İstenirse olur...

Demokratik siyasette önemli sorunların çözümü için 'uzlaşma ortamı'na ihtiyaç var. Yakın tari-himizin en güç zamanlarında bile bunun örnekleri yaşanmıştır.

Adına ne dersek diyelim, ister ‘Kürt sorunu’, ister ‘terör sorunu’.... O sorunun çözüm şartlarından biri belli: Mümkün olduğu kadar geniş bir uzlaşma zemini oluşacak.

O konuda önemli bir gelişme ortaya çıktı. Toplumun değişik kesimlerindeki görüşlere paralel olarak, ana muhalefet partisi de iktidarın o yoldaki girişimlerine olumlu bir yaklaşım ortaya koydu. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu dedi ki:
“Akılla, mantıkla, sağduyuyla, tarihsel birikimimizle bu sorunu aşabiliriz. Biz geçmişteki bütün hatalara karşın Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yeni bir kredi açıyoruz. ”

Kılıçdaroğlu, bunu söylerken AKP’nin geçmişteki tutumuyla ilgili eleştirilerini özetledi. Ama önyargısız baktığını belirtti. Gelecek için temennilerini özetledi. Şöyle dedi:

“Buradaki tek önemli kıstas samimiyet. Sorunu çözmede gerçekten samimi olacağız. ‘Ben bu sorunu çözmek istiyorum’ diyeceğiz.”

Kılıçdaroğlu’nun bu sözlerinde iktidarla yeni bir polemik açma niyetinin olmadığı besbelliydi. Tam tersine CHP lideri, iktidara, başlattığı görüşmeler için ‘kredi açtığı’nı açıklıyordu. Bu politika dilinde ‘yeşil ışık’ yakmak anlamına gelirdi.

Tabii, Kılıçdaroğlu o ‘kredi’yi açarken, bu konuda daha önce kendisinin Erdoğan’la görüşerek yaptığı girişimi hatırlatıyor, yeni görüşmeler sürecinde Meclis’in bilgilendirilmesini istiyordu. Ama bu, siyasal uzlaşma yolunda atılmış ciddi bir adımdı.

Başbakan’ın bu ‘kredi’ye cevabı öyle olmadı. Şöyle oldu:

“Diyor ki: Kredi veriyoruz... Dur bakalım.... Kendisi muhtac-ı himmet bir dede-Nerde kaldı gayrıya himmet ede... Sen nereye kredi vereceksin-Sen krediye muhtaçsın. Hangi krediyi vereceksin?..”

Başbakan, bu sözlere ‘yenilen pehlivan güreşe doymaz’ gibi tekerlemeler de ekledi. Kılıçdaroğlu’nun sorunun çözümü için partilerarası bir komisyon ile ‘âkil adamlar’ grubu oluşturulması yolundaki önerisine karşı o zaman yaptığı teklifi tekrarladı:

“Versin 3 arkadaşına talimatı. Ben 3 arkadaşıma talimatı veriyorum. Bu çalışmayı başlatalım.”

* * *

Kılıçdaroğlu da buna kendi grubunda cevap verdi. Kendisinin daha önce yaptığı, ‘Meclis Komisyonu ile bir âkil adamlar’ önerisini hatırlattı. Açtığını söylediği krediyi geri almadı. Ama koşullarını vurguladı. Bir de, Başbakan’a bir tavsiyede bulundu:

“Artık diline hâkim ol Recep Tayyip Erdoğan, hırsının esiri olmaktan vazgeç, kibirden vazgeç. Kibir insanı köreltir. Hoşgörülü ol.”

* * *  

Bakalım, bu işin sonu nasıl gelecek? Ülkemizi on yıllardan beri sarsan sorunun çözümü için şart olan ‘uzlaşma ortamı’ nasıl, ne zaman gerçekleştirilebilecek?..

İktidar ve muhalefet partileri arasında uzun süreli bir ‘uzlaşma’ ortamından vazgeçtik, herkese biraz nefes aldıracak üç-beş aylık bir ‘bahar havası’na ulaşmak bile mümkün olmayacak mı?

Gene de, umudumuzu muhafaza edelim. Çünkü yakın tarihimizde partilerarası ilişkilerin en gergin olduğu zamanlarda bile bunun sağlanabildiğinin örnekleri vardır. Size 1950-60 arasındaki ‘bahar havaları’ndan bir örnek vereyim:

* * *  

Sene 1957... Aylardan şubat... Meclis’te o zaman martta başlayan ‘bütçe yılı’ öncesinde o yılın ‘bütçe görüşmeleri’ yapılıyor. Partiler arasında o zamana kadarki tartışmalar, genellikle gergin geçmiş. Ama o gerginliğin artık azaltılmasında, gerek dış, gerek iç politika açısından fayda olduğunu iki lider de görmüş olmalı ki, 25 Şubat günü şöyle bir gelişme başladı:

O sabahki İçişleri Bakanlığı bütçesi üzerinde CHP adına Genel Başkan İsmet İnönü konuştu. Hükümete her zamanki eleştirilerini yöneltti. Ama üslubunu ılımlı tuttu.

Konuşmasındaki taleplerinden biri, 1954’te Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne oy verdiği için ‘il’liğine son verilip ‘ilçe’ haline getirilen Kırşehir’in yeniden ‘il’ haline getirilmesiydi. O talebi ileri sürerken bunu talep değil, rica olarak ifade etti. Saygıyı da içeren ‘istirham’ kelimesini kullandı. Şöyle:

İSMET İNÖNÜ: “1954 seçimini müteakip, fevkalâde fırtınalı bir hava içinde yapılan toplantıda kabul edilen bu kanunun tadilinde (değiştirilmesinde) fayda vardır. Kırşehir’i yeniden vilayet merkezi haline getirmenizi istirham edeceğiz. Kırşehir sizlerin şefkatinize layıktır.”

İnönü bu konuşmayı yaparken Başbakan Adnan Menderes, Meclis salonunda yoktu. Gelince hemen söz aldı. Şunları söyledi:

ADNAN MENDERES: “Bugün öğleden evvel CHP Genel Başkanı Sayın İsmet İnönü burada konuştu. Bendeniz maalesef burada bulunamadım. Konuşmasını yukarıdan (mikrofondan) dinledim. Eğer burada olsaydım, nasıl büyük bir tehalükle ve şevkle kendisini alkışladığımı görecektiniz. Bize karşı daima öylesine yıpratıcı ve kıyasıya, yıkasıya bir mücadele takip edilmekte ve bundan dolayı da içimize öyle bir öksüzlük çökmüş bulunmaktadır ki, İsmet İnönü’nün itidal ifade eden sözleri karşısında insanî ve müşfik muameleye olan iştiyakımızın tesiriyle kalplerimiz rikkat ile doldu.”
Evet, liderlerin daha önceki ağır sözleri gitmiş. Onların yerine ‘şefkat’, ‘müşfik’, ‘rikkat’ gibi sözler gelmiş...

Bu, iki tarafın da konuşmalarında çok ani ve çok büyük bir değişikliğin göstergesiydi ama, ülkenin ve devletin o sıradaki büyük bir ihtiyacını karşılıyordu. Bir süreliğine de olsa, bir ‘barış’ içinde yaşama ihtiyacını...

Bütçe görüşmelerinin daha sonraki günlerinde İsmet İnönü bir konuşma daha yaptı.

İSMET İNÖNÜ: “İç politika mükanakaşalarının sakin bir yola girmesi için bütün emeklerimizi sarfetmeye âmadeyiz.”
Bu bir diyalog çağrısıydı. Adnan Menderes bu çağrıya hemen cevap verdi. Yaptığı konuşmada, İnönü’ye teşekkürlerini tekrar ettikten sonra, dedi ki:

ADNAN MENDERES: “Kırşehir meselesi, dün ne ise bugün de aynıdır. Ancak söyleyişten söyleyişe fark olduğu içindir ki, üzerimizde son derece müspet tesir icra etmiş bulunuyor. Hatta meseleyi aramızda tekrar gözden geçirmek ihtiyacını bize telkin etmiş bulunuyor. (...)

İsmet İnönü’nün şimdi burada ifade ettiği gibi, şayet biz, bir müzakereye girerken daha, kafamızda taşıdığımız fikirlerin müzakere sonunda mutlaka galip geleceği ve bunlarda asla değişiklik olmayacağı kanaatinden hareket edecek yerde, fikirlerin teatisi neticesinde bunlarda az çok tahavvül (değişiklik) hasıl olacağını peşinen kabul edersek, halledemeyeceğimiz bir mesele kalmaz.”

Sonuç şu oldu:

İktidar ve muhalefet arasında yeni bir ‘bahar havası’ başladı. Üç-dört ay devam etti. Bazı sorunlara geçici de olsa çözüm bulundu. Kırşehir yeniden il haline getirildi. Siyasi hayatta gerginlikler azaldı. Barış rüzgârları esmeye başladı.

Keşke o dönemdeki ‘bahar havaları’ daha sık olsa ve daha uzun sürseydi...

Özetle: İstenirse en güç zamanlarda bile oluyor. Ama bunu, sadece bir tarafın değil, iki tarafın da istemesi ve üsluplarını ona göre ayarlaması gerekiyor.