'İp kavgası' neyi gizledi?

'Sen asmadın, ben asardım' tartışması, işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk konularını gölgeledi.

Dün seçim kampanyasının 'son hafta'sına girdik. Geride kalan haftaların akıllarda kalan en hararetli konusu, 'Sen asmadın, ben asardım' tartışmasıydı.
İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk konuları, uzun bir süre onun gölgesinde kaldı. Eğitim ve sağlık konuları da...
Tartışmanın iki kahramanı vardı. Biri, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ydi.
Öteki, Başbakan Tayyip Erdoğan'dı. İkisi de (Abdullah Öcalan'ı) 'asmadın' veya 'asmıyorsun' diye birbirlerini suçladılar.
Bahçeli'nin suçlamasına Erdoğan şu cevabı verdi:
"Madem ki yapabiliyordun, sen neden yapmadın, niye geciktirdin?"
Bahçeli de, kendisinin hükümette bulunduğu sırada koalisyon ortağı olduğunu, her istediğini yapamadığını söyledi. Erzurum'daki mitingine, eline üç metrelik bir urgan alarak çıktı. İpi kameralara doğru tutarak dedi ki:
"Meclis'te tek başına iktidar olan sensin. O zaman neden asmıyorsun? Oğluna gemi alacak paran var da, asacak ip mi bulamıyorsun? Al bu ipi ben veriyorum, haydi al as..."
Buna Erdoğan aynı şekilde bir cevap verdi. Bahçeli, cevabın cevabını verdi. Tartışma bu üslup içinde günlerce devam etti. Gazetelere yansıdı. Kimi yazarlar Bahçeli'yi haklı gördü, kimileri Erdoğan'ı...
* * *
Tartışma 'insan asma' fiilini görmeyenleri nasıl etkiledi, bilemem. Ben o 'fiil'i görenlerden biriyim. Bu yüzden o sözleri ve yazıları tüylerim ürpererek izledim.
Gazeteciliğe başladığım yıllarda (1950'lerin başlarında), idama mahkûm olanlar, şehirlerin meydanlarında asılırlardı. Herkesin görebileceği şekilde...
Ankara'da 'asma' yeri, Samanpazarı Meydanı'ydı. Asma günü, önceden ilan edilmezdi. Ama kulaktan kulağa duyulurdu.
Bir gece yarısından sonra meydanın ortasına bir sehpa kurulurdu. Duyanlar, zaten önceden gelmiş olurlardı. Duymayanlar da o hazırlığın haberini alınca, koşar gelirlerdi.
"İdam" dönemin izleyici toplayan gösterilerinden biriydi. Bugünün reytingi yüksek bazı vurmalı-öldürmeli TV filmleri gibi...
Muhabirler ve foto muhabirleri, zaten yerlerini almış olurlardı.
1950'lerin başlarında, iki defa, gazetem beni o iş için görevlendirdi. İzledim. Yazdım. Burada hatırlamak bile istemiyorum, izlemesi de korkunçtu, yazması da...
İdam edilenlerden biri, birden fazla kişiyi 'taammüden' (önceden tasarlayarak) çok gaddar şekilde öldürmüştü. O suçu işlediğinden kimsenin şüphesi yoktu.
Ceza sistemimizin 'en ağır cezası'sına çarptırılmasına kimsenin itirazı olamazdı. Ama, ceza sistemimizin 'en ağır cezası' ölüm cezası mı olmalıydı?
Bu o zamanlarda da, tartışılıyordu. Ben bir yandan gazetecilik yaparken, bir yandan Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okuyordum. Ceza Hukuku derslerinde, ölüm cezasını gerekli görenlerin görüşleri kadar, o cezaya karşı çıkanlarınkini de öğreniyorduk. O idamı izlemek, ikincilere hak vermek için yeterliydi.
Muhabir olarak gördüğüm öteki idam, 'Doğu Bloku' için casusluk yaptığı gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırılan bir hükümlüydü.
1950'lerdeki 'Soğuk Savaş' koşulları malûm. Mahkûm, kimseyi öldürmemişti ama, 'devlet sırları'nı Ankara'daki Sovyet Büyükelçiliği'ne ilettiği saptanmıştı.
O da çok ağır bir suçtu. Fakat o suçun suçlusu da, ölüm yerine müebbet hapse mahkûm edilse, bunun ne sakıncası olabilirdi?
* * *
Evet, o soru, o zamanlarda da çok soruluyordu. 1950'li yılların başlarında... Yani bundan 50 küsur yıl önce... Ve 'Ölüm cezası kalkmalıdır. En ağır ceza müebbet hapis cezası olmalıdır' diyenler artıyordu.
Gerçi o düşüncenin uygulamaya geçmesi kolay olmadı. Ama, o yolda bir süreç başladı. Önce (1960'larda) idam cezasının 'infaz'ının 'aleni' (herkesin gözü önünde) olması usulü kaldırıldı. Sonra, (1970'lerin ikinci yarısında) mahkemelerin verdiği cezalar, Meclis'e onaylanmak için geldiğinde, Meclis çoğunluğu, o onay işlemini ertelemeyi gelenek haline getirdi. Dolayısıyla, idama mahkûm olanların cezaları kalkmadı ama, uygulanmadı da... Mahkûmlar, resmen 'idam mahkûmu' da olsalar, hapishanedeki köşelerinde yaşamaya devam ettiler.
80'li yıllarda ise (12 Eylül dönemi hariç) o gelenek daha pekişti. 1984'ten sonra artık hiçbir idam cezası uygulanmadı.
İdamı tamamen kaldıran yasanın çıktığı 2002 yılında, cezası uygulanmayan 'resmi idam mahkûmları'nın sayısı 76'ydı.
* * *
Bu gelişmenin temel gerekçeleri şunlardı:
1) Suçluları, işledikleri suç ne kadar ağır olursa olsun, devlet eliyle öldürmek medeni değildir. Kaldı ki, onları öldürmek, onları, çok daha ağır bir ceza olan ömür boyu hapis cezasından kurtarmaktır.
2) İdam cezasının, o cezanın konusu olan suçlar için caydırıcı olacağı ve o suçların işlenmesini önleyeceği görüşü, hiçbir zaman kanıtlanmamıştır. Yüzyıllar içinde edinilen deneyimler, o suçların, idam cezası var olsa da azalmadığını göstermiştir.
3) Adalet tarihinde adli hata örnekleri az değildir. İdam cezası, öyle bir hata halinde, telafisi mümkün olmayan bir cezadır.
* * *
Meclis'te, 2002 yılının 1 ve 2 Ağustos günlerinde, idam cezasını tamamen kaldıran yasa değişikliği yapılırken, konuşmacıların çoğunun vurguladığı gerekçeler de bunlardı.
Gerçi o yasa değişikliği, Kopenhag Kriterleri'nin gereklerinden biriydi. Meclis'e, gene o kriterlerle ilgili diğer değişikliklerle birlikte, aynı paket içinde sunulmuştu. Ama söz alan bazı milletvekilleri, "Biz bunu sadece Avrupa Birliği istediği için değil, kendi düşüncemiz de böyle olduğu için yapıyoruz" diyorlardı.
Mesela, o zamanki üçlü koalisyon hükümetinin partilerinden DSP grubunun sözcüsü Masum Türker diyordu ki:
"Değerli arkadaşlar, bugün, burada, idamı tartışıyoruz. Demokratik Sol Parti, geçtiğimiz dönemlerde, sürekli -bizden önceki arkadaşlarımız- idamın kaldırılması için önerge vermiştir. Biz, Demokratik Sol Parti olarak, her koşulda idama karşı bir partiyiz. Nitekim, parlamentomuz, 1984 yılından bu yana, bu konuya uymuştur, bir nevi moratoryum ilan etmiştir."
Üçlü hükümetin ortaklarından Anavatan grubu sözcüsü de aynı yönde konuşuyordu.
Yasanın esasına, MHP karşıydı. Hükümet üyesi olmasına rağmen bunu istemiyordu. Sözcüleri, bugün Devlet Bahçeli'nin sözlerine benzer bir şekilde 'asmak'tan söz ediyordu.
O zaman muhalefette olan AKP'nin sözcüsü Bülent Arınç'a gelince... O, kendisinin kişisel düşüncesine tam uymasa da, ölüm cezasının kaldırılmasının artık bir zaruret olduğunu belirtiyordu. MHP sözcülerinin görüşlerine cevap olarak da şunları söylüyordu:
"Ben bu konuyu seçim meydanlarında istismar edilmesin diye konuşuyorum. Bugüne kadar yapıldı. Kim yaptıysa.. Ben yaptıysam, en kötü işi yapmışımdır; ama yapmayacağız, artık Türkiye bunu istemiyor. Türkiye bu çatışmadan kurtulmak istiyor. Bölgede, ülkemizde terörün durması karşısında, Silahlı Kuvvetlerimiz de, parlamentomuz da, yaraların sarılmasının ekonomik ve insani boyutla ancak mümkün olacağını söylüyor. Ama, bunları görmeden, asacağız, keseceğizlerle Türkiye'de bir yere gidemezsiniz, üstelik asamazsınız da, asmanız da mümkün değil, geldiğimiz nokta bu."
* * *
Evet, işin geçmişinin özeti bu.
MHP, idam cezasının kaldırılmasına karşı ama, bu 'karşı tutum'unu hükümeti sarsacak hale getirmemiş. Kaldı ki, daha önce üçlü hükümet üyesi olarak altına imza attığı belgeler var. Ulusal programdaki "Biz bugüne kadar idam cezası infaz etmedik. Bundan sonra da o gereğe uyacağız" vaadini, o da onaylamış.
AKP ise, 'asmak kesmek'ten yana olmadığını o zamanlar, gayet açık ifade etmiş olan bir parti... Gerçi partisinin o maddeye, bir usul meselesi yüzünden oy vermeyeceğini bildiriyor ama, işin esasına karşı değil.
Fakat işte, ikisinin de bu seçim kampanyasındaki tutumlarına bakın: Sanki MHP, o zamanki 'ulusal program'ı imzalayan hükümet partilerinden biri değil... Ve sanki AKP, o zamanlar 'asmaktan kesmek'ten söz etmeyi ayıplayan parti değil...
Hiçbiri, idam cezasının kaldırılmasındaki hukuki, siyasi ve -hele- insani gerekçeleri hatırlamıyor... Birbirlerine 'Sen niye asmadın?' diye soruyor...
Bu seçim öncesinde, o iki partinin de tutarlılığına güvenmenin imkânı var mı?