'İstisnai' bir tedbir...

Van'daki trajedi, 'tutukluluk' koşullarına dair tartışmayı güncelleştirdi. Sadece AB'de değil, Türk hukukunda da tutuklama gerçekte 'istisnai' bir tedbir...

Van'da yaşanan son trajedi 'tutukluluk' koşullarıyla ilgili tartışmaları yeniden güncelleştirdi. Dünkü Radikal'de hukukçu Belkıs Baykal, konuyu 'Avrupa Birliği Müktesebatı' açısından ele almıştı. Anayasamızın 90'ıncı maddesine göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ve ek protokollerinin ülkemizde de uygulanması gerekiyordu. Ama bu gereğe uyulması, hâlâ başlamamıştı. Belkıs Baykal haklıydı. Ülkemizde, o sözleşmenin 5'inci ve 6'ncı maddelerindeki ilkelere, yeteri kadar dikkat edilmediğinin pek çok örneği vardı.
Aslında sadece o sözleşmeye göre değil, bizim son çıkan Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre de, bir şüphelinin tutuklanması, ancak 'istisnai' bir tedbir olarak uygulanabilirdi. Bunun için "kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması"na ek olarak iki ana şartın daha gerçekleşmesi gerekirdi:
"Şüpheli veya sanığın davranışları
1- Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,
2- Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma, hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa..." (CMK Madde 100)
Yasa, şüphelinin veya sanığın böyle bir 'kuvvetli şüphe'yi celbetmesinin nedeni sayılabilecek hallerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanunu ile diğer bazı yasaların belirli maddelerini de saymıştı. Sanık hakkındaki şüphe veya iddia, o sayılan maddelerle ilgili ise, tutuklama nedeninin 'var sayılabileceği'ni belirterek, bunu yargının takdirine bırakmıştı.
Ancak bu sebepleri sayarken gene aynı maddede, şu iki noktayı da vurgulamıştı:

  • "İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez."
  • "Sadece adli para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı bir yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez."
    * * *
    Yukarıda belirttiklerimiz, bir tutuklama kararının alınması sırasında göz önünde tutulması gereken koşullar...
    Ceza Muhakemesi Kanunu'nda, bunlara ek olarak, şüphelinin veya sanığın tutukluluğunun sona erdirilmesinin yolunu açan maddeler ve fıkralar da vardır.
    Tutukluluk nedeninin ortadan kalkması halinde Cumhuriyet Savcısı'nın bunu bizzat saptayarak, gecikmeden harekete geçmesi... Tutukluluk süresinde her bir aylık sürenin sonunda tutukluluğun devamına gerek olup olmadığının yargıç veya mahkeme tarafından yeniden karara bağlanması... Tutukluluk yerine adli kontrol önlemleriyle yetinilebilmesi... Ve bunlar gibi, şüpheli veya sanığı haksız tutuklanma ihtimalinden korumaya yönelik daha bir dizi önlem... Hepsi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5 ve 6'ncı maddelerinde vurgulanan ilkelerin gerçekleşmesi amacına yöneliktir.
    Şunlar gibi ilkelerin:
    "Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır."
    "(Tutuklu bulunan kimsenin) makûl bir süre içinde yargılanmaya ve adli soruşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır."
    "Herkes, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, davasının makûl bir süre içinde, hakkaniyete açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir."
    "Bir suç ile itham edilen herkes suçluluğu sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır"
    * * *
    Evet, tutuklamalarla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ilkelerinin gerçekleşmesi için Ceza Muhakemesi Kanunumuzda da yeterli hükümler var. Ama acaba bunların uygulanması nasıl oluyor?
    Bu soruya cevap vermekte ortaya çıkan tereddütleri, bundan önce bu sütunlarda anlatmaya çalışmıştık. Yargıtay eski başkanlarından değerli hukukçu Sami Selçuk'un da katkısıyla, hukuki soruşturmalar ve davalarla ilgili Ceza ve Basın Kanunlarındaki maddeler üzerinde durmuştuk.
    O yayınlarımız sırasında, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Durakoğlu'dan da bir açıklama gelmişti. Araya başka konular girdiği için yayımlayamamıştım. Son gelişmeler sırasında bu konu yeniden güncelleşirken, Durakoğlu'nun verdiği bir bilgi de güncelleşiyor.
    İzleyen okurlarımız hatırlayacaktır. Basın Kanunu'nun 19'uncu maddesi ve Türk Ceza Kanunu'nun 288'inci maddesi karşısında, devam etmekte olan bir davada alınan kararlar, kesin hüküm aşamasına kadar eleştirilemiyordu.
    Biz, o kararların en azından hukukçular arasında, barolarda, üniversitelerde tartışılmasının engellenememesi gerektiğini düşünüyorduk.
    O konuda öneriler yapmıştık. Durakoğlu'nun açıklamasından öğreniyoruz ki, İstanbul Barosu o yolda bir karar almış bulunuyor.
    Durakoğlu, bunu bildirirken, mahkemelerin özellikle 'tutuklama' kararlarının eleştirilebilmesi gerektiği konusundaki görüşünü de belirtiyor. Mektubunun konuyla ilgili bölümünü yayımlıyorum:
    "Son yazıda değindiğiniz 'hukukçular arasında kesinleşme öncesinde yapılması gereken tartışma'nın gerekliliğini, İstanbul Barosu duyarak, MAHKİM adı altında İlk Derece Mahkemesi Kararlarının İncelenmesi için Merkez kurma kararı aldı. Bu Merkez, henüz oluşum aşamasında bulunmaktadır. Kısa bir süre sonra, "ilginç" kararlar (bunlar ara kararı bile olabilir) tamamen "teknik" düzeyde ve basınla veya üçüncü bir kuruma iletilmeden bir "iç çalışma" niteliğinde değerlendirilecektir. Böyle bir çalışmanın yapılmakta olmasının bile tek başına ciddi sonuçlarının olacağını düşünmekteyiz.
    Diğer taraftan TCK.nun 288. maddesinin değerlendirilmesinde, kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar getirilen beyanda bulunma yasağının; savcı,hakim,mahkeme ,bilirkişi veya tanıkları 'etkilemek amacıyla' kullanılması koşuluyla suç kabul edildiğine dikkat çekmek isterim. Yukarıda açıklamaya çalıştığım MAHKİM'in böyle bir "etkileme" amacı olmayacağı, bu konudaki onlarca (belki de yüzlerce) kararı incelemesi nedeniyle, açıkca anlaşılabilecektir.
    Burada TCK 288 bağlamında, zaman içinde oluşacak içtihatlar bakımından da ciddi bir değişiklikle tanışabilmek olasıdır diye düşünüyorum. Son kez 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın tutuklanması olayında da olduğu gibi, "tutuklama" kararı verilmesini takiben, sanık avukatları tarafından yapılan itiraz reddedilmek suretiyle, tutukluluk "tedbiri", yeni bir karara kadar "kesinleşmiş" olmaktadır. En azından bu duruma ilişkin yine "teknik" düzeyde olmak üzere "hukuki" bir tartışmanın yapılabilmesinin TCK 288 bağlamında değerlendirilmemesi gerektiği kanısındayım."
    Son gelişmeler de gösteriyor ki, İstanbul Barosu'nun konuyu bu yönleriyle ele alması, çok büyük bir ihtiyaca cevap verecektir.
    Bunun tutuklama kararlarının tek tek tartışılıp tartışılamayacağı konusundaki tereddütleri de ortadan kaldırması büyük önem taşıyor. Çünkü herkes biliyor, 'tutuklama' kararı, eğer hukuki koşullara uyulmadan alınırsa, veya uzatılırsa, insan özgürlüğünü haksız yere sınırlayan ve telafi edilemez sonuçlara neden olabilecek bir karar haline gelebiliyor.