'İçişlerine karışmak'

Bu konudaki kurallar, 1945 öncesindeki değil, çoktan değişti. Biz de o değişiklikleri kabul eden ülkeler arasındayız

'Devletler birbirlerinin içişlerine karışamaz.’ Bu, bir zamanlar ‘diplomasi’nin en kesin ilkelerinden biriydi. Dış politikada ilişkiniz olan devletin yöneticileri kendi ülkelerinde ne yaparlarsa yapsınlar, onlara karışmamanız esastı.

Rejimleri ne olursa olsun... Vatandaşlarına nasıl davranırsa davransın... İsterlerse vatandaşlarını assın, kessin... Diplomatik temaslarınızda, onları görmezlikten gelmeniz gerekirdi. Tabii, eğer, o devletle iyi geçinmek istiyorsanız...

İkinci Dünya Savaşı arefesindeki dünyanın manzarasını hatırlayalım:

Avrupa’nın ortasındaki Almanya’da Hitler’in Nazi rejimi var. Güneyindeki İtalya’da Mussolini’nin faşist partisinin yönetimi. Batısındaki İspanya’da Franko, daha da batısında Salazar rejimleri... Doğusunda Rusya’da Stalin’in liderliğindeki Sovyet rejimi...

Hepsi etraflarındaki ülkeleri etkilemişler... Bazısında benzeri diktatörlükler iktidara gelmiş, bazılarında gelmeye çalışıyorlar.

Hepsinin, kendi vatandaşlarına davranışları birbirine benziyor. Rejime kayıtsız şartsız biat edenlere bir şey yapılmıyor. Ama o konuda şüpheli görünenlerin başlarına gelmedik kalmıyor.

Rusya’daki davalar, idamlar, sürgünler, Almanya’daki -sonradan toplu katliam yeri haline gelecek olan- toplama kampları... Benzer ülkelerdeki benzer uygulamalar... Bunlar, Avrupa’daki ve Avrupa dışındaki -sayıları fazla olmayan- demokratik ülkelerin gazetelerine yansıyordu. Fransa’nın, İngiltere’nin, İsviçre’nin, Benelüks ve İskandinav ülkelerinin, Amerika’nın gazetelerine...

Yani, Almanya, Rusya, İtalya gibi ülkelerde olup bitenlerden, demokratik ülkelerin halkının haberi vardı. Tabii, devlet adamlarının, politikacılarının, diplomatlarının da... Ama bunlar, zaman zaman kendini gösteren gerginlik nedenleri dışında, diplomasinin gündeminde yer almıyordu. Demokrasilerle demokrasi dışı rejimlerin diplomatları, aralarındaki siyasi ve ekonomik pazarlıklarını karşılıklı nezaket ortamı içinde yapıyorlardı. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı’nın çakışından bir yıl önce İngiliz ve Fransız Başbakanları Eden ve Daladier, Almanya ve İtalya’nın liderleri Hitler ve Mussolini’yle bir araya gelmişler ve Çekoslovakya’nın bir bölgesinin Almanya’ya katılmasını kabul etmişlerdi.

Çekoslovakyalıların da haberi olmadan...

Tabii, Almanya Yahudilerin, komünistlerin, sosyal demokratların, İtalya’daki rejim muhaliflerinin başına neler geldiğini sormayı, akıllarından bile geçirmemişlerdi. Onlar, Almanya’nın ve İtalya’nın içişleri sayılırdı. Devletler, başka ülkelerin içişlerine karışmazlardı.

Tarihe ‘Münih Antlaşması’ diye geçen o antlaşmadan sonra, tabii, Çekoslovakya’nın Almanlara bırakılan o bölgesindeki (Südet bölgesindeki) Çek nüfusun başına neler geleceği de sorulmamıştı. O da, o günden sonra artık Almanya’nın ‘iç iş’i sayılırdı.

* * *

Bu durum, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra değişti. Diplomaside ‘Devletlerin iç işi’ne karışılmaz ilkesi, eskisi gibi kesin olmaktan çıktı. O kurala, belirli alanlarda aşama aşama istisnalar konuldu: İnsan hak ve hürriyetleri alanında, hukuk alanında, demokrasi alanında...

O sürecin ilk adımı, savaşın bitiminden hemen sonra (24 Haziran 1945’te) -Türkiye’nin de aralarında olduğu- 51 ‘kurucu üye’ tarafından imzalanan Birleşmiş Milletler Yasası’ydı. Amaçlarından biri şuydu: (Madde: 1-Fıkra: 3):

“(...) Irk, cins, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin, İNSAN HAKLARI’na ve ANA ÖZGÜRLÜKLERİ’ne saygıyı geliştirerek ve özendirerek, uluslararası işbirliğini sağlamak...”

Bunu, Birleşmiş Milletler’in insan hakları konusunda düzenlediği bir dizi çalışma izlemiş ve sonuçta, 30 maddelik İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ yayımlamıştır. O bildirgeyi, o hakları daha da ayrıntılı bir şekilde vurgulayan diğer bildirgeler ve sözleşmeler izlemiştir. Türkiye onları da imzalamıştır.

O alanda asıl somut gelişmeler, Avrupa Konseyi’nin -1949’da- kurulmasından sonra başlamıştır. Türkiye o konseyin ilk 12 üyesinden biridir. (Bugünkü üye sayısı 47).

Avrupa Konseyi Statüsü’nün 3’ncü maddesinde üye ülkelerin insan hakları konusundaki yükümlülükleri şöyle ifade edilmiştir:

“Avrupa Konseyi’nin her üyesi, hukukun üstünlüğü ilkesini ve yetki alanı altında bulunan her kişinin insan haklarından ve temel özgürlüklerinden yararlanma ilkesini kabul eder. Birinci bölümde yazılı amacın güdülmesine içtenlikle ve edimli olarak katılmayı yüklenir.”
Üyelerin yükümlülüklerini daha da somutlaştıran belge ise 4 Kasım 1950’de imzalanan ‘İnsan Haklarını ve Temel Haklarını Koruma Sözleşmesi’dir. Bununla bugünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temeli atılmıştır. Daha sonraki protokollerde o mahkeme, bugünkü şeklini almıştır.

Türkiye -sözleşmeye- koyduğu çekinceyi 1987 yılında kaldırmıştır. Bugün insan hakları konusunda dünyanın en önemli adalet mekanizmasını oluşturan o mahkemede hem üyesi vardır, hem de o mahkeme, kendi anayasasına göre de, vatandaşlarının başvurabileceği en yüksek adalet mercii haline gelmiştir.

* * *

Özetle: İnsan hakları, temel özgürlükleri ve hukukun üstünlüğü alanında artık, uluslararası kurallar, çoktan beri değişmiştir. Gene de, ‘birbirinin içişine karışmak’ demeyelim ama, birbirini ‘uyarmak’, sadece bir ‘hak’ değil, bir ‘görev’ haline gelmiştir.