İyimserlik abartılmasın

<arabaslik>Türkiye'ye </arabaslik>Lüksemburg'da en inatçı muhalefeti gösteren Avusturya sonuçta tamamen yalnız kaldı. Güney Kıbrıs bile Avusturya'yla aynı safta görünmek istemedi.</br><arabaslik>Bugün </arabaslik>gelinen nokta iyimserlik verici. Ancak bu iyimserliği abartmayalım. Önümüzdeki güçlükler hiç de az değil.

LÜKSEMBURG - Dün sabah Kongre Merkezi'ne taksiyle gelirken, karşımıza çıkan ilk manzara, bayraklı, pankartlı bir gösteriydi. 100-150 kişilik bir Ermeni grubu, binaya giriş kapılarının tam karşısında, bu gibi gösterilere ayrılan, barikatlarla çevrili alanda çeşitli dillerde slogan atıyordu.
Sloganlar gibi bayraklarda da Avusturya'ya 'Bravo' deniliyor, Türkiye 'soykırım' suçlamasıyla kötüleniyordu.
Kongre Merkezi'ne girişte de, gündemi bu defa Kıbrıslı Rumların doldurduğu anlaşılıyordu.
Bir gün önceki 'en uzun gün'de gündemde sadece Avusturya vardı. Türkiye'yle müzakerelerin başlamasını engellemekte ısrar ettiği bilinen devlet, sadece oydu. Toplantılara girip çıkan diplomatların ve uzmanların verdikleri ipuçlarına göre, herkes Avusturya'nın kadın bakanı Ursula Plassnik'i ikna etmeye uğraşıyordu. Fakat uzun boylu iri yapılı sarışın Ursula Plassnik 'Nuh diyor, peygamber demiyor'du.
İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw da onunla yaptığı uzun görüşmelerden bir sonuç alamamıştı. Bu durum iyice canını sıkmış olmalıydı ki, İngiliz Bakan, evvelki gece yarısından sonra toplantıların sabaha ertelendiğini açıkladığı basın toplantısında, sonuçsuzluğun tek nedeninin Avusturya'nın inadı olduğunu söylemişti. "24 ülkenin hepsi aynı görüş etrafında birleşiyor.
Bir tek Avusturya ikna edilemiyor" demişti.
Ayrıca Avusturya'nın 17 Aralık 2004'te açıklanan metnin altında imzası bulunduğunu hatırlatmıştı. Onun şimdi o metne hiç uymayan bir öneriyi savunduğunu söyleyerek 'sözünü çiğnemiş' olduğunu ima etmişti.
Özetle: Lüksemburg toplantılarında önceki günün sabahından dün sabahın ilk saatlerine kadar, herkesi uğraştıran bir tek ülke vardı. Avusturya...
Avusturya'nın yerini Kıbrıs alıyor
Dün sabah ise, bu durum aşama aşama değişti. Konferans Merkezi salonlarında Avusturya'nın daha esnek bir tutum izlemeye başladığı haberleri birbirini izledi. İngiliz kaynaklarına göre, Ursula Plassnik, Viyana'daki başbakanıyla yaptığı görüşmelerden sonra, bazı kelime değişiklikleri üzerinde uzlaşmaya hazır hale gelmişti.
Fakat bu haberlerin, konferansı izleyenlerde biraz iyimser bir hava estirmesi uzun sürmedi. Bu defa Kıbrıslı Rumların uzlaşmazlığı, yeniden kendini gösterdi. Anlaşılıyordu ki, Rumlar, 'Türkiye karşıtlığı' işini Avusturya'nın üstlenmesi sırasında sessiz kalmayı, hatta, Avusturya'nın tutumunu onaylamayan 24 ülke arasında olmayı tercih etmişlerdi. Fakat Avusturya'yla uzlaşmanın sağlanması ihtimali karşısında 'meydanı boş bırakmama' içgüdüsüyle, 'uzlaşmazlık' işlevini onlar üstlenmişlerdi.
Kıbrıs Rumlarının amacı, her aşamada izledikleri 'salam siyaseti'ni sürdürmekti. Türkiye'yle ilgili her karar öncesinde, 'salam'dan yeni parçalar koparıp alır gibi, isteklerinden bir-ikisini daha kabul ettirmekti. Bu defa da 'Güney Kıbrıs'ın tanınmasını üyelik şartı haline getirdikten ve Türkiye'yi limanlarını Rum gemilerine açmaya zorladıktan başka, yeni bir şey daha istemişlerdi:
Eğer Güney Kıbrıs, Kıbrıs adıyla diğer uluslararası örgütlere (mesela NATO'ya) katılmak için başvuru yaparsa, Türkiye o örgütlerdeki (mesela NATO'daki) veto hakkını kullanarak bunu engellemesin...
Hukuki sonucu olmayan talep
Türk hükümeti, AB nezdinde bu talebe itirazını baştan beri kayda geçirmişti. Türkiye, Avrupa Birliği'ne tam üye olduğu takdirde, birliğin ana politikalarının gereğini elbette yerine getirecekti. Ama daha müzakerelerin başlamasından önce böyle bir yükümlülük altına giremezdi.
Kaldı ki, AB de ona böyle bir yükümlülük koyamazdı. Koysa bile, bunun hukuki bir sonucu olmazdı.
Ama Rumlar öteki AB üyeleri nezdinde, bu konudaki ısrarlarını sürdürmüşler, Fransa gibi ülkelerin desteğiyle, çerçeve metnine isteklerine uygun bir ifade koydurmayı başarmışlardı. Türkiye bunu kabul etmemişti.
Şimdi günlerdir Avusturya'nın estirdiği toz duman fırtınasının hafiflemesi ihtimali ortaya çıkarken, iki taraf arasındaki bu anlaşmazlık noktası yeniden gündeme gelmişti.
Sabırları taşan AB yandaşları
Evet, önce Fransa'nın Türkiye'ye karşı başlangıçta sürdürdüğü olumlu tavrını değiştirip çıkardığı sorunlar... Sonra Güney Kıbrıs'ın Fransız desteğine dayanarak AB nin geri kalan üyelerine dayattığı istekler... Sonra Avusturya'nın devreye girmesi ve Türkiye'yle birlikte tüm AB'yi uğraştırması... Şimdi de, Avusturya'nın devreden bir ölçüde de olsa çıkmasını beklerken, Güney Kıbrıs'ın yeniden devreye girmesi... O arada, bir kısım Ermeni fanatiklerinin Kongre Merkezi önünde toplanıp Türkiye'ye karşı slogan atması...
Bütün bunlar, Türkiye'nin AB'ye girmesinin en hararetli yandaşlarının bile, sabrını taşırıyordu.
Onlardan bir gazeteci arkadaşım dün:
"Ben bu işten vazgeçtim" diyordu, "evvelden Türkiye konusunu referanduma götürmek isteyen AB hükümetlerine kızardım. Bugün ben, AB'ye girmemizi asıl biz referanduma götürelim diyorum. Öyle bir referandum olsa, onda artık ben hayır oyu vereceğim."
Birdenbire değişen durum
Bu son iki gün içinde yaşananların bizdeki AB yanlılarından -en azından- bir kısmı üzerindeki etkisi, dün akşam saatlerine kadar, buydu.
Fakat, akşam saatlerinde, durum birdenbire değişti.
Avusturya'nın Türkiye'ye 'imtiyazlı ortaklık' gibi bir alternatif önerilmesini çerçeve metne koydurma talebinden geri adım attığı ve bir uzlaşmayı kabul ettiği kesinleşti. (Buna karşılık Hırvatistan konusundaki isteklerinden bir kısmını kabul ettirdiğide...)
Kıbrıslı Rumların talebinden doğan sorunun da, metne atıfta bulunan bir açıklama yapılması suretiyle aşılacağı belli oldu.
Bunlar, tabii, Lüksemburg'la Ankara arasında yapılan telefon konuşmalarıyla ve karşılıklı olarak gönderilen cümle metinlerinin incelenip 'mutabakat' aranmasıyla gerçekleşiyordu.
O arada Ankara'dan gelen haberlerde de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün uçağının harekete hazır olduğu bildiriliyordu.
Bu satırlar yazılıncaya kadar iki taraftan da henüz resmi bir açıklama yapılmamıştı.
Ancak, Kongre Merkezi'nin salonlarında esen hava artık gündüzki kadar kötümser değildi.
Gene de herkes ne olacağının kesin olarak açıklanmasını bekliyordu. Biz de bekliyorduk.
Saati durdurma usulüyle...
Lüksemburg'da Kongre Salonu'ndaki yüzlerce gazetecinin 'bekleme' süresi saat 20:00'den sonra Ankara'dan gelen yeni bir haberle sona erdi:
İki başkent arasında İngiliz Büyükelçiliği aracılığıyla yürütülen son pazarlıklar, Türkiye'nin itiraz nedenlerini giderici sonuçlar vermişti. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül uçağına binip Brüksel'e hareket edecekti.
Bu haberi Lüksemburg'da AB dönem başkanlığı adına yapılan açıklama izledi: Türkiye'nin AB ile müzakere süreci 17 Aralık 2004'te kararlaştırıldığı gibi, 3 Ekim'de başlayacaktı. Bu münasebetle Türk Dışişleri Bakanı'nın katılacağı bir tören yapılacaktı.
Gerçi şöyle bir mesele vardı: 3 Ekim günü saat 24:00'te bitiyordu. Dışişleri Bakanı, uçağına Türkiye saatiyle 21:00 civarında binse bile, törenin bir saat geri olan Lüksemburg saatine göre de saat 24:00'e yetiştirilmesi güçtü. Uçak yolculuğu 3 saat kadar sürecekti. Bakanın alandan Kongre Merkezi'ne gelip törene hazırlanması da bir saatten fazla zaman isterdi.
Bardağın dolu tarafı
Ama bunun, bu gibi hallerdeki klasik usule göre çaresi vardı: Saatler 24:00'e varmadan durdurulacaktı. Tören saat 24:00'ten önce yapılmış gibi olacaktı.
Böylece, çerçeve metin üzerinde günlerdir yapılan kelime savaşları sona erdi.
Varılan uzlaşmalarda kullanılan cümlelerin, kelimelerin son şeklinin nasıl olduğu, şu satırları yazdığım sırada daha resmen açıklanmadı. Bunlar üzerindeki değerlendirmeler, yorumlar daha sonra yapılacak. Ama benim öteden beri belirttiğim şudur: Avrupa Birliği'yle bu ilişkilerimiz sırasında, ortaya çıkan metinlerdeki kelimelerden çok daha önemli olan şey, 'fiili durum'dur. Avrupa Birliği ülkelerinin hükümetlerinin, parlamentolarının ve -onlardan da önemli olarak- kamuoylarının Türkiye'ye bakış açılarının nasıl olduğudur.
Türkiye, bence bu son 'müzakereye başlama müzakereleri' öncesinde ve sırasında o açıdan hayli kazançlı çıkmıştır.
Türkiye'ye en inatçı muhalefeti gösteren Avusturya, başlangıçta -Fransa dahil- birkaç muhafazakâr müttefik bulurken, sonuçta tamamen yalnız kalmıştır. Dönem başkanı tarafından -dolayısıyla da olsa-'inatçılık'la, 'sözünden dönmek'le suçlanmıştır. Güney Kıbrıs bile onunla aynı safta görünmek istememiştir.
Kamuoyuna gelince... Avrupa Parlamentosu'nda olduğu gibi Avrupa basınında da Avusturya'nın bu tutumu 'ırkçılık' diye nitelenmiş ve pek çok tepki almıştır.
Ayrıca, Avusturya hükümetini oluşturan partilerin pazar günkü seçimlerde uğradığı büyük yenilgi de Türkiye karşıtlığının sanıldığı kadar büyük prim yapmadığını göstermiştir. (Almanya'daki son genel seçimde de aynı durumun ortaya çıktığını hatırlayalım.)
Avrupa basınında, Avusturya'nın Türkiye'ye karşı tutumu eleştirilirken, Türkiye'nin bu Avrupa Birliği konusunda ne kadar haklı olduğu, şimdiye kadarkine göre çok daha kesin ve yoğun bir şekilde belirtilmiştir.
Avrupa Birliği'nin, Türkiye'yi dışlamasının, 42 yıldan beri verdiği sözleri tutmaması demek olduğu... Bunun medeniyetler arasındaki ilişkileri daha da kötü hale getireceği... Ayrıca Türkiye'nin ekonomik ve siyasal imkânları, doğal güzellikleri, tarihi geçmişiyle Avrupa Birliği'ne çok şeyler kazandıracağı...
Bütün bunlar büyük gazetelerin yazılarında, yorumlarında, röportajlarında çok geniş ölçüde belirtilmiştir.
Tabii, bu olumlu tablonun yanında, bundan sonraki müzakere sürecinin gene çetin engellerle dolu olacağını unutmamak gerekir. (Bu arada şu gerçeği de hatırlayalım: Bundan sonraki dönem başkanlığı Avusturya'ya geçecektir.)
Özetle: Bugün, Türkiye'nin AB'yle müzakerelerinin başlamasıyla sona eren gelişmeler iyimserlik vericidir. Ancak bu iyimserliği abartmamalıyız. Önümüzdeki güçlüklerin hiç de az olmayacağını hatırımızdan çıkarmamalıyız.
'Tarihi bir gün'
Lüksemburg'daki Kongre Merkezi'nde bu satırları yazmadan önce, İngiliz Dışişleri Bakanı Straw bir basın toplantısı yaptı. Sonucu şöyle özetledi:
"Otuz saat çalışma, üç saat uyku... Ama sonuç çok iyi: Tarihi bir gün yaşıyoruz..."
'Tarihi gün' Lüksemburg saatiyle gece yarısını biraz geçtikten sonra Abdullah Gül'ün Kongre Merkezi'ne gelişiyle tamamlandı. Gül'ü dönem başkanı Straw kapıda karşıladı.
Saat sembolik olarak durdurulmuştu. Hâlâ 3 Ekim günündeydik ve bu buluşmayla Türkiye'nin AB'yle müzakereleri resmen başlamış oldu.