Hukukçular da tartışmasın mı?

Yargı kararlarının tartışılması 'kesin hüküm' aşamasına dek yasak. Bu yasağın kapsamı ne olmalı? Güvenin bazen yasak nedeniyle sarsılması mümkün.

Sorun nereden çıkıyor? Yasadan mı, yargıçlardan mı? Bu, pazar günkü yazımın başlığıydı. İçeriğinde ise, başlıktaki soruya cevap aranıyordu.
Daha önce yazdığım bir yazıda, Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesine değinmiştim. Örnekler vermiştim. Bu maddenin, daha önceki Ceza Kanunu'nun 159'uncu maddesi gibi, düşünce özgürlüğü açısından sakıncalar içerdiğini belirtmiştim. Yeniden ele alınmasını önermiştim.
Yargıtay'ın eski başkanlarından sayın Sami Selçuk, gönderdiği görüş açıklamasında, buna gerek olmadığını, maddenin yeteri kadar açık olduğunu yazmıştı. O açıklamasını aynen yayınlamıştım. Ben de ona iki soru sormuştum.
Sayın Selçuk, yeni bir açıklamayla bu sorulara cevap verdi.
Buna da teşekkür ederim. Böylece, bence gerçekten önemli olan bir konu üzerinde biraz durmuş olacağız. Açıklamasını -yer sınırlarımız yüzünden- biraz özetleyerek sunuyorum.
"Sayın Öymen, Bugünkü yazınızı okudum. İvedi kaleme aldığım görüşümü doğru anlayıp doğru yansıtmışsınız. Teşekkür ederim.
Sorularınıza gelince:
1-Yargıçlar, T. Ceza Yasası'nın 301. maddesini bugüne dek doğru anlayıp doğru mu uygulamışlardır?
Sorunuzda haklısınız. Bunun başlıca nedeni şudur: Batı hukukunun temel kavram, terim ve ilkeleri Türk hukukunda henüz yerleşmemiştir. Nitekim, benzer hükümler, Batı yasalarında da var. Ama yorum ve uygulama bizden çok başka.
Nitekim, Eski TC Yasası'nın 159. ve 312. (yenisinde 301 ve 216) maddeleri de Batı'dan çok başka yorumlandığı ve uygulandığı için Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce sık sık mahkûm olmuştur. Sayın R. Tayyip Erdoğan'la ilgili karar da bunlardan biridir. Ayrı dünya görüşlerine sahip üç ayrı bilim adamımızın bilirkişi olarak sundukları raporlarda, suçun öğelerinin oluşmadığı belirtilmesine karşın, 80 yıl önce yazılan ve yazarının hüküm giymediği bir şiiri okudu diye R. C. Erdoğan hüküm giymiştir. Oysa benzetme sanatıyla yüklü bir şiirdi bu. Somut tehlike yaratacak bir özelliğe sahip değildi. Gerçekten siz, minarelerin süngü, kubbelerin miğfer olduğunu gördünüz mü hiç?"
* * *
Sayın Sami Selçuk bana, bu konuda yayınladığı kitabın ilgili bölümünü de gönderdiğini de belirtiyor. Ondan da faydalanacağım.
Daha sonra ikinci soruma geçiyor:
İkinci sorum, eğer yargıdaki sorun -kendisinin belirttiği gibi- yargıçların uygulamasında ise, bunun saptanmasındaki güçlüklerle ilgiliydi.
Basın Kanunu'nun 19'uncu maddesi, "görülmekte olan davayla ilgili hâkim veya mahkeme işlemleri hakkında mütalaa (yorum) yayımlanması"nı 'kesin hüküm' verilinceye kadar yasaklıyordu. Bu konuda ben şunu yazmıştım:
"Şunu elbette anlıyoruz: Her mahkeme kararının, belirli bir aşamadan önce sınırsız bir şekilde eleştirilmesinin de sakıncaları olabilir.
Bu yasak, o konudaki aşırı bir tartışma ortamının mahkemelere olan güveni sarsması tehlikesine karşı konulmuştur.
Ama şu da ortadadır: Bazı hallerde asıl bu 'tartışmasızlık' ortamıdır ki, mahkemelere olan güvenin korunmasına değil, sarsılmasına yol açıyor. Özellikle de, Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesi gibi 'düşünce özgürlüğü'nün sınırına gelip dayanmış olan maddelere göre açılan davaların duruşmalarında ve kararlarında..."
Bence bu sakıncaya karşı da, bir çare bulunması gerekiyordu. Meselâ duruşmalardaki kararların, en azından hukukçuların kendi aralarındaki mekanizmalarda (meselâ barolarda, üniversitelerde), 'tek tek' tartışılması ve bunların hiç olmazsa 'bir özetinin yayımlanabilmesi'... Böyle bir ara çözüm düşünülmez miydi? Bunu sormuştum.
* * *
Sayın Selçuk bu konuda farklı düşünüyor. Şunları yazıyor:
"Basın Yasası'nın 19. maddesiyle ilgili kaygılarınızı ise yerinde bulmuyorum.
Önceden belirteyim ki, konu çok önemlidir.
24-25 Mayıs 2001 tarihinde Budapeşte'de toplanan Yüksek Mahkeme Başyargıçları ve Yargıtay Başkanları 9. Uluslararası Toplantısı'nda bu konu tartışılmıştır. Kesin hüküm öncesi basında yayımlanan yazılarda dava hakkında görüş belirtilmesinin, yorumlar yapılmasının tehlikelerine değinilmiş; medya yargılamasının ve yargıçlığının önüne geçilmesi için önlemler alınması, bu tür eylemlerin cezalandırılması istenmiştir. Benim de bir bildiri sunduğum bu toplantıda eleştiri ve haber verme özgürlüğü ile yargı bağımsızlığı, yansız yargılama, adil yargılanma ilkeleri arasındaki değerler çatışmasında bir ara çözüm bulunmuştur:
Yargılama kesin hüküm otoritesine erişinceye dek birinci özgürlüklerin dondurulması.
Zira, hukuk ve ceza yargılaması, uzmanlık ve deneyim ister. Bu konularda herkes görüş belirtemez.
Ayrıca, dikkat ederseniz dondurma işlemi, bir zaman dilimiyle sınırlıdır. Çünkü, yargı kararlarını eleştirmek hak olmaktan da öte kamusal bir ödevdir. Haktan vazgeçilebilir. Ama ödevden vazgeçilemez. Ne ki, kesin hüküm öncesi yargı işlemlerini ve kararlarını eleştirmek son derece sakıncalıdır; toplumsal tehlikelerle doludur. Çünkü, çağcıl yargılamada kamuoyu, ne bir kanıt kaynağıdır ne de bir kanıttır.
Yargıç, ileri sürülen görüşleri, kendi inançlarıyla birlikte duruşma salonunun dışında tutmakla yükümlüdür.
Bunu beceremeyen bir yargıç, yargılama yeterliliğinden yoksun demektir. Çünkü, nesnel mantıkla hüküm kuramaz ve yansızlığını yitirir. Verilen hüküm üzerinde de gereksiz ve boş tartışmalar sürüp gider."
* * *
Selçuk, bu görüşlerine ek olarak 'görülmekte olan dava' ile ilgili görüş bildirmenin, sadece Basın Kanunu'yla değil, muhakemeyi etkileme 'özel kastıyla' yapılması şartına bağlı olarak, yeni Türk Ceza Kanunu'yla da yasaklandığını belirtiyor. (Madde 288) Bunun Fransız Ceza Yasası'ndan alınan çağdaş bir düzenleme olduğunu yazıyor. Sonuç olarak da diyor ki:
"Basınımız ve insanımız sağlıklı ve doğru kararların çıkmasına katkıda bulunmak istiyorsa, kesin hüküm aşamasını beklemeli, yargısına ve yargıçlarına yardımcı olmalıdır. Hukuk bilincinin yüksek olduğu toplumlarda yargının kesin hüküm öncesi kararları konusunda yapılan tartışmalar her zaman tepkiyle karşılanmıştır. Bu konuda göstereceğimiz duyarlılık hiç kuşkusuz Batı toplumuyla olan bir açığımızı da kapatacaktır.'
Sayın Selçuk'a, hem görüşlerinden, benimle birlikte okurlarımın da faydalanmasına imkân verdiği için teşekkür ederim, hem de bana şu soruları sorma olanağını verdiği için:
1- Evet, basınımız ve insanımız, 'kesin hüküm' aşamasına kadar beklesin ve duruşmaların seyri hakkında da, mahkeme kararları hakkında da, hiçbir görüş açıklamasın... Bu yasak hep böyle devam etsin... Peki ama, bizim mahkemelerimizdeki, özellikle bazı davalarda, 'kesin hüküm' ortaya çıkıncaya kadar geçen zaman, yıllarla ölçülüyor. O yıllar içindeki bazı mahkeme kararları da -Sayın Selçuk'un da belirttiği gibi- Batı'dan aldığımız yasa maddeleri "Batı'dan çok başka yorumlandığı ve uygulandığı için", Türkiye'nin 'Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde sık sık mahkum olması'na yol açacak kadar yanlış olabiliyor. Görüş açıklama yasağının bugünkü gibi devam etmesi, o yanlışların düzeltilmesi olanağınıi daha da azaltmaz mı?
Yapılması muhtemel yanlışların saptanıp söylenebilmesi için, bazen yıllar süren bir bekleme devresini geçirmekten başka çare bulunamaz mı?
2- Sayın Selçuk, yanlış kararlara örnek olarak, bugünkü Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki kararı gösteriyor. Bunu, bugün, yasağı çiğnemeden yapabiliyor. Çünkü Erdoğan hakkındaki mahkûmiyet kararı kesinleşmiş ve uygulanmıştır.
Ama o karar yanlış ise, o yanlışlığın, hem Erdoğan'a, hem yakınlarına, hem de siyasi konumu dolayısıyla tüm siyaset hayatımıza verdiği zararlar az mıdır?
Türkiye, o yüzden son genel seçimlerden sonraki 'Başbakan kim olacak?' krizini yaşamıştır. Sorunu çözmek için, uzun uzlaşma arayışlarından sonra, Anayasa değişiklikleri ve yasa değişiklikleri yapılmıştır.
Anayasa'da yazılı olduğu halde -yanlış olarak- yıllardır rafa kaldırılan 'ara seçim' mekanizması, 'hülle'ye benzetilebilecek bir düzenlemeyle, sadece 'Erdoğan'ı Başbakan yapma' hedefine özgü bir hale getirilerek uygulanmıştır. Bütün bu süreç tamamlanıp, yeni başbakanın makamına oturmasına kadar daha bir sürü garabet yaşanmıştır. Niçin?.. Yanlış olduğu ancak kesin hüküm aşamasından sonra söylenebilen bir mahkeme kararıyla ortaya çıkan siyasi sorunların çözülmesi için?..
O karar, 'kesin hüküm' aşamasından önce -basını bir yana bırakalım- en azından hukukçular tarafından hukuki zeminlerde tartışılabilseydi ve şimdi yapılan eleştiriler o zaman yapılabilseydi, daha iyi olmaz mıydı?
Yanlışlığı şimdi söylenebilen kararın aşamalarındaki mahkemeler ve/veya hâkimler, meselâ, sayın Selçuk'un bu konudaki eleştirisini o zaman öğrenip bundan faydalansalardı?.. Kararlarını buna göre yeniden gözden geçirme imkânı bulsalardı?..
3- Sayın Selçuk "çağcıl yargılamada kamuoyu, ne bir kanıt kaynağıdır ne de bir kanıttır" diyor. Bu, elbette doğrudur. Ama hemen arkasından, bunu takdir etme görevinin yargıçta olduğunu belirtiyor. Diyor ki: "Yargıç ileri sürülen görüşleri, kendi inançlarıyla birlikte duruşma salonunun dışında tutmakla yükümlüdür. Bunu beceremeyen yargıç yargılama geleneğinden yoksun demektir"
Yani: Duruşma salonu dışında ne söylenirse söylensin, görevini 'becerebilen' bir yargıç, bunun olumsuz etkilerinden kendini koruyabilir. (Bunu beceremeyen yargıç zaten konu dışı. Ondan sayın Selçuk'un da umudu yok. 'Yargılama yeteneğinden yoksundur' diyor.) Öyleyse, duruşma ve kararlar üzerinde -hele hukukçular arasından- yapılacak tartışmaların tehlikesi olabilir mi?.. Bunların olumsuz etkilerinden kendini korumak yargıçların doğal görevi olduğuna göre?..
* * *
Şu konuda ben de sayın Selçuk'la aynı görüşteyim: 'Hukuk ve ceza yargılaması, uzmanlık ve deneyim ister.' Zaten bundan önceki yazımda da belirtmiştim. Yukarıda da tekrarladım: Kararların 'kesin hüküm' haline gelmeden de tartışılabilmesi imkânını, en azından, hukukçular kullanabilmelidir. Yani, iş işten geçmeden önce...
Yoksa, bugün de 301'inci maddeye göre veya 216'ncı maddeye göre yargılananlar ve yargılanacak olanlar var. Haklarında herhangi bir nedenle soruşturma açılıp tutuklananlar var... O davalardan birinde veya ötekinde, yapılabilecek yanlışları şimdiden gören hukukçular, bunu ancak 'kesin hüküm' aşamasından sonra söyleyebilirse, bunun kime ne faydası olabilir?