İki ihtimal var...

Birinci ihtimal, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan vekili Arınç'ın üslubunun devamlı olması, Erdoğan'ın da ona uyması... İkincisi tatsız bir ihtimal...

Bundan sonrası ne olacak?
İki ihtimal var:
Biri, gerginliğin, Cumhurbaşkanı Gül ve onun gibi düşünen AKP’lilerin gayretleriyle azaltılması...
İkincisi, Başbakan Erdoğan’ın son demeçlerindeki üslubunu sürdürmesi ve gerginliğin daha da artması...
Şu gerçek ortada:
Başbakan Erdoğan ülke dışında olursa birinci ihtimale bağlanan umutlar artıyor. Çünkü orada, Türkiye’deki olaylarla ilgili olarak, istese de istemese de fazla konuşamıyor. Türkiye’de ona vekâlet eden Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği demeçler, yatıştırıcı unsurlar da içeriyor.
Arınç’ın dün yaptığı uzun basın toplantısının en azından bir kısmı öyleydi. Örneğin Gezi Parkı’nda polisin ‘sabaha karşı baskını’na uğrayan göstericilerden özür diledi. Ayrıca, İdare Mahkemesi’nin Topçu Kışlası Projesi için verdiği ‘yürütmeyi durdurma’ kararına dayanan bir düşünce ortaya attı.
O karara göre, Topçu Kışlası’yla ilgili inşaat, zaten durdurulmuştu. Devam ettirilemezdi. Mahkemenin son kararına kadar projenin yeniden değerlendirilmesi mümkündü. Arınç, o değerlendirme sonunda, İstanbul Belediyesi’nin parkın geleceğini referandumla yeniden belirleyebileceğinden söz etti.
Bunlar, göstericilerin en azından bir bölümünü memnun edebilecek sözlerdi.
Gerçi bunları söyledikten sonra göstericilerin aralarına başka unsurların katıldığını söyleyip o unsurları kınayan ifadeler kullandı. CHP hakkında şüpheci sözler söyledi. Yani genelde, Başbakan gibi, suçlayacak düşmanlar arayıp buldu. Fakat konuşmasının üslubu başbakanınkinden çok daha dikkatliydi.
Denilebilir ki: Keşke bu dikkatli tutum devam ettirilebilse...
Fakat buna imkân var mı?..
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’ye geldikten sonra o tutumu devam ettirebilir mi?
Yoksa ‘kaldığı yerden’ yeniden mi başlar, göstericilere, muhalefet partilerine ve daha birçok hedefe en ağır sözlerle hücum etmeye?..
Eğer Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’ye döndükten sonra ‘kaldığı yerden’ başlarsa, ülkemizin geleceği için iyimser olma imkânı daha da azalır. Çünkü ‘kaldığı yer’de hem çok yanlış bir ‘teşhis’ var, hem de halkın çok geniş bir kesimine karşı yoğun bir ‘öfke’ var. O öfkenin eşliğinde de öyle bir ‘inat’ ve ‘kibir’ var ki, bunun ‘hayırlara vesile’ olması mümkün değil.

* * *

Erdoğan’ın yurtdışına çıkmadan söylediği sözler arasında bir tehdit de vardı. Meydanlarda toplanan insanlar karşısında kendisinin çok daha fazla insan toplayabileceğini söylüyordu.
Bunu geziye çıkarken yaptığı basın toplantısında bir kere daha vurguladı. Aynen şunu söyledi:
“Şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz, bu ülkenin en az yüzde 50’si var ve biz onlara diyoruz ki aman sabırlı olun, sakın bu oyunlara gelmeyin.”
Yani: Erdoğan, o insanları ‘zorla tutmak’tan vazgeçse, onlar dışarı çıkacak ve bugünkü göstericilere karşı, ‘karşı gösteri’ yapacak.
Tabii, o ‘karşı gösteri’lerin bazen ne kadar tehlikeli olduğu biliniyor. Geçmişte, 1969’daki ‘Kanlı Pazar’da ilk örneğini görmüştük.
O zamanki Soğuk Savaş dünyasında iktidarlara rahatsızlık veren gösteriler, solcu gençlerin yaptığı gösterilerdi. O solcu gençler, 1969’da İstanbul’a gelen Amerikan gemilerini protesto etmek için, 16 Şubat’ta Taksim’de bir gösteri düzenlemişlerdi. Ama bunu işiten sağcı gruplar, aynı tarihte aynı yerde bir ‘karşı gösteri’ planlamışlar ve meydana daha önce girip namaz kıldıktan sonra solcuları beklemişlerdi.
Sonuç: Dolmabahçe’den Taksim’e yürüyen binlerce kişi Taksim’e girince, sağcıların, ‘Komünistlere ölüm’, ‘Allahsızlara ölüm’ sloganlarıyla başlattıkları saldırıya uğramıştı. Solculardan iki genç bıçakla öldürülmüş, 200 kişi yaralanmıştı.
O gün bir pazar günüydü. Adı yakın tarihimize ‘Kanlı Pazar’ adıyla geçti ve ülkemizde daha sonra yıllarca süren ve yüzlerce insanımızın ölümüne yol açan ‘sağ-sol’ çatışmalarının başlangıcı oldu.
Başbakan’ın etrafında, o olayları hatırlayanlar varsa, bunları ona anlatmalarında fayda var. Türkiye’ye döndükten sonra, eski üslubunu devam ettirmekten kendini alamasa bile, hiç olmazsa bu ‘ben istersem daha fazla insan toplarım’ söyleminden vazgeçsin. Çünkü o istemese bile, o söylemden kendisine vazife çıkaranlar olabilir.
Nitekim İzmir’de bir “eli sopalılar” olayı çıktı ki, henüz ne olduğu, inandırıcı bir şekilde açıklanmış değil.