İki 'çözüm arama' toplantısı... İkisinde de taraflardan biri yok...

Ankara'da, 'Türkiye Barışını Arıyor' ve 'Kerkük Konferansı' adlı iki toplantı oldu. İkisinde de 'diyalog' temel kavramdı...

Ankara'da iki toplantı yapıldı. Birinin adı 'Türkiye Barışını Arıyor'du. Ötekinin adı 'Kerkük konferansı'...
Ben birincisine çağrılıydım. Çağrıcılar, bazılarını yakından tanıdığım bir grup yazar ve siyasetçiydi. Çağrılarında, amaçlarının 'Kürt sorununun barışçıl ve demokratik bir çözüme kavuşması için, her türlü şiddeti ve ayrımcılığı reddeden, çözümü Türkiye'nin iç dinamiklerinde arayan (...) bir toplumsal mutabakat'a ulaşmak olduğunu belirtmişlerdi.
Toplantıya katılanların isimlerini gazetelerde görmüşsünüzdür: Yaşar Kemal'den Vedat Türkali'ye kadar birçok yazar, Ece Temelkuran'dan Ferai Tınç'a kadar birçok gazeteci vardı. Profesörler: Doğu Ergil'den Fuat Keyman'a kadar... Sendikacılar: Süleyman Çelebi'den Salim Uslu'ya kadar...
Katılımcılardan çoğunun, hangisinin Türk, hangisinin Kürt olduğunu veya kendilerini nasıl tanımladıklarını bilmiyorum. Ama herhalde her iki 'köken'den çok sayıda insan vardı. Politikacılara gelince... Hükümetin de, anamuhalefetin de temsilcisi yoktu.
Çağrıcıların bildirdiğine göre, hükümet üyeleri de davetliydiler, parti genel başkanları dahil, tüm milletvekilleri de...
Parti genel başkanları olarak DTP'nin Genel Başkanı Ahmet Türk, ÖDP'nin Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu, EMEP'in Genel Başkanı Levent Tüzel konuşmacıydılar. Meclis'te grubu olan partilerden ise, dinleyiciler arasında bile resmi temsilci yoktu.
Böylece, 'Türkiye Barışını Arıyor' toplantısında ortaya atılan görüşleri, Türkiye'nin ne hükümeti dinlemiş oldu, ne de en etkili muhalefet partilerinin yöneticileri...
Oysa, konuşmacılar arasında farklı görüşler vardı ama, hepsinin bir 'ortak payda'sı vardı: Bu bir 'diyalog' ihtiyacıydı.
'Diyalog' kiminle yapılacak?
Hükümetler, terör örgütü olduğunu vurguladıkları bir örgütle diyalog içine girmezler, bu belli. Ama 'Türkiye Barışını Arıyor' toplantısının katılımcılarının kimler olduğu da belli... Terörle, şiddetle ilgileri bulunmadığı, zaten herkesçe biliniyor. Ayrıca yapılan toplantının çağrısında, 'her türlü şiddetin ve ayrımcılığın reddedildiği' ilan edilmiş... Hükümetin ve Meclis'te grubu olan partilerin kulakları, o toplantının içinden çıkan diyalog çağrısına da mı kapalı?..
***
Gelelim, ikinci toplantıya... 'Kerkük Konferansı'na...Haberini Milliyet'te okudum: Global Strateji Enstitüsü adındaki kuruluş tarafından düzenlenmiş. Amacı, adı gibi: Kerkük'ün statüsünü ve sorunlarını tartışmak. Bunlara çözüm yolu aramak...
Katılımcılarının çoğu Kerküklü... Irak Türkmen Cephesi Başkanı ile Sünni gruplardan Irak Uzlaşma Cephesi, Irak Diyalog Cephesi, Irak İslami Partisi, Şiilerden Fazilet Partisi ve Şii Vakfı ile Asuri temsilcileri... Ve Türkiye'deki iktidar partisi ile ana muhalefetin uzman milletvekili temsilcileri...
Bu da, bugün gündemde olan önemli bir konu hakkındaki görüşlerin tartışılacağı bir 'diyalog' toplantısıydı... Irak'taki Türkmenlerden Sünni Araplara, Şii Araplardan, Asurilere kadar çeşitli siyasi grupların temsilcileri, görüşlerini belirteceklerdi.
Ama o toplantıya katılan Iraklılar arasında da, Irak'ın Cumhurbaşkanı'nın başında bulunduğu parti dahil, Kürt gruplarının temsilcileri yoktu.
Niçin?.. Çağrıyı yapan enstitünün akademik danışmanı, KDP ve KYP'den görüş istediklerini, ama bu isteğe yanıt alamadıklarını söylemiş. Söz konusu partiler ise, çağrı almadıklarını ve gelen mesajın hitap şeklini yanlış bulduklarını bildiriyorlar.
Belli ki, iki taraf arasındaki diyalog kopukluğu, birbirlerinin mesaj gönderme usülüyle ilgili görüşlerini bile öğrenmelerine imkân vermemiş.
***
Özetle:
Türkiye'deki Kürt sorunlarına çözüm aramak için düzenlenen 'diyalog'ta Türk parlamentosundaki Türk siyasetçiler yok.
Irak'taki Kerkük'le ilgili sorunlara çözüm aramak için düzenlenen Türkmen-Arap-Asuri diyaloğunda Irak'taki ve Kerkük'teki Kürt siyasetçiler yok.
Peki, nasıl çözülecek sorunlar, bu 'yarım diyalog'larla?..
Tüm taraflar, birbirlerinin niyetleri hakkındaki bilgileri, Amerikan hükümeti sözcülerinin açıklamalarıyla mı öğrenecekler? Birbirlerine bir şey söylemek istedikleri zaman bunu, onların aracılığıyla mı iletecekler?..
Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'in Kongrede yaptığı açıklama meydanda...
Bush'un son Irak planını, savunurken, bu plan gerçekleşmezse (yani Amerikalılar Irak'tan çıkarsa), bölgenin halinin çok fena olacağını anlatmak için, hem Irak'taki 'Kürt yönetiminin niyetleri'nden, hem de 'Türkiye'nin niyetleri'nden söz ediyor.
Amerikan planı işlemezse, Kürtler, bağımsız bir devlet kurmaya kalkarmış... Türkiye buna müsaade etmezmiş, sorun çıkarmış...
Sorun çıkar: Yani bir Türkiye-Irak Kürdistanı savaşı çıkar...
Böylece, Amerikan Kongresi'ndeki demokrat çoğunluğun gözünü, 'bizim niyetlerimiz'i okuyarak korkutuyor bayan Rice...
Bizim niyetlerimiz... Yani, hem Irak'taki Kürt yönetiminin, hem bizim...
Bunlar gerçekten böyle midir? Bilmiyoruz. Bunları Amerika'dan işitiyoruz.
Bunları, bir de, iki tarafın birbirine sorup öğrenmesinde fayda yok mu? Öğrendikten sonra da, aradaki görüş farklarını gidermeye yönelik bir müzakere süreci başlatmasında...
***
Birinin niyetinin ne olduğunu ötekine söyleyip, onların ikisini de etkilemek, Amerika'nın politika metotlarından biri... Türkiye bununla 1964'te karşılaşmıştı. Ünlü Johnson mektubuyla...
Kıbrıs sorununun 1964'teki aşamasında, Kıbrıs Rumları 1959-60 anlaşmalarını bir kere daha çiğnemişlerdi. Adadaki Türklere karşı 'etnik temizlik' amaçlı saldırılarını yeniden başlatmışlardı.
Türkiye'nin Başbakanı İsmet Paşa'ydı. Anlaşmalara dayanan haklarını kullanarak bunu önlemek istiyordu. Anlaşmalar ona adaya müdahale hakkını, o zaman da veriyordu. Gerçi bunu yapacak maddi imkânı sınırlıydı. Çıkarma gemisi yoktu. Yapılan saldırıları caydırmak için hava harekâtıyla yetinmek zorundaydı.
'Johnson mektubu', işte o sırada geldi.
Amerikan Başkanı, Türkiye Başbakanı'na özetle demeye getiriyordu ki:
"Sizin atacağınız adımlar Sovyetler Birliği'ni rahatsız eder. Sovyetler Birliği size karşı harekete geçebilir. Öyle bir durumda NATO'nun sizinle ilgili koruma mekanizmaları işlemez."
Bu, Amerika'nın Sovyetler Birliği'nin niyetlerini öne sürerek yaptığı bir baskıydı.
NATO antlaşması kurallarıyla ilgisi yoktu. Sovyetler Birliği'nin bir üyesine saldırması halinde, NATO onu otomatik olarak korumakla yükümlüydü. Ama ABD, büyük bir devlet, Türkiye'ye karşı o kuralı da bir yana bırakarak, 'Sovyet kozu'nu oynamakta beis görmüyordu.
Johnson mektubu, başlangıçta iki ülkede de gizli tutulmuştu. İsmet Paşa'nın o mektuba verdiği, "O zaman yeni bir dünya kurulur..." cümlesini içeren ünlü cevap mektubu da...
İkisi de çok daha sonraları açıklanacaktı.
Fakat bu mektubun geldiği sıralarda başlayan bir gelişme oldu ki, bu hemen fark edildi. Türkiye'yle Sovyetler Birliği arasında bazı ziyaretler başladı.
Bunu bazı yabancı gazeteciler İsmet Paşa'ya sordular. Dediler ki:
"Bu ziyaretlerin amacı nedir?"
İsmet Paşa'nın cevabı şuydu: "Sovyetler Birliği'nin bizim hakkımızdaki düşüncelerini, bize bazen başkaları söylüyor. Biz de dedik ki, bir de kendilerine soralım. Bizim hakkımızda ne düşünüyorlar, onlardan öğrenelim."
Bu şekilde başlayan Türk-Sovyet temasları, Soğuk Savaş dönemi koşullarına rağmen, iki ülke arasındaki ilişkileri hızla iyileştirmiştir. İki ülke, belirli alanlarındaki anlayış farklarına rağmen, başta ekonomik konular olmak üzere, birçok alanda, iki tarafın da yararına olacak anlaşmalar yapmış ve uygulamışlardır.
***
Özetle: Kendi içimizdeki sorunlar da, bölgedeki sorunlar da, o sorunlarla doğrudan doğruya ilgili olanlar arasında 'diyalog' kurularak çözülebilir.
Hatta, sorunların çözülmesi bir yana, o 'diyalog'lar sayesinde herkes için faydalı olacak yeni yeni işbirliği alanları ve gelişme imkânları ortaya çıkabilir.

İki gün süren 'Türkiye Barışını Arıyor' toplantısından bir panelin konuşmacıları ve dinleyicileri.

Kerkük 2007 başlığı altında düzenlenen konferansta Kerkük il meclisi üyelerinin katıldığı bir panel.