İki 'seçim usulü ve geleneği' arasındaki farklar

Bir zamanlar, demokratik ülkelerdeki gibi sık seçim yapardık. Demokrasiye yeni geçtiğimiz yıllarda bile bu böyleydi.

'Cumhurbaşkanı adayımız' bu akşama kadar belli olur mu? Dün bu satırları yazarken (saat 16.00) kimse hâlâ bilmiyordu.
'Hâlâ' diyorum. Aday yazılma süresinin bitmesine 56 saat kalmıştı. 'Seçilecek aday'ın kim olduğu, hâlâ gizliydi. Onu bir tek, Meclis'teki 'çoğunluk partisi lideri' biliyordu.
Kendisi de belirtiyor: Bunu 'sürpriz' şeklinde birdenbire açıklayacak... Partisinin milletvekilleri de kimi seçeceklerini öğrenecekler...
Bizdeki usul bu. Başka demokratik ülkelerde farklı. Cumhurbaşkanı, ister Fransa'daki gibi halkoyuyla seçilsin, ister Almanya'daki gibi -bizimkine benzer- bir parlamenter ağırlıklı seçimle... Cumhurbaşkanı aday adayları aylar öncesinden belli oluyor. Hatta -ABD'deki gibi- birbuçuk-iki yıl öncesinden belli oluyor.
***
Değerli okurlarım biliyor: Bu sütunlardaki bir yazı dizisi içinde bir hafta süreyle 'Seçime giden Fransa'yı anlatmaya çalıştım. Cumhurbaşkanı adaylarının, siyaset hayatları bir yana, özel hayatlarının bile bilinmedik hiçbir yanı kalmamıştı. Paraları, evleri, arabaları, giyimleri, kuşamları, yaşam biçimleri, ödedikleri vergiler, öğrenim hayatlarındaki başarıları, başarısızlıkları... Hepsi, basında, televizyonlarda, enine boyuna tartışılmıştı.
Fransız seçmeni, önceki gün, bütün bunları değerlendirerek oy verdi. 12
adaydan ikisini 'ikinci tur'a çıkardı.
Şimdi iki hafta boyunca aynı bilgileri yeniden teraziye koyacak. Ve o ikisinden hangisini seçeceğine karar verecek.
Orada adet öyle... 'Seçim' denilince akla önce, adaylar hakkında 'bilgi edinme' ve 'tartışma' geliyor. Tabii, o seçim 'Cumhurbaşkanı' seçimi olunca, bunlar daha da önemseniyor.
Ama, ulusal parlamento seçimlerinde de, yerel seçimlerde de durum farklı değil... Adayların, tanınmasına ve tartışılmasına imkân verecek kadar erken bir zamanda belirlenmesi... Çok aday arasından 'tek kişi'nin seçileceği seçimlerde, iki tur uygulanması... Hepsinde kural aynı...
Amaç, seçim sonucunun seçmen iradesine uygun olması... Seçmenin, bilgisizlik veya tartışmasızlık yüzünden yanılgıya düşmesine de, sandığa attığı oyun amacı dışında sonuç vermesine de imkân bırakılmaması...
***
Tabii, demokratik ülkelerde, aynı hedefe, iki turlu seçim dışındaki başka seçim sistemleriyle ulaşanlar da var. Ama bütün o seçim sistemleri içinde bizimkinin benzeri yok...
Yani hem yüzde 10 barajlı, hem partilerin işbirliğini önleyen bir sistem.. Sandığa atılan oyların yüzde 45'ini çöpe atılmış hale getirebilen, bir partiyi yüzde 34 oy oranıyla Anayasa'yı değiştirecek çoğunluğa ulaştırabilen bir sistem...
Farkımız bunlardan ibaret de değil... Biz, başka demokratik ülkelerin yanında 'seçimi en az' olan bir ülkeyiz. Halkımız beş yıllık bir süre içinde en fazla iki defa sandık başına gider. Biri milletvekili seçimi için, öteki belediye seçimlerinin, il genel meclisi seçimlerinin ve muhtarlık seçimlerinin hep birlikte yapıldığı yerel seçimler için... (Bazen, 1999'daki gibi o iki seçimin aynı güne getirildiği de olur. Beş yıllık süre içinde sandığa gitme günü ikiden bire inebilir)...
Bir zamanlar biz de, başka demokratik ülkelerdeki gibi, daha sık sandığa giderdik. Demokrasiye yeni geçtiğimiz yıllarda bile, belediye seçimleri ve diğer yerel seçimler ayrı ayrı zamanlarda yapılırdı. Ayrıca 'ara seçim'ler vardı. Ölüm veya başka nedenlerle boşalan milletvekillikleri için yapılırdı.
1961 Anayasası'yla, Senato kurulunca, 'daha sık seçim' ilkesi kurumlaştı. Senato üyelerinin üçte birinin her iki yılda bir yenilenmesi esası konuldu. Amerika'daki gibi... Ara seçimlerinin de, her iki yılda bir yapılması zorunlu hale geldi.
Şimdi ise ne Senato var, ne de ara seçimleri...
Ara seçimleri, 1982 Anayasası'nda yapılan bir değişiklikle neredeyse tarihe karıştı. Son zamanlarda sadece bir defa 'yenileme seçimi' olarak yapıldı. O da AKP liderini Meclis'e sokmak için Siirt'te yapılan seçimdi...
***
Evet, demokrasi alanındaki özelliklerimizden biri bu. 'Az seçimlilik' veya 'seyrek seçimlilik'... Bunun sonucu da şu:
Bir seçimden sonraki uzun süre içinde halkın eğilimlerinin hangi yönde geliştiğini somut ve tartışılmaz bir biçimde ortaya koyan bulgular ortaya çıkmıyor.
Anketleri, sadece işine gelenler beğeniyor. İşine gelmeyenler, 'Bunlar maksatlıdır' deyip yok sayıyor.
Öyle olunca da, bir seçimden iki-üç yıl geçtikten sonra, bir 'kör dövüşü'dür gidiyor. Muhalefet iktidara, "Seçmen artık seni tutmuyor. Aldığın oylar yerinde durmuyor" diyebiliyor. İktidar da muhalefete, "Hayır halkın bana güveni tamdır. Halk asıl seni tutmuyor" diye cevap verebiliyor.
Hangisinin söylediği doğru?.. Veya ikisininki de yanlış da, başka bir doğru mu var?..
Başka birçok ülkede, seçmen eğilimlerindeki -'daha sık seçim' yoluyla- izlenebilen gelişmeler, Türkiye'de çoktandır izlenemiyor...
***
Beş yılda bir yapılması esas olan parlamento seçimlerine veya yerel seçimlere gelince... O seçimler için aday saptama usullerimiz de, ilginçtir...
Adaylardan seçilebilecek durumda olanları belirleyenler de, birkaç parti liderinden ibarettir. Meclis iki partili olabilecek gibiyse iki, üç partili olabilecek gibiyse üç parti liderinden...
Listeleri onların yapması esas...
Seçmenlerin, aday tercihi seçenekleri de yok... Ya listeleri olduğu gibi seçecekler, ya da oylarını, boşa gideceğini önceden bilerek, başka partilere veya bağımsız adaylara verecekler...
Yani: Beş yılda bir gidebildiğin bir seçimin sandığına, Meclis'e girme ihtimali olan iki veya üç partinin genel başkanının yazdığı listelerden birini veya ötekini atacaksın.
O partileri veya listelerini beğenmesen bile, başka partiyi veya listeyi seçmenin anlamı yok. Seçme hakkını, sonuca katkısı olabilecek şekilde kullanmak istiyorsan, o hakkın sınırı, işte bu kadar... Buna razı olacaksın...
***
Özetle: Fransız seçimleri, bir kere daha hatırlattı: Cumhurbaşkanı seçimi gibi, genel seçim, yerel seçim konusunda da durumumuz bu: Demokratik ülkeler arasında 'Biz bize benziyoruz.' Başka hiçbirine değil, 'sadece bize' benziyoruz.



Sarkozy önde gidiyor, ama Ségolène'in şansı yok mu?
Fransız seçiminin ilk turu şunları gösterdi:
1) Anketler bu defa fazla yanılmadı. 'Sarko' birinci, 'Sego' ikinci oldu.
2) Bu sonuç 'merkez sağ'daki Halk Hareketi Birliği (UMP) için büyük bir başarıdır. Nicolas Sarkozy, ulaştığı oy oranıyla, 'ikinci tur'un da favorisi haline gelmiştir.
3) Ancak bu sonuç, Sosyalist Parti (SP) adayı Ségolène Royal için de başarıdır. Çünkü SP'nin, 2002'deki cumhurbaşkanı adayı -Sosyalistlerin ünlü politikacısı- Lionel Jospin, aşırı sağcı Le Pen'in gerisinde kalarak üçüncü sıraya düşmüştü. Soldaki bazı politikacılar, benzeri bir durumun bu defa Bayrou'nun zorlamasıyla gerçekleşeceğinden korkuyorlardı. Ségolène, Bayrou'yu 5-6 puan farkıyla geride bırakarak Sosyalist Parti'ye yeniden moral verdi.
4) 'İkinci tur'un, Ségolène'nin zaferiyle sonuçlanması, 'Hıristiyan Demokrat-liberal' Bayrou'nun oylarından
önemli bir kısmının Ségolène'e gitmesiyle mümkündür. Çünkü Sarkozy', aşırı sağcı Le Pen'in yüzde 11 oranındaki oyuyla ve diğer bazı sağ oylarla birlikte, oy oranını yüzde 45'e kadar çıkarabilir. Bunun üzerine, Bayrou'nun yüzde 18 civarındaki oyunun sadece 5-6 puanı bile eklense, Sarkozy'nin yüzde 50'yi aşması mümkündür.
Ségolène'in ise, yüzde 25'lik oy oranına birinci turda eklenen sol partilerin ve Yeşillerin tümünün oylarını ekleyebilse bile, varabileceği oran, ancak yüzde 36-37'ye ulaşıyor. Yani, Bayrou'nun yüzde 18'lik oyundan en az 13 puanını kendisine çekebilmesi gerekli.
Bu da hiç kolay değil. Bayrou'nun 'Fransız Demokrasi Birliği' de (UDF), Sarkozy'nin Halk Hareketi Birliği (UMP) gibi 'merkez sağ'da sayılıyor.
Gerçi Bayrou'yu seçen seçmenlerden bir bölümünün Sarkozy'den hoşlanmadığı biliniyor. Bayrou'nun kendisinin de... Ama bu, birinci turda ona oy veren seçmenlerin bir kısmını olsa bile, üçte ikisinden fazlasını ikinci turda Ségolène'e döndürebilir mi? Çok güç...
5) Ancak bu olumsuz duruma rağmen, Fransız Sosyalistleri, geçmişteki bir cumhurbaşkanlığı seçimini hatırlıyorlar ve 'ikinci tur'a, gene de umutlu olarak giriyorlar.
Hatırladıkları seçim, 1981'in 26 Nisan'ında yapılan birinci tur seçiminden sonra, 12 Mayıs'taki ikinci tur seçimiydi. Birinci turda o zamana kadarki -merkez sağdaki- Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaing yüzde 28.32 oyla birinci gelmişti. Sosyalist Parti'nin adayı François Mitterand ise, yüzde 25.85 oyla ikinci sıradaydı.
O zamanki tahminler de bugünkü gibiydi. Giscard d'Estaing'in, kazanması bekleniyordu. Sonuç, beklenenin tam tersine çıktı. Mitterand kazandı.
Tabii, bundan, 26 yıl önceki o olayın bu defa da tekrarlanabileceği sonucu çıkmaz.
Ama 'ikinci tur'a daha iki hafta var.