) Oğlunun ölümünden sonraki depresyon hali...

Evet, kendi de -gastroentroloji dalında- tıp profesörü olan Fatih Hilmioğlu, bu hastalıklarıyla birlikte, Silivri Cezaevi’nde tutuklu... Ve davasına bakan 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi hâkimleri, avukatının, yıllardan beri yaptığı tahliye taleplerini reddetmeye devam ediyor.

Hangi gerekçeyle?..

Evrensel hukukun kurallarında da, bizim, Ceza Muhakemesi Kanunumuzda da, tutukluluk halinin hangi hallerde gerekli olduğu belli:

Tutuklunun ‘kaçması’ ve/veya ‘delilleri karartması’ ihtimali var olacak. (Var olduğunun dayanakları da bulunacak.)

O ihtimalin var olup olmadığını takdir etme yetkisi de mahkemede...

Peki, mahkeme, sağlık durumu Sedat Ergin’in hastane raporlarına dayanarak saptadığı gibi olan Fatih Hilmioğlu’nun ‘kaçması’ veya ‘delilleri karartması’ ihtimalinin var olduğunu neye dayanarak öne sürebiliyor?

Serbest bırakılırsa, nereye, nasıl kaçabilecek Hilmioğlu? Hangi ‘delil’i (hele dört yıl geçtikten sonra hâlâ bulunamamış olan bir delil varsa, o delili nasıl karartabilecek?..)

Kaldı ki, sanıkların serbest kalması halinde, onların özgürlüklerine bazı sınırlamalar konulması da mümkün... Emniyeti bilgilendirme zorunluluğu, yurtdışına çıkma yasağı gibi... Mahkeme heyeti hâkimleri, Hilmioğlu gibi sanıkların kaçmaları ve delil karartmaları ihtimalini var saymaya, her şeye rağmen devam ediyorlarsa, gene de tahliye kararı verip, o önlemleri de alabilirler.

Ama hayır, bu ‘özel yetkili mahkeme’ yargılamaları öyle bir yola girmiş ki, Hilmioğlu’nun koşulları altındaki sanıkların bile tahliyeleri, ancak 9 saatlik bir ameliyata yatmalarından sonra mümkün oluyor. Ve sanıklar tahliye edildiklerini, ancak yoğun bakıma alınıp anesteziden uyandıkları zaman öğrenebiliyor. Orgeneral Ergin Saygun’un durumunda olduğu gibi...

* * *

İşin ilginç yanı, böyle bir uygulamanın artık -bir zamanlar ‘Ben bu davanın savcısıyım’ diyen- Başbakan RecepTayyip Erdoğan da dahil, herkes tarafından eleştiriliyor olması...

Bu, tabii, olumlu bir gelişme... Ama, anlaşılıyor ki, bunun ‘özel yetkili mahkemeler’in uygulamalarına yansıması için yeni yasa değişikliklerine ihtiyaç var.

Bunlar, ‘Dördüncü Yargı Paketi’ adı altında hazırlanan pakette, yeterli ölçüde yer alıyor mu? Hukukçuların ilk izlenimleri, iyimserlik verici değil. Denilen şu:

“Hazırlanan paketin Meclis’te geliştirilmesi gerekli...”

Peki, o ‘gerekli’ olan ‘geliştirme’ bugünkü Meclis’te yapılabilir mi?

Bu soruya da olumlu bir cevap vermek kolay değil. Çünkü Meclis’te, Ceza Muhakemesi ve İnfaz Kanunu’nda değişiklikler yapan son tasarı Meclis’te görülüşürken, bu, mümkün olmamıştı. O konuda verilen bir önergenin görüşülmesine bile imkân verilmemişti. O önerge kabul edilseydi, hasta tutuklular-la ilgili olan ve bugün herkesçe eleştirilmekte olan durum, o zaman değiştirilmiş ve çoktan uygulamaya geçirilmiş olacaktı.

O önergenin ilgili bölümünü buraya alıyorum:

“Maruz kaldığı ağır bir hastalık veya sakatlık nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyeceği, tedavisi, iyileşmesi, bakımı için başkalarının desteğine ihtiyacı bulunduğu tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenen rapor üzerine saptanan şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilemez.

Tutuklama kararı verilmesinden sonra maruz kaldığı ağır bir hastalık veya sakatlık nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyeceği, tedavisi, iyileşmesi, bakımı için başkalarının desteğine ihtiyacı bulunduğu tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenen rapor üzerine saptanan tutuklu sanıkları hakkında tutuklama nedenleri ortadan kalkmış kabul edilerek tahliyelerine karar verilir.”

Bunun altında ‘tahliye’ kararından sonraki önlemler ve sanığın muayenelerinin devamından sonraki işlemler de yer alıyordu.

Yani dört ‘başı mamur’ denildiği gibi iyi yazılmış bir öneri... Kaldı ki, ‘orası öyle değil de şöyle olsa’ denilse bile, görüşmeler sırasında daha da geliştirilebilirdi.

Ama bir eksiği vardı bu önerinin... İktidar partisi milletvekilleri tarafından değil, ana muhalefet partisi milletvekilleri tarafından hazırlanmıştı. (Dilek Akagün Yılmaz, Kazım Kurt, Turgut Dibek, Ferit Mevlüt Aslanoğlu, İhsan Köktürk.) İktidar partisi grubundaki ‘grup taassubu’, bunun kabul edilmesine fırsat vermemişti.

Evet, o öneri kabul edilseydi, en azından bu ‘hasta tutuklular’ sorunu çözülmüş olacak, o konudaki eleştirilere gerek kalmayacaktı.