Hem hukuk hem barış için...

Siyasi soruşturmaların sonuçlarının ortadan kaldırılması, hep birlikte özlemini çektiğimiz bir 'genel siyasal barış' havasını gerçekleştirmenin de koşuludur.

Y son sözünü, en başta yazayım: Siyasi nitelikli suç iddialarıyla açılmış tartışmalı soruşturmaların tartışmalı sonuçları, artık ortadan kaldırılmalıdır.

O soruşturmaların çoğu, zaten ‘özel yetkili mahkemeler’in özel yetkili savcıları tarafından açılmıştır. Ergenekon soruşturmaları, KCK soruşturmaları, Balyoz soruşturmaları, ilk akla gelenler arasındadır. Özel yetkili mahkemeler ise bizzat bugünkü iktidarın girişimiyle çıkarılan bir kanunla kaldırılmıştır. Çünkü, görevlerine devam etmeleri sakıncalı görülmüştür.
Şimdi, sadece, ellerindeki davaların sonuçlanmasına kadar ve o davaların konularıyla sınırlı olarak görev yapıyorlar. O davalar bitince ömürleri sona erecektir.

Tabii, o mahkemelerin görevlerine sınırlı yetkiler ve sürelerle de olsa devam etmeleri, kaldırılmalarının gerekçesiyle tam bir çelişki halindedir. Bir mahkeme ki, varlığını sürdürmesi sakıncalı görülmüştür. O mahkemenin süresini belirli sanıklarla ilgili olarak devam ettirmek, sakıncalarını da devam ettirmek demektir. Vatandaşların mahkeme önünde eşit muamele görmesi gereğinin göz ardı edilmesi demektir.
O mahkemelerde oluşan kararların tartışmalı sonuçlarının kaldırılması, o büyük çelişkinin de kalkmasını sağlayacaktır.

* * *

Kaldı ki, şimdi o çelişki, çok daha çarpıcı bir hal almıştır. Taraf gazetesinin son günlerde yayımladığı haberler, ‘özel yetkili’ sistem içindeki soruşturmalar sırasında ortaya çıkmayan -veya ortaya çıkarılmasına imkân bulunamayan -çok önemli- bir gerçeği gözler önüne koymuştur. 

Bu gerçek, özel yetkili mahkemelerin sanıklarına yöneltilen suçlamalardaki fiillerin bir kısmının 25 Ağustos 2004 tarihli bir Milli Güvenlik Kurulu kararına dayandırıldığı ve karara Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, o zamanki Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı (bugünkü Cumhurbaşkanı) Abdullah Gül, o zamanki Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, o zamanki Adalet Bakanı (bugünkü Meclis Başkanı) Cemil Çiçek, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun da imza koyduğu gerçeğidir.
O isimler Milli Güvenlik Kurulu’nun sivil kanadındaki hükümet üyeleri... O zamanki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de o kararı imzalamış. Cumhurbaşkanı’nın bu yüzden sorumlu tutulması, anayasal açıdan mümkün değil. Ama o imzalanan kararın içeriğinde görev olarak belirlenen faaliyet bir suç oluşturuyorsa, o suçun sorumluları arasında, kararı imzalayan öteki sivillerin ve askerlerin tümü yer alıyor. 

Sadece, bugün hapiste olan üç kuvvet komutanı (Orgeneral İbrahim Fırtına, Orgeneral Şener Eruygur, Oramiral Özden Örnek) değil, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman da dahil, dönemin Başbakanı ile diğer imzacı bakanlar da...

* * *

O karar uygulamaya geçti mi, geçmedi mi?

O tartışma da var ama, ‘özel mahkemeler’in bu konudaki eğilimine göre, o konudaki karar genellikle dava açıldıktan sonra veriliyor. Önce dava açılıyor, sanıklar çoğu defa davaya tutuklanmış olarak katılıyor. O sorunun yanıtının tartışılmasına daha sonraki aşamalarda sıra geliyor. (Bazen ona sıra gelmiyor.)

Tabii, 2004 yılındaki Milli Güvenlik Kurulu üyesi bakanların o yılın 25 Ağustos’unda imzaladıkları belgeyi uygulamaya koyup koymadıkları, Özel Güvenlik Savcıları’nca soruşturulamaz. Bu ancak Yüce Divan yolunun açılmasıyla mümkün olur. Ama o zaman da, bugün özel yetkili mahkemelerde yargılanan çok sayıda sanığın da Başbakan’la birlikte Yüce Divan’da yargılanması gerekir.

Özetle: Taraf gazetesinin yayımladığı son belgelerden ortaya çıkan çelişkiler, sorular ve sorunlar daha pek çok ve çok karmaşık.
Ama bütün bu karmaşıklıktan kurtulmanın yolu da, başlangıçta önerdiğimiz adımın atılmasıdır. Yani son yıllarda açılan bazısı karara bağlanmış, bazısı bağlanmamış olan siyasi nitelikli davaların sonuçlarını -tabii, hukuki ve insani durumları da göz önünde tutarak- ortadan kaldırmaktır.

Bu, sadece, ülkemizde şu sırada giderek daha da artan hukuk kargaşasını gidermenin değil, hep birlikte özlemini çektiğimiz bir ‘genel siyasal barış’ havasını gerçekleştirmenin de koşuludur.