'İçki' konusunda nereden nereye

İktidarın hedefi ne? Ekonomik istikrar ve AB mi, türban ve içki yasağı tartışmalarıyla kendi başarılarını berbat etmek mi?

İçki çok içilir ve hele bağımlılık yaparsa elbette zararlı bir şey. Özellikle gençlerin o tehlikeden korunması için, her ülkede belirli önlemler alınıyor.
Bizde de öteden beri alınmıştır. Okullara yakın yerlerde içkili yerlere izin verilmemesi, rüşt yaşının altındakilere içki satışı yapılmaması, benim çocukluğumdan beri uygulanan önlemlerdendir. Yani 1930'lardan 1940'lardan beri...
Tabii, o zamandan beri şu da bilinirdi: İnsanları içkinin zararlarından korumanın en etkili yolu, onları 'ikna' etmek için yapılan etkinliklerdir.
Devletçe de desteklenen 'Yeşilay Cemiyeti' bununla uğraşırdı. Gazetelere ilanlar verir, caddelere dövizler astırır, duvarlara afişler yapıştırtır, içkinin sağlığa ne kadar zararlı olduğunu anlatırdı. (O arada sigaranın da...)
Mart ayının başında bir 'Yeşilay haftası' vardı. "İçki sağlığa zararlıdır" kampanyaları, o hafta içinde yoğunlaştırılır, o konuda radyodan yayınlar yapılır, halkevlerinde konferanslar verilirdi.
'Cemiyet'in kurucu Başkanı Bakırköy Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Profesör Mazhar Osman Usman'dı. Onun ölümünden sonra da, yerine aynı alanın uzmanlarından Profesör Fahrettin Kerim Gökay geçmişti. İkisi de halk arasındaki etkileri büyük olan ünlü doktorlardı. Fahrettin Kerim Gökay, bir süre İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı yaptı. Boyu uzun olmadığı için 'Küçük Vali' diye anıldı ve çok popüler oldu.
Gerek Usman, gerek Gökay zamanında Yeşilay'ın da, devletin de yaptığı çalışmalar çok etkiliydi.
* * *
Ancak şu vardı: Devlet de, Yeşilay da, bütün bu çalışmalar sırasında 'ölçünün kaçırılmaması'na dikkat ediyordu. İçkiyle ilgili sınırlamaların artırılmasını, yasaklama haline getirilmesini kimse düşünmüyordu.
Yeşilay 'İçki zararlıdır' kampanyası yaparken, gazetelerdeki Kulüp Rakısı reklamının yayımlanması da devam ediyordu. Bu, ünlü grafiker İhap Hulusi'nin çizdiği reklamdı... İki iyi giyimli centilmenin karşılıklı oturup 'kulüp' içerken hayatlarından ne kadar memnun olduğunu gösteriyordu.
Özel şarap üretimi geliştikçe buna şarap reklamları da eklendi. Bunlardan biri özellikle ilgi çekiyordu. Çünkü reklamda, üstat Yahya Kemal Beyatlı'nın şarap firması için 'aruz'la yazdığı iki mısra vardı:
"Biz veda etmek üzreyiz kedere
Getir ahbaba bir Kavaklıdere"
Kısacası; Bir yandan içki reklamları yayımlanıyordu, bir yandan 'İçki zararlıdır' deniliyordu. İsteniyordu ki herkes, çocukluk yaşını aşıp reşit olduktan sonra, kendi kararını kendi versin. Ağzına hiç içki koymayacak mı? Yoksa arada bir içecek mi?.. Veya daha sık mı?.. Sık içerse, bunun zararlarından korunmak için ne yapacak?.. Düşünsün, kendini ona göre ayarlasın...
Ülkemizde yöneticilerin içkiye bakış açısı, 30'lu, 40'lı yıllardan yakın zamanlara kadar hep böyleydi.
Bu konuda 'makûl' olan, 'akılcı' olan yaklaşım da zaten buydu. Tarih boyunca birçok devlet, içkiyi 'yasak' yoluyla ortadan kaldırmaya çalışmış ama bu, 'içki kaçakçılığı' sektörünü geliştirmekten başka bir işe yaramamıştı.
İçkiyi haram sayan dinlerin mensupları arasında da içki içme eğilimleri yok edilememişti. Dini inançları çok güçlü olsa da, içki içmeyi -Allah'ın affediciliğine sığınarak- ömür boyu sürdürenler hiç eksik olmamıştı.
* * *
Evet, içki konusunda, ülkemizde on yıllardan beri süren uygulamalar, hem dünyanın hem de Türkiye'nin gerçeklerine uygundu. Hele bunlar, şimdi yaşadığımız çağın yeni koşulları içinde daha da önem kazanmıştı.
Dünya, artık insanların 'kişisel özgürlük'lerinin giderek 'dokunulmaz'laştığı bir dönemin içindeydi. Devletin veya diğer kamu yöneticilerinin onlara 'şunu yap, bunu yapma' deme hakkının sınırları daha da daralıyordu.
Yani, içki konusunda bundan 60-70 yıl öncesinde de 'makûl' olan yaklaşım, şimdi daha da makûl, daha da gerçekçi hale gelmişti.
Hal böyleyken, bu 'içki' konusunun bazı AKP'li belediyelerin marifetiyle yeniden bir yasaklama konusu haline getirilmesi ve hükümetin de bunu destekleyen bir tavır içine girmesi, yeni bir basiretsizlik örneğidir.
Üstelik bu, hükümetin temel ekonomik ve siyasal politikalarıyla da tam bir çelişki oluşturmaktadır.
Türkiye'nin ezeli derdi, dış ticaret açığıdır. O açık, her yıl, büyüyerek devam ediyor. İhracatımız artıyor ama, ithalatımız daha da artıyor. Bu yılın ilk dokuz ayındaki ihracat gelirimiz 46 milyar dolar iken, ithalatımız 74 milyar dolara çıkmıştı. Buna göre, o 9 aylık dönemdeki dış ticaret açığımız 28 milyar dolardı.
Bu açığın 'cari açık' göstergesinde azaltılmasının başlıca yolu, turizm gelirlerini artırmaktır.
Bu 9 aydaki turizm gelirimiz o açıdan fena değildi. 14 milyar dolara yaklaşıyordu. Her yıl da giderek artıyordu. Ve şu sırada bile dış ticaret açığımızın yarısını kapatıyordu. Gelecek yıllarda daha da fazlasını kapatabileceği umuluyordu.
Bu durumda, içki yasağını giderek yaygınlaştıran bir ülke olarak tanınmaya başlamak, akıl kârı bir iş midir?
Ülkemizdeki bu 'içki tartışmaları', yabancı basına yansımaya devam ediyor. O yayınlar karşısında Türkiye'ye gelecek turist sayısı artar mı? Hatta, tam tersine azalmaz mı?
* * *
Turistin amacı belli. Tatile geliyor.
Dinlenmeye, eğlenmeye... Aralarında hiç içki içmeyenler var ama, içki içenler daha çok... Hatta son sıralarda daha da artıyor.
Çünkü tıptaki gelişmeler de meydanda... Kalp hastalıkları dahil, bazı hastalıklara karşı, akşamları bir-iki kadeh şarap, ilaç niyetine tavsiye ediliyor.
Bu 'içki yasağı' merakının ekonomik durumumuza yapacağı olumsuz etkilerin bir örneği... Bunun yan etkilerini bir yana bırakalım. Ama, AKP iktidarının bu merakının, 'Avrupa Birliği Siyaseti'yle de bağdaşır yanı var mı?..
Nedir ilk hedefleri bu iktidarın? Ekonomide istikrarı sürdürmek, cari açığı kapatmak, Avrupa Birliği yolunda devam etmek mi? Yoksa türban, içki yasağı, haremlik selamlık uygulamalarıyla, ülkede yeni yeni sorunlar çıkarmak ve kendi başardığı işleri de berbat etmek mi?