İstihbarat ve güvenlik

Radikal'de dün çıkan belgeler, Şemdinli olaylarının Susurluk'la benzerliğini ortaya koyuyor.

Şemdinli'deki bomba olayıyla ilgili şüpheler, dün Radikal'in yayımladığı belgelerle daha da koyulaştı. Bunlar, 9 Kasım günündeki eylemin JİT'le ilgili olduğu şüpheleriydi.
JİT, 'Jandarma İstihbarat Teşkilatı' adının kısaltılmışı. Jandarma Genel Komutanlığı'na bağlı bir birim olarak biliniyor. Jandarma Genel Komutanlığının ise ikili bir konumu var. Genelkurmay'ın komuta alanına bağlı ama, yönetim açısından İçişleri Bakanlığı'nın bünyesinde...
Radikal'in açıkladığı belgeler bombanın atılışından sonraki olaylarla birleştirilince, ürkütücü bir tablo ortaya çıkıyor.
Bomba, malûm, 9 Kasım Çarşamba günü, Şemdinli'de Seferi Yılmaz'a ait Umut Kitab-evi'ne atılmıştı. Bombayı atan kişi, halktan kişiler tarafından kovalanmış ve civardaki bir arabaya binerken yakalanmıştı. Arabanın içinde iki kişi daha vardı. Bombayı atarken görülüp yakalanan kişiyle birlikte onlar da -o arada olay yerine gelen- polise teslim edilmişlerdi. Ama bombacıyı yakalayanlar arabanın içinde neler bulunduğunu da saptamışlardı. Bunlar, 3 Kalaşnikof, MKE yapısı iki adet el bombası, çok sayıda şarjör ve mermi ile bazı belgelerdi.
İşte, Radikal okurlarının dünkü gazetelerinde gördüğü gibi, bu 'bazı belgeler'den biri, bombanın atıldığı kitabevinin bulunduğu pasaj ile civarının ayrıntılı planıydı. Diğeri ise arabanın JİT'le ilgili olduğunu gösteren belgeydi.
Bu saptamayı yapanların olayın görgü tanıklarıyla birlikte verdikleri sonuca göre, bomba atarken görülüp yakalanan kişi, 'PKK itirafçısı' diye bilinen Veysel Ateş'ti. Arabanın içindekiler ise jandarma başçavuşu Ali Kaya ile Özcan İldeniz idi.
Bu durumda ortaya başlıca iki olasılık çıkıyordu:
1- Bombalı eylemi, JİT'in içindeki bir birimin veya tek tek kişilerin kendi inisiyatifiyle düzenlemiş olması.
2- Bunu JİT'in kurum olarak düzenlemiş olması.
Tabii, soruşturma sırasında bu iki 'başlıca olasılığın' dışında başka şeyler de ortaya çıkabilirdi. Fakat şu anda Şemdinli'de veya Hakkâri'de, Ankara'da veya İstanbul'da akla gelenler, bu iki olasılıktan ibaretti.
Bu açıdan, durumun bir an önce tüm açıklığıyla ve inandırıcı bir şekilde ortaya çıkarılması, çok büyük önem taşıyor.
* * *
Gerçi soruşturmanın kapsamlı olarak başladığı bildirilmiştir. Gerek Başbakanın, gerek Genelkurmay Başkanı'nın açıklamaları, 'varılacak sonuç ne olursa olsun' kimsenin korunmayacağı ve olayın tümüyle aydınlığa kavuşturulacağı yolundadır. Ama bunun açıklanması yetmez. Bunun en kısa zamanda gerçekleştirildiğinin herkes tarafından görülmesi gerekir.
'Başlıca olasılıklar'dan ikisi de vahimdir. İkinci olasılık, yani bunu JİT'in kurum olarak yaptırmış olması ihtimali çok daha vahimdir, ama birinci olasılık da, o kurumun, kendi içinden çıkabilecek 'suç erbabı'nı denetleyemez halde olduğunu gösterir. O da yeteri kadar vahimdir.
Her ikisi de, dokuz yıl önceki Susurluk olayını hatırlatıyor. Onun üzerindeki sır perdesi hâlâ tamamen kaldırılabilmiş değildir. O da devletimizin büyük bir zaafıdır.
Ama ondan daha da düşündürücü bir tablo ortaya çıkmıştır.
Susurluk olayı tamamen aydınlanmasa bile, o olaydan sonra bir umut yeşermişti. Bazıları diyordu ki: "Artık bundan devlet yöneticileri yeterince ders almışlardır. Böyle şeyler artık bir daha olmaz..." Şimdiki durumda o umut da boşa çıkmış görünmektedir.

Arabadaki iki kişiden birinin fotoğrafı... Sonradan arabada hüviyeti de bulundu. Jandarma başçavuşuydu. Olayla ilgili görülmedi. Serbest kaldı.

JİT'in Van raporu
JİT'le ilgili başka bir 'düşündürücü konu'ya, Radikal yazarı Mehmet Ali Kışlalı değindi, şunu hatırlatıyordu.
'Jandarma İstihbaratı'nın Van Üniversitesi Rektörü hakkında bir rapor hazırladığı, Zaman gazetesi tarafından açıklanmıştı. Gazete, 'rapor'un fotokopilerini de yayımlamıştı. Buna göre, halen tutuklu bulunan Rektör Yücel Aşkın'a karşı, Zaman Gazetesinde daha önce yer alan diğer suçlamalara ek olarak, 'jandarma istihbaratı da birtakım suçlamalarda bulunmuştu. Rektör hakkındaki daha önceki suçlamalar, tutuklu rektörün, üniversitede bazı öğretim üyelerini 'tarikatçıdır', 'türban eylemine katılmıştır', "Milli Görüşçü'dür" gerekçesiyle itham ettiği ve haklarında fişleme yaptığı yolundaydı. 'jandarma istihbaratı'nın Zaman'da özetlenen raporunda da, Aşkın'ın rektörlüğü zamanında Van Üniversite'sinde PKK'lı kadrolaşmalar yapıldığı öne sürülüyordu. Zaman, bunun haberini 'jandarma istihbaratı: Rektör Aşkın PKK kadrolaşmasına göz yumdu' başlığıyla vermişti.
Deneyimli gazeteci-yazar Mehmet Ali Kışlalı, bu yayın üzerine Genelkurmayın 'İletişim Dairesi'ni aramış, bu 'rapor' hakkında bilgi almak istemiş ve şu cevabı almıştı:
"Bizde bu konuda bilgi yok".
Ama o konudaki bilgi Genel Kurmayda olmasa bile, Zaman gazetesinde yer aldığına göre, devletin başka makamlarında bulunmalıydı. En azından Jandarma Genel Komutanlığı'nın, 'idari bünyesi' içinde bulunduğu İçişleri Bakanlığı'nda...
İçişleri Bakanı'nın haberi olmadan böyle bir raporun hazırlanması ve yayımlanması mümkün müydü?
Mehmet Ali Kışlalı, yazısında, bu noktalara değindikten sonra şu sonuca varıyor:
"İşin içine dinci çevrelerin katılması, jandarmayı görev alanı içinde yaptığı anlaşılan bir araştırmadan dolayı, gündemin alışık olmadığı bir noktasına getirmiştir. Van Üniversitesi Rektörü'yle ilgili davaya yeni bir boyut getirme girişimi görülmektedir."
Mehmet Ali Kışlalı'nın edindiği izlenim, bizce de önemlidir. Van Üniversitesi Rektörü, hakkındaki başka bir iddia dolayısıyla tutuklanmıştır. (Kesinleşmiş olan o tutuklama kararı da hukukçular tarafından gündeme getirilmesi gereken bir karardır.)
Ama tutukluluğu devam ederken, hakkında tamamen başka iddialar oluşturulmaktadır. Üniversite kadrolarıyla ilgili olarak kullandığı yetkilerden rahatsız olan bazı üniversite mensuplarının onun hakkında kişisel ihbarlar yaptıkları anlaşılmaktadır.
İktidar partisi yandaşları o ihbarları desteklemektedir. Tamamen başka bir iddiayla tutuklanmış ve özgürlüğü sınırlanmış olan rektör bu iddialara gereği gibi cevap verebilecek durumda değildir. Bundan faydalanan siyasi linç hareketlerinin kamuoyu önündeki kampanyaları da giderek artmaktadır.
Böyle bir ortamdaki bir kamuoyu kampanyasına 'jandarma istihbaratı'nın karıştırılmış olması da, o kurumun içindeki işlerin iyi gitmediğinin bir başka göstergesidir.
* * *
Öyle anlaşılıyor ki, ülkemizde, JİT örneğinde görüldüğü gibi, istihbarat ve güvenlik sistemlerimizdeki aksaklıkların ve yanlışlıkların giderilmesini hedefleyen bir 'reform' hareketine ihtiyaç vardır.
Bunun koşulları, iktidardaki, muhalefetteki siyasi partilerimizin birlikte çalışabilecekleri bir 'Meclis Araştırma Komisyonu'nda görüşülebilir. Şemdinli olayıyla ilgili soruşturmanın hızlı ve inandırıcı bir şekilde yürütülmesi gereğinin yanında, konunun Meclis'te de en kapsamlı şekilde ele alınmasında büyük fayda vardır.
İstanbul'daki güvenlik sorunu
Şemdinli'deki olay, tabii, çok karmaşık. Orada da biri bombayla, öteki sonradan açılan ateşle iki vatandaşımız öldü. Mehmet Zahir Korkmaz ve Ali Yılmaz... Bombayı atanla ateş eden yakalandı. Ama ikisinin de hedefleri henüz saptanamadı. Ölenleri mi, yoksa başkalarını mı öldürmek istiyorlardı? Yoksa amaçları, hedef gözetmeksizin ortalığı dehşete vermek miydi?
Soruşturuluyor.
İstanbul'da da önceki gün iki kişi öldürüldü. Öldürenlerin amacı belliydi.
Kartal'dakiler, 58 yaşındaki araştırma müdürü İclal Ülker'in(üstte solda) çantasını kapmak istiyorlardı. Kaptılar. Sonra da ölümüne neden oldular.
İstanbul Tıp Fakültesi'nin otoparkındaki katil de Profesör Dr. Göksel Kalaycı'yı(üstte sağda) hedeflemişti. Otoparkta mevzilenmişti. Kalaycı arabasını park edip çıkınca üzerine dokuz el ateş etti. Kurbanını öldürdü. Gitti.
Evet, iki olayda da faillerin amaçları belliydi: Ama kendileri, bu yazı yazıldığı sırada (saat 18:30) yakalanamamıştı.
İki olay da, orada bulunan pek çok kişinin gözleri önünde geçtiği halde...
Kartal'da olay yerine polis de yetişti... Ama kapkaççılar, meydandan sokak aralarına girip kaçabildiler...
Otoparkta güvenlik görevlileri vardı. Onlar da "Boyu 1.90 civarındaydı. Soğukkanlıydı. Hızlıca yürüdü, gitti" diye teşhis ettikleri katile karşı bir şey yapamadılar.
Bu da, İstanbul'da -Şemdinli'deki gibi karmaşık olmayan- iki 'yalın' öldürme olayı... Onlardaki problem de, gene, 'yalın' sayılabilecek birer güvenlik ve istihbarat problemi...
Bu da, güvenlik ve İstihbaratla ilgili olarak İstanbul'a özgü ayrı bir Meclis araştırması konusu...