İngiltere seferber oldu: Lüksemburg'da ırkçılıkla savaş

<arabaslik>İkinci </arabaslik>Dünya Savaşı'nda Hitler'den kurtulmak için müttefikleriyle çabalayan İngiltere<br> bu kez yine bir 'Avrupa'yı kurtarma göreviyle' karşı karşıya. Bu kez cephelere askerler sürülmüyor.</br><arabaslik>Diplomatik </arabaslik>bir savaş bu. Hedef ise AB'yi din birliğine dayalı bir Hıristiyan topluluğu haline getirmek isteyenleri engellemek.

LÜKSEMBURG- Bu satırları yazarken daha hiçbir şey belli değil.
Lüksemburg'dayız.
Şimdilik akşama kadarki izlenimlerimizi özetleyelim.
Olaylar kapalı kapılar arkasında gelişiyor. Gazetelere yansıyan haberler sınırlı... 'Sonuç ne olacak?' sorusuna, hâlâ 'ortada' deniliyor. Yani çözüm ihtimâli de yüzde 50, çözümsüzlük ihtimâli de...
Günün baş aktörü İngiltere...
İngiltere için bu da bir başka 'en uzun gün'...
'The longest day'... İkinci Dünya Savaşı'ndaki Normandiya çıkarmasına konulan ad gibi...
Tabii, arada fizik benzerlik yok. Avrupa'da çok şükür, artık savaş yok. Dünyayı ateşe veren Hitler gibi bir deli yok. Kara Avrupası'nı onun elinden kurtarmak için milyonlarca askeri cephelere sürme gereği yok.
Bu, diplomasi alanında geçen bir 'en uzun gün'... Mücadele, telefon konuşmalarıyla ve yazışmalarla sürdürülüyor. Akşam da bir yemek masasında ya bir sonuca bağlanacak, ya da bağlanmayacak...
Ama arada, fizik benzerlik olmasa da, bir hedef benzerliği var: İngiltere bu defa da, müttefikleriyle birlikte yeni bir 'Avrupa'yı kurtarma' göreviyle karşı karşıya... Avrupa Birliği'nin dönem başkanı olarak...
Kimden kurtarmaya çalışıyor?
Evet, bugün ortada Avrupa'yı ele geçiren bir deli de yok, insanları elekten geçirip ortadan kaldırmayı hedefleyen 'üstün ırk' teorileri de yok... Fakat bir şey var:
Avrupa'yı din birliğine dayalı bir Hıristiyan milletler topluluğu haline getirip, başka milletten olanları 'ikinci sınıf millet' kategorisine indirme merakı var.
Bu da, Birleşmiş Milletler kriterlerine göre, 'ırkçılık' değil mi? Ve bu ırkçılığın tırmanması, etki-tepki ilişkisinin sonucu olarak, dünyayı yeni yeni felaketlere sürüklemez mi?..
Tabii, bu tehlike henüz kapıya gelip dayanmadı. Ama gören gözler, bunun farkında... Ve 3 Ekim 2005 Pazartesi gününün, öyle bir sürecin başlangıç noktası haline gelmesini istemiyorlar.
'Gören gözler' derken, sadece Schröder gibi, Fischer gibi, Blair gibi lider politikacılardan veya Avrupa Parlamentosu'nun Emma Bonnino gibi, Cohn-Bendit gibi üyelerinden bahsetmiyorum. Basından da bahsediyorum.
Avrupa'da, Türkiye örneğinde yeniden canlanan 'ırkçılık' tehlikesinin bu defaki fark edilişinde Avrupa basınının da rolü büyük... Radikal'den izliyorsunuz; İngiltere'nin, Fransa'nın, Almanya'nın büyük gazetelerinin büyük kısmında günlerdir, bu tehlikeye işaret eden yazılar yayımlanıyor.
* * *
Avrupa'yı bir 'Hıristiyan milletler topluluğu' yapma gayretleri yeni değil. Bunun ilk adımları 4 Mart 1997 günü Brüksel'de yapılan 'Hıristiyan Demokrat partiler liderleri' toplantısında atılmıştı. Sebep gene Türkiye'ydi. Türkiye'nin 1963 yılında başlayan Avrupa yolculuğu ciddileşmeye başlamıştı. Hıristiyan Demokrat liderler, buna karşı bir tavır alıyorlardı.
Tabii, bu 'tavır'larına gerekçe olarak "Türkiye'nin halkı başka dindendir... Onu AB'ye bu yüzden almak istemiyoruz" dememişlerdi.
Bu o zamanlarda henüz ayıp sayılıyordu.
'Din farkı' yerine 'kültür farkı' kullanılıyordu. Onlar da "Aramızda kültür farkı var" demişlerdi. Ama bununla neyi kastettikleri belliydi.
Lüksemburg toplantısının arifesinde, daha da açık konuştular. 'Türkiye'ye hayır' hareketinin Avrupa Parlamentosu'ndaki öncüleri de, onların ülke hükümetlerindeki sözcüleri de, çok somut bir karşılaştırma yaptılar. 'Hırvatistan-Türkiye' karşılaştırması...
Bu bir slogan haline geldi:
"Hırvatistan dururken, Türkiye'yi nasıl alabiliriz?"
Yani:
"Katolikler dururken, Müslümanları nasıl alabiliriz?"
* * *
AB'nin 25 ülkesinin hükümetleri arasında, bu soruyu bayrak yaparak, Türkiye'ye karşı veto kullanacağını açıklayan politikacı Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel...
Schüssel'in portresi bu sayfada... Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkışı, belli ki, kendi temel siyasal tutumunun gereği... Almanya'daki Merkel-Stoiber çizgisine paralel bir tutum bu. Gerçi bu, Almanya'daki genel seçimde o ikilinin işine yaramadı. Ama Schüssel'in Avusturya'daki seçmenleri Türkiye konusunda, Almanya'daki seçmenlerden çok daha duyarlı... Aralarında yüzyıllar öncesinin Osmanlı-Avusturya savaşlarından kalan 'Türkler geliyor' endişesini hâlâ ciddiye alanlar var. Artık folklorik bir nitelik kazanmasına rağmen, Viyana kuşatmasını bile...
Ayrıca, Avrupa ülkeleri arasında en fazla yabancının yaşadığı ülke Avusturya... Başta işsizlik olmak üzere birçok sorunun, bu 'yabancı fazlalığı'ndan ileri geldiğine inananlar da var.
Schüssel, bunları da göz önünde tutarak, Türkiye'ye karşı itirazını bir inat haline getirmekte tereddüt etmedi.
* * *
Fakat, dün akşamın geç saatlerindeki bir gelişme, bu hesabın yanlış olduğunu gösterdi:
Dün Avusturya'nın en önemli eyaletlerinden birinde, Steiermark'ta bir yerel seçim vardı. Sonuçlar büyük ölçüde belli oldu. Şu anlaşıldı ki: Schüssel'in partisi hiç ummadığı bir yenilgiye uğramıştı. 35 yıldır elinde bulundurduğu yerel iktidarı kaybetmişti.
Tabii, bunun başka çeşitli nedenleri olmalıydı. Ama Lüksemburg'da, Kongre Merkezi'ndeki Türk gazeteciler arasında esprili yorumlar yapıldı. Almanya'daki genel seçimlerde Hıristiyan Demokratların uğradığı kayıpları hatırlatarak, şöyle diyenler oldu:
"Bu Türklerle uğraşmak kimseye yaramıyor."
* * *
Dün, malûm, Almanya'da 'Dresden seçimi' vardı. O seçim ise, genel seçim sonuçlarının tersine Angela Merkel'e yaradı. Dresden seçmenleri 18 Eylül'deki genel seçime bir adayın ölümü nedeniyle katılamamışlardı. Seçim dün yenilenecekti. Ve bu yenileme, Almanya' da yeni hükümetin kurulmasıyla ilgili temasları etkileyecekti.
Son gelişmelere göre, Hıristiyan Demokrat Parti'yle Sosyal Demokrat Parti'nin bir büyük koalisyon kurma ihtimali artmıştı. Fakat başbakanın kim olacağı konusunda anlaşılamıyordu.
Merkel de, Schröder de bu konuda iddialıydı. Çünkü Almanya'da başbakan parlamentoda seçilerek işbaşına geliyor. İkisi de başka partilerden destek alarak bu seçimi kazanabileceği iddiasındaydı.
İki büyük parti arasında sadece üç milletvekili farkı vardı. Hıristiyan Demokrat milletvekillerinin sayısı 225, Sosyal Demokratlarınki 222'ydi. Sosyal Demokratlar Dresden'de öne geçerlerse bu farkı kapatabilirlerdi.
Sonuç gene akşam saatlerinde belli oldu: Kapatamayacaklardı. Angela Merkel, bir milletvekili daha çıkararak durumunu korumuştu.
Böylece, Almanya'da büyük koalisyon kurulursa, Merkel başbakanlık konusunda Schröder'den daha iddialı hale gelmişti.
* * *
Türkiye'nin durumuna gelince...
Kapalı kapılar ardındaki görüşmelerden henüz bir sonuç yok. İngiltere ve Avusturya dışişleri bakanlarının görüşmesi bittikten sonra 25 dışişleri bakanının yemeğine geçildi. Yemek, bir süre sonra çalışma toplantısı haline geliyor.
Saat Türkiye saatiyle on... Lüksemburg'un Kongre Merkezi'ndeki basın bölümünde yüzlerce gazeteci bekliyor. Biz de bekliyoruz.
* * *
Son dakika:
Türkiye saatiyle sabaha karşı 01.45'te toplantının sabah saat 09.30'a ertelendiği açıklandı. O saate kadar bir uzlaşmaya varılamadığı anlaşıldı. Toplantı dağıldıktan sonra İngiltere Dışişleri Bakanı'nın uzlaşma çabalarını sabaha kadar sürdüreceği de açıklandı. İngiliz Dışişleri Bakanı Straw sabah 09.30'a kadar uzlaşma formülleri oluşturabilirse bunları Bakanlar Konseyi'ne sunacak.