İstanbul trafiğindeki akşamlardan (ve gecelerden) biri...

Bir dış geziden sonra İstanbul'a döndüm. Şehrimizin en çarpıcı sorunuyla yeniden haşır-neşir oldum. Trafik sorunuyla...

Bir dış geziden sonra İstanbul'a döndüm. Şehrimizin en çarpıcı sorunuyla yeniden haşır-neşir oldum. Trafik sorunuyla...
Yurtdışındayken de gazeteci-yazar arkadaşlarımın yazılarından okuyordum.
Sorun, artık iyice çığrından çıkmış. Herkes kendi başından geçenleri anlatıyor. Ben de, buna kendi katkımı yapayım.
Önceki akşamüstü saat 16.20'de Bağcılar'da Radikal'in de bulunduğu Milliyet gazetesinin binasından arabayla çıktım. Etiler'deki evime vardığımda saat 18:50'ydi. Yani iki buçuk saatim yolda geçmişti.
Yol TEM yolu. Bizim arabanın sayacına göre, kalkışımızla varışımız arasındaki uzaklık 26 kilometre... Yani, asker yürüyüşüyle 5 saatte rahatça alınır. Demek ki, bizim arabanın o yolda o saatteki hızı, yürüme hızının ancak iki katı ediyor.
Yoldaki ikibuçuk saati verimli geçirmenin tüm yollarını kullandım. Bir şansım var, arabayı ben sürmüyorum. Yapamadığım telefon görüşmelerini yaptım. (O arada cep telefonunun ne önemli bir icat olduğunu bir kere daha anladım.)
Okuyamadığım gazeteleri, dergileri yanıma almıştım, onları okudum, bitirdim. Bir de, okumaya başladığım ama bitirmediğim bir kitap vardı, Meral Ataç'ın 'Babam, Nurullah Ataç'ı, onu yanıma almamıştım, keşke alsaydım diye hayıflandım. Ama hayıflanmam çok sürmedi. Çünkü ortalık karardı. Benim arabamın ışıkları yeterli değil. Nasıl olsa, okuyamayacaktım dedim, kendimi radyoya verdim.
* * *
CNN Türk ile NTV'den haberleri dinledim.
NTV o saatte İngiliz BBC radyosunun Türkçe servisinden naklen yayın yapıyor, orada ilginç bir röportaj vardı. 'İnsanlar nasıl işkenceci olabiliyorlar?' diye bir araştırma yapılmış, onun üzerineydi. Vietnam Savaşı'ndaki işkence uygulamalarına katılan Amerikalılar kendi psikolojilerini anlatıyorlardı. Bir çeşit günah çıkarıyorlardı.
Sorguya çekilen kişiye elektrik vermek, yaralarını çubuklarla kurcalamak, üzerlerine köpek salmak... Bunları nasıl yapabildiklerini açıklıyorlardı. Korkunç örnekler veriyorlardı... Dinlemesi ürperticiydi ama, bilgilendiriciydi. Sonunda fark ettim, meğer o yayın, beş-altı bölümlük bir dizinin bölümlerinden biriymiş, gerisini de izlemeye karar verdim.
Özetle: Kendi hesabıma konuşursam, yolda canımın sıkıldığını söyleyemem. Ama insan arada bir yandan geçen arabadakilere bakarken, asıl onlar için Allah'tan sabır diliyor. Birçoğu, arabayı kendi sürdüğü için, ne gazete-kitap okumaya ne de telefonla konuşmaya imkân bulabiliyor. (Gerçi telefonla konuşma yasağını delenler var ama, bir el direksiyonda, bir el telefonda, konuşmak o kadar rahat bir iş olmasa gerek). Yolu sıkıcı olmaktan çıkarmak için tek normal seçenekleri radyo dinlemek...
Ayrıca: Ben oruçlu değildim. Sağımdan solumdan geçenlerin çoğunun niyetli olduğu belliydi.
İşlerinden iftara yetişmek için erken çıkmışlardı. Fakat içlerinden büyük bir kısmı, trafiğe olan güvensizliğinden eve yetişememe riskini hesaplamıştı. Arabanın içinde de bir yedek iftar hazırlığı yapmıştı. Oruçlarını, yolda dura kalka ilerlerken açıyorlardı.
* * *
Evet, bu iftar öncesi trafiğiydi. Zaten gazeteden çıkmadan önce arkadaşlar uyarmışlardı: İstanbul'da trafiğin şu sıradaki en yoğun saatleri, iftardan önceki bir-bir buçuk saatti. Gazeteden çıkış saatini ona göre ayarlamak gerekirdi. Ben de, güya o gereğe uymuştum. İftardan bir-bir buçuk değil, tam iki saat önce çıkmıştım. Ama demek ki, arkadaşların hesabı da tam tutmuyordu. Belki iki buçuk, belki üç saat önce çıkmalıydım.
Veya, o saatleri geçirip saat 19'dan sonra çıkmalıydım. Rivayete göre, yollar iftardan sonra fazla kalabalık olmuyordu.
Ama o rivayetin de yanlış olduğu şu gerçekle anlaşıldı: Eve iki buçuk saatte ulaştığım o akşam, yemekte Almanya'dan gelen üç arkadaşımla buluşacaktım. Bir de Anadolu yakasında oturan bir konuğumuz gelecekti. Buluşma saatimiz 20'ydi.
Saat 20'ye 10 kala 'Almanyalı' arkadaşlarımdan bir telefon geldi. Üçü birlikte bir arabayla geliyorlarmış. Biri arabayı sürüyormuş... Saat 19'da Yeşilköy'den çıkmışlar... Fakat yolun daha onda birini aşamadan tıkanıp kalmışlar. TEM'den çıkıp bir iç yola girmişler. İlk benzinciye sığınmışlar. İstanbul'u pek bilmiyorlar. "Ne yapalım?" diye sormuşlar... Benzinci iyimser değilmiş. Yolun kısa zamanda açılabileceğini sanmıyormuş.
Bizimkiler umudu iyice kesmişlerdi.
-"Bizi artık beklemeyin, burada başımızın çaresine bakarız. Başka bir gelişimizde buluşuruz" diyorlardı.
Onlara "Yok biz sizi bekleyeceğiz, gece yarısı da gelseniz, buradayız" dedik. TEM'i tekrar denemekten vazgeçip yan yolları denemelerini tavsiye ettik. Fakat o yolları da hiç bilmiyorlardı.
Anadolu yakasından beklediğimiz diğer konuk 9'dan sonra gelebildi. O da normal yolda kalsa hiç gelemezmiş. Kadıköy tarafında arabasını bir yere bırakmış. Taksiyle iskeleye gidip vapura binmiş. Beşiktaş'a ulaşıp taksiyle gelmiş.
Bizim Almanyalılar 10'a doğru geldi.
Şöyle yapmışlar: Benzincide bir taksi bulmuşlar. Şoförü yan yolları biliyormuş. Anlaşmışlar. Arabalarının önlerine geçip bizimkileri, şehir içi caddelerde dolaştırarak sahil yoluna ulaştırmış...
Saat 19'dan itibaren toplam 3 saate yakın bir yolculuk yaptıktan sonra bize de ulaştılar.
* * *
Ertesi gün (dün) bunları gazetedeki arkadaşlara özetleyecek oldum. Beni dünyanın en olağan işinden söz ediyormuşum gibi dinlediler. Anlaşıldı ki, herkeste, önceki geceyle ilgili birbirinden ilginç 'İstanbul trafiği' anıları varmış.
Tabii, bu 'önceki gece' yle ilgili bir istisna değil... Daha önceki gecelerde de örnekleri çok...
Daha sonraki gecelerde de çok olacağı belli.
Çünkü, şimdiye kadar da çok yazıldı, çizildi ama, önleminin alınacağına dair ciddi bir işaret hâlâ ortada yok.