Hem panislamizm, hem panturanizm...

İkisinin de sakıncaları tecrübeyle görülen bu iki akım, eşzamanlı olarak sahneye konuluyor.

Yeniden ‘büyük devlet’ olmanın yolu, Osmanlı Devleti’nin son döneminde de aranmıştı. O yol bazen ‘panislamizm’de aranmıştı, bazen de ‘panturanizm’de... Önce panislamizmden söz edelim:

Osmanlı panislamizmi, yeryüzündeki bütün Müslümanların lideri olma iddiasını taşıyordu. O iddianın bir temeli vardı. Bu, Osmanlı padişahlarının Yavuz Sultan Selim’den beri üstlendikleri halifelik sıfatıydı. Ama 19’uncu yüzyıldan beri gelişen milliyetçilik akımları o temeli hayli sarsmıştı.

Dünyadaki bütün Müslümanlar...

Osmanlı sınırları içindeki Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler, Slavlar gibi gayrimüslim topluluklardan bir kısmının başlattığı bağımsızlık hareketleri, Türk olmayan Müslüman toplulukları da etkilemişti. Arnavutlardan sonra Arapların içinden de “Biz ayrı milletiz. Ayrı bir devletimiz olsun” diyenler çoğalmıştı.

19’uncu yüzyılın sonlarından itibaren, o hareketleri önlemek veya geriletmek, başta padişahlar olmak üzere, devlet yönetiminde bulunanların en önemli hedefi haline gelmişti.

Tarihteki tüm Türkler...

O yoldaki gayretlere, Osmanlı döneminin yazarlarından, şairlerinden bir kısmı da katkıda bulunmaya çalışıyordu. Onlardan biri, sonradan İstiklâl Marşımızın sözlerini de yazacak olan Mehmet Akif’ti. Arnavutların da, Arapların da ‘milliyet’lerinin ‘İslam’ olduğunu hatırlatıyordu. Ayrı ayrı ‘milliyet’ler icad etmenin İslamiyetle bağdaşmayacağını öne sürüyordu.

MEHMET AKİF VE ARNAVUTLAR

Akif’in konuyla ilgili şiirlerinden daha önce de örnekler vermiştim. Onları bugün de hatırlatayım. Kendisi de Arnavut kökenli olan Mehmet Akif, Arnavutları şu “kıt’a”larla uyarıyordu:

“Hani milliyyetin İslam idi, kavmiyyet ne
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine
Arnavutluk ne demek, var mı şeriatte yeri
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

İslamiyette anasır mı aranır, ne gezer
Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi, tefrikanın
Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın.”

[“Kavim: akrabalık, hemşerilik veya kabile birliği gibi nedenlerle bir arada yaşayan insan toplulukları – Fikr-i Kavmiyyet: kavimlere bölünme niyeti – Anasır: unsurlar, öğeler – Ruh-i Nebi: Peygamberin ruhu – Küfr (küfür): İslamiyete inanmama, dinsizlik – Tefrika: ayrılık – Kaltaban: namussuz.”]

Yirminci yüzyılın başlarında bağımsızlık taleplerini giderek artıran Arnavutları, o taleplerden vazgeçirmeye, Mehmet Akif’in şiirleri de yetmedi. Arnavutlar, Balkan savaşlarından başlayarak bağımsızlaşma sürecine girdiler.

"TÜRK ARAPSIZ YAŞAR MI?"

Mehmet Akif ise, o şiirlerinde dile getirdiği görüşlerinden vazgeçmedi. “Milliyetimiz İslamdır. Kavimcilik yanlıştır. Türklerden ayrılmayınız. İslamiyette birleşiniz” telkinlerini, gene şiir yoluyla, Arap milliyetçilerine yöneltti.

Araplara yönelik şiirlerinden birinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çok beğendiği ve her fırsatta tekrar ettiği şu ünlü mısralar da vardır:

“Türk Arapsız yaşamaz, kim ki yaşar der delidir.
Arab’ın Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.”

İfade güzeldi. Kafiyeler yerindeydi. Aruz veznindeki ahengin de katkısıyla, mısraların okuyanlar ve dinleyenler üzerindeki etkisi güçlüydü.

Bu özellikleriyle, o iki mısra, o dönemdeki şiirsever devlet adamlarının da ezberine yerleşti. Ama bunlar, o zamanın Osmanlı sınırları içindeki Arap milliyetçisi dindaşlarımızı etkileyemedi.

1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda, o dindaşlarımız, Hıristiyan İngilizler ile Hıristiyan Fransızların saflarında savaştılar ve Osmanlı ordularının yenilmesinde başlıca rolü oynadılar. Daha sonraları da, Osmanlıdan ayrılan topraklarda, gene İngiliz ve Fransızların desteğiyle ayrı ayrı devletler kurdular.

O gelişmelere diyecek bir şey yok. O zamanki dünya, milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerinin hızla geliştiği bir dünya... Büyük imparatorluklar çökerken, yerlerine, yeni yeni üniter devletler çıkmaya başlamış. Birinci Dünya Savaşı sonunda yenilip parçalanan Avusturya-Macaristan imparatorluğu topraklarında da aynı şeyler olmuş.

Daha sonraki yıllarda ve hele İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, o yoldaki gelişmeleri, İngilizler de yaşayacak. ‘Topraklarında güneşin hiç batmadığı’ İngiliz İmparatorluğu, İrlanda’dan Hindistan’a, Kanada’dan Avustralya’ya kadar, bir zamanlar yönetimi altında tuttuğu ülkelerdeki egemenliğini, aşama aşama devretmek zorunda kalacak...

OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E

Yani: Güneyimizdeki eski Osmanlı vatandaşlarının Osmanlılıktan ayrılıp yeni kurulan Arap ülkelerinin vatandaşları haline gelmesi, dünyanın o zamanki gidişine uygun bir sonuç.

Osmanlı devleti açısından ise durum şu: Devletin o zamanki yöneticileri, dünyanın gidişini görüp, gerçekçi politikalar izlemek yerine, eskiden kaybettikleri toprakların en azından bir kısmını geri almayı hedeflemişlerdi. Bunun için, halifelik etkisini kullanarak İslam ülkelerinin desteğini sağlayabileceklerini hesapladılar. Ama o hesapları tamamen yanlış çıktı.

Özetle: Panislamizmi bir politika haline getirmeye çalışmak, halifelik döneminde bile, Osmanlı devletine hiçbir şey kazandırmadı. Beklentilerin tam tersine sonuçlar verdi.

Devleti yönetenler, o politikayı oluştururlarken, ‘dünyanın her yerindeki Müslümanlar’ın desteğine sahip olabilecekleri gibi bir ham hayale kapılmışlardı. Bu hayalin sonuçlarından faydalananlar, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı savaşan İngiltere ve Fransa gibi devletler oldu. Stratejilerini, Osmanlı devletinin verdiği görüntüye göre belirlediler. Hazırlıklarını, iddiası çok büyük bir düşmanla savaşacakmış gibi yaptılar.

Muharebelere genellikle, gereğinden de fazla gücü seferber ederek başladılar. Ve hedeflerinin önemli bir kısmına ulaştılar.

Osmanlı devleti ise, Birinci Dünya Savaşı’ndan, tarihinin en büyük kayıplarına uğrayarak çıktı. O savaşla birlikte de, tüm Müslümanları aynı birliktelik içinde toplayıp onları bir merkezden yönlendirmeyi hedefleyen ‘panislamizm’ teorileri iflas etmiş oldu.

Kurtuluş Savaşımızın arkasından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki temel ilkeler, o ‘panislamizmin iflası’ gerçeği gözönünde tutularak oluşturulmuştur.

Önce saltanat kaldırılmıştır, sonra da halifelik... Laik bir Cumhuriyet için gerekli olan yasalar çıkarılmıştır. Devletin tüm kurumlarının o esaslara uygun hale getirilmesine çalışılmıştır.

Bir şey daha yapılmıştır: İçişlerimizde olduğu gibi, dışişlerimizde de, din esasına dayalı politikalardan mümkün olduğu kadar uzak kalınmıştır.

'TÜRKÇÜLÜK-TURANCILIK'

Gelelim ‘büyük Türkiye’ olmak için düşünülmüş olan yollardan ikincisine... ‘Panturanizm’ ya da Türkçe’de ‘Turancılık’ diye adlandırılan ve yeryüzündeki bütün Türklerin birlikte hareket etmesini hedefleyen eğilimlere...

Panislamizmi anlatırken hatırlattık. 19’uncu yüzyıldan 20’nci yüzyıla geçilirken şu anlaşılmıştı: Bırakalım Osmanlı devleti sınırları dışındaki Müslüman toplulukları, o sınırların içindeki Müslümanları bile bir arada tutmak için, artık ‘din birliği’ni kullanmak yetmiyordu. Müslüman Arnavutlar ile Müslüman Araplar arasındaki milliyetçilik akımları, bu gerçeği 19’uncu yüzyılın sonlarından itibaren ortaya koymaya başlamıştı.

Bu durumun çaresi, bir kısım Osmanlı düşünürüne göre şuydu: Osmanlı uyruklular arasındaki Türkler de bir ‘Türk milliyetçiliği’ hareketi etrafında toplanmalıydı...

Bu, o vakte kadar alışılmış bir şey değildi. Osmanlı devleti sınırları içinde yaşayan Türklerin büyük kısmı, kendilerini devletin sahibi gibi görüyorlardı. Ekonomik ve sosyal hayattaki durumları buna müsait görünmese bile, Türklerin çoğunun kendileriyle ilgili algılamaları böyleydi. Toplumdaki diğer dini veya etnik kesimlerin eğilimlerini fazla önemsemiyorlardı.

Gerçi bu algılama, toplumun diğer unsurları arasındaki milliyetçilik akımları karşısında değişmeye başlamıştı. O unsurların milliyetçiliklerine karşı, Türkler de artık devlet içindeki kendi varlıklarını herkese hatırlatmak istiyordu. Ama 19’uncu yüzyılın sonlarına rastlayan bu değişimin henüz adı konulmamıştı. Veya bundan söz edenler olsa bile, bunu işitip benimseyenler fazla değildi.

1897 yılında bunun daha geniş topluluklara yansımasını sağlayan bir gelişme oldu. O sıradaki Türk-Yunan savaşı sırasında şair Mehmet Emin Bey bir şiir yazdı ve herhalde Türk edebiyatında ilk defa, Türk olduğunu bir ‘gurur’ nedeni olarak vurguladı. Şiirinin ilk iki mısraı şöyleydi:

“Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur
Sinem, özüm ateş ile doludur.”

Bu iki mısra, o sıradaki savaş havası içinde, Osmanlı devletindeki Türk asıllılar arasında, bir büyük heyecan rüzgârı gibi dolaştı. (Şair Mehmet Emin, bu şiirinden sonra ‘milli şair’ sıfatıyla anılmaya başlayacak, milli mücadeleden sonra Ankara Meclisi’nde milletvekili olacak, soyadı kanunundan sonrada Yurdakul soyadını alacaktı.)

Mehmet Emin’in şiiri Osmanlı devleti sınırları içindeki Türklere hitap ediyordu. Bir de, başka ülkelerin sınırları içindeki ‘yurtdışındaki Türkler’ vardı. Onları da kapsayacak kadar geniş bir ‘Türk yurdu’ kavramı da, Ziya Gökalp’in bir şiirinde ortaya çıktı. O şiirin iki mısraı da şöyleydi:

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”

Bu da, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki dünyada, -Kırımdan Azerbaycan’a, Türkmenistan’dan Çin Türkistanı’na kadar- tüm Türkleri bir mefkûre (ideal) etrafında toplama isteğinin mecazi bir ifadesiydi.

O istek, Osmanlı devletinin son döneminde Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ahmet Ağaoğlu gibi düşünürlerin de gündeminde yer alıyordu. Enver Paşa gibi devlet yönetiminde yer alan asker-politikacıların gündeminde de...

(Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Pamir Yaylalarında savaşırken vurulup ölmesi de, o amaca yönelik uğraşlarının sonucuydu.)

Osmanlı devletinde 20’nci yüzyıl başlarındaki fikir ve siyaset hareketleri içinde, Türk milliyetçiliğinin öne çıkması böyle oldu.

KURTULUŞ'TAN SONRASI

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin doğal vasıflarından biri gene, ‘milliyetçilik’ti.

Bu doğaldı. Türkiye Cumhuriyeti, Balkan Savaşları’ndan başlayıp, Birinci Dünya Savaşı’yla devam eden ve Kurtuluş Savaşı’yla biten 10 yıllık bir savaş dönemi sonunda bir üniter devlet olarak kurulmuştu. Yeni devletin tüm vatandaşları, o 10 yıllık dönemde yaşadıklarının etkisi altındaydılar. Hem Osmanlı devleti yönetimi altında, hem mütareke döneminde, hem de Kurtuluş Savaşı sırasında yaşadıklarının...

Ne, Balkan Savaşları’nda bir kısmı öldürülüp bir kısmı silah zoruyla göç ettirilen soydaşlarını unutabilirlerdi, ne Birinci Dünya Savaşı’nda Arap milliyetçileri tarafından, önce açlığa mahkûm edilip, sonra şehit edilen askerlerini... Ne de Kurtuluş Savaşı’nda işgal edilen şehirlerindeki Osmanlı vatandaşlarının gönderlere çektiği yabancı bayrakları...

Gördükleri, duydukları birçok şey, o savaşlarda karşılarına çıkan unsurlardan hiçbirine güvenmemelerini telkin ediyordu.

Ayrıca şu vardı: Saltanat ve halifelik kalktıktan sonra, Türkiye’nin yeni bir tarih anlayışına ihtiyacı vardı. Ülkenin, o vakte kadar 600 yıllık Osmanlı tarihine ağırlık veren tarih kitaplarının yerine, Türklerin Osmanlı dönemi dışındaki tarihlerinin de önemli olduğunu (hatta daha önemli olduğunu) anlatan kitaplara ihtiyacı vardı.

O konudaki yeni tezler, başta Ziya Gökalp olmak üzere Osmanlı’nın son dönemindeki Türkçü-Turancı düşünürler tarafından oluşturulmaya başlamıştı. Eski Orta Asya devletlerinden başlayıp, Batı’ya yönelik göçler sonucunda kurulan ve Türkler tarafından kurulduğu bilinen devletlerin tarihi araştırılıyordu. Attila’nın, Cengiz’in, Oğuz Han’ın zaferleri, Ziya Gökalp’ın şiirlerine yansıyor, Türklerin tarihi, milattan önceki yüzyılların olaylarıyla ilgili araştırmalara göre, yeniden yazılıyordu.

Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki bazı ülkelerdeki araştırmacıların Cumhuriyet’ten önce başlayan bu çalışmaları, Cumhuriyet döneminde de devam etti. Ortaya çıkan tarih tezleri, tarih kongrelerinde tartışıldı. Edebiyatın, müziğin, güzel sanatların konuları haline geldi. Yeni doğan çocukların adları ve soyadı kanunundan sonra konulan soyadları, eski Türk kahramanlarının adlarından ilham alınarak konuldu.

CUMHURİYET'İN MİLLİYETÇİLİĞİ

Tabii, hemen şunu belirtmek gerekli: Cumhuriyetin ilk döneminden bu ‘milliyetçilik’ akımının iki özelliği vardı:

Biri, başlangıç yıllarındaki aşırılığa varan yanlarının bir süre sonra törpülenmesiydi. Mesela, Orta Asya’dan göçlerle ilgili tarih tezinin abartılı unsurlarından zaman içinde vazgeçildi. Türkçülüğü, sanat ve edebiyata yerleştirmek, hatta -opera dahil- sahne eserlerinin konusu yapmak gibi girişimlere son verildi.

İkincisi: Türkiye dışındaki Türklerle ilgili çalışmalar, tarihle ve kültürle ilgili konuların dışına çıkarılmadı. Bunlar hiçbir zaman dış politikanın güncel gündeminin konuları arasına girmedi. Türkiye’nin, vatandaşlarının ana dili Türkçe (veya Türkçeye yakın bir dil) olan ülkelere yönelik, bir yayılmacılık niyeti olmadığı, her vesileyle belli edildi. O yüzden de, o çalışmalar, Türkiye’nin dış ilişkilerine zarar verici gelişmelere yol açmadı.

***

Evet, panislamizm ve panturanizm... Veya dünyadaki tüm Müslümanların birliği ve dünyadaki tüm Türklerin birliği...

Bunlar, Osmanlı devleti tarihinde de, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de yeri olan iki ayrı akım...

Bu akımlar, zamanı gelmiş, Osmanlı devletini yönetenleri de meşgul etmişler, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenleri de...

Sonuç olarak, iki devletin de yöneticileri o iki akım hakkında yeteri kadar tecrübe edinmişler... Devleti o iki akımdan herhangi birine bel bağlayarak idare etmeye kalkmanın isabetli bir tutum olmadığını, tecrübelere dayanarak görmüşler...

Şimdi ise şöyle bir manzara karşısındayız:

Cumhuriyetimizin bugünkü yöneticileri, iki ayrı akımdan biri bir yana, ikisine birden kapılmış gibi görünüyorlar. Bir yandan Osmanlı devletinin halifelik unvanı da taşıyan padişahları gibi, dünyadaki Müslümanların kendilerine yakın gördüklerinin tümünü temsil etme iddiasındadırlar. Bir yandan da,
Müslümanlık öncesindeki Türk devletlerinin kılıçlı kalkanlı komutanlarını, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki kıyafet gösterileriyle ön plana çıkarmaktadırlar.

Bunlardan biri, Panislamizm merakının, öteki Panturanizm merakının göstergesi...

İkisinin de ayrı ayrı sakıncalı akımlar olduğu, tarih içinde anlaşılmış... Uygulanmalarından vazgeçilmiş. Şimdi onların hem de eşzamanlı olarak yeniden sahneye çıkarılmasının anlamı ne olabilir? Faydası ne olabilir?..

Tabii, bu sorulara karşı denilebilir ki: Canım bunda kaygı duyulacak bir şey yok. Devletimizi yönetenler, eski imparatorluk dönemlerine özlem duyuyorlar. O dönemleri hatırlamak ve hatırlatmak istiyorlar. Bu isteklerini de işte, bazen saray yaptırarak, bazen eski kıyafetli askerlerden tören birlikleri oluşturarak gerçekleştirmek istiyorlar. Bazı başka ülkelerde de, o merakın örneklerine rastlanır. Bunların görüntüsel etkileri olumlu veya olumsuz olabilir. Ama üzerlerinde siyasal yorumlar yapılmaması gerekir.

Bu görüşte de, tabii, gerçek payı var. Ama bu işler her zaman belli olmuyor. Geçmişte de örnekleri var, bazen o görüntülere bakıp bambaşka yorumlar çıkaranlar oluyor. Bundan şikâyet edenlerden biri de, rahmetli Atatürk’tü. Cumhuriyet’e geçiş yıllarındaki bir konuşmasında, Osmanlı devletinin son dönemindeki gelişmelerden bahsederken, özetle demiştir ki:

“Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar görünenlerden değiliz. (Geçmişte) Büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını çektik. Biz, panislamizm yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Panturanizm yapmadık ‘yaparız, yapıyoruz’ dedik. Bütün dünya üzerimize geldi.”

Atatürk’ün, Osmanlı’nın son dönemindeki bu olumsuz durumdan şikâyetleri, daha başka konuşmalarında da vardı. 1927’de Meclis’te okuduğu nutukta da o konudaki görüşlerini genişleterek anlattıktan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli politikasının ana hatlarını şöyle özetlemiştir:

“Milli sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanıp varlığımızı koruyarak millet ve memleketin gerçek mutluluğuna ve gelişmesine çalışmak... Belirsiz amaçlar peşinde milleti meşgul ve rahatsız etmemek... Medeni dünyadan insanî davranış ve karşılıklı dostluk beklemek...”

Tabii, o zamanların dünyasının koşulları başka... Ama bu gösterişsiz hedefler de, -özellikle son yaşadığımız gelişmeler karşısında- bugün için de değer taşımıyor mu?