Karşılıklı güven eksikliğini azaltma çareleri...

BDP'liler bayrak konusundaki tutumlarını yeniden değerlendirmeli. Hükümet tarafı da güvence verme konusunda 'İnönü'nün ve Özal'ın formüllerini hatırlamalı.

Nevruz günü Diyarbakır’da yaşanan ‘barış havası’ yerleşecek mi? O havanın devamı için, atılması gerekli adımlar atılabilecek mi?
Herkesin dileği, başlayan sürecin kalıcı bir ‘barış’ı sağlayacak şekilde devam etmesi. Ama bunun o kadar kolay olmadığı belli.
Güçlüklerin başında iki taraf arasındaki ‘güven eksikliği’ geliyor.

Diyarbakır toplantısında Türk bayrağı bulunmaması, bunun nedenlerinden biri... Bunun Öcalan’ın konuşmasındaki birlik-kardeşlik mesajlarıyla bağdaşmadığı belirtiliyor.

BDP’lilerin bu durumu, şarta bağlar gibi tavır almak yerine, yeniden değerlendirmeleri isabetli olur.

Nüfuslarının tümü aynı ‘anadil’i konuşan ülkelerde de, ülkenin bayrağının yanında asılan eyalet veya vilayet bayrakları vardır. Birinin varlığı, ötekinin varlığına engel olmaz. Biri ülkenin, biri oranın bayrağı olarak, bir arada asılabilir, sallanabilir...

Türkiye’nin bayrağı, ülke bayrağı olarak elbette ‘tek bayrak’tır. Ama bu gerçek, ne o bayrağın yanında başka renklerin de görünmesine engel sayılmalı, ne de o başka renkli bayraklar, ülkenin bayrağının ona en uygun yerde görünmesini engellemeli.

Bugünkü ‘barış süreci’nin başlangıcında, BDP’lilerin bu konudaki tutumlarını yeniden belirlemeleri ve Nevruz’daki o eksiği gidermekte gecikmemeleri faydalı olur.

Meclis güvencesi

BDP tarafındaki güvensizlik nedenlerinin başında da şu soru var:

PKK’lıların ülkeyi terk etmesi başlayacak ve haklarında soruşturma yapılmayacak ama bunun hukuki güvencesi ne olacak?.. Yani, bugün o soruşturma yapılmayacak ama ya yarın yapılırsa ne olacak?

Diyelim ki, bir PKK’lı ülkeyi terk etti. Başka ülkeye gitti. Türkiye’de bir gün hava yeniden değişti. O da yeniden şüpheli haline gelirse ve hakkında soruşturma açılırsa... Gittiği ülkeden celbi talep edilirse ne olacak?

Veya o kişi bir gün Türkiye’ye dönmek isterse ne olacak?.. Hiç dönemeyecek mi? Eğer dönecekse, hakkında soruşturma açılmayacağından nasıl emin olacak?..

Polisin veya savcının karşısına çıkarılırsa, ne yapacak? “2013’teki Başbakan bana söz vermişti. Beni sorguya çekemezsiniz” dese, bunu dinleyen olacak mı?

BDP’lilerin bu sorularla ortaya çıkan ‘güven ihtiyacı’, bu ‘barış süreci’ içinde Meclis’in devreye girmesini gerekli kılıyor.

İnönü formülü

Meclis o konuda ne yapabilir?

Tabii, yeterli siyasi iradeye ulaşırsa, kanun çıkarabilir.

Bu konudaki bir ‘içtihat’, 1962’de Talat Aydemir’in darbe teşebbüsü sırasında yaşanmıştır. 1962 yılında iktidarda, İsmet İnönü’nün başkanlığındaki CHP+Adalet Partisi koalisyonu vardı. O zamanki Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir, bir kısım askeri birlikleri örgütleyerek hükümete karşı harekete geçti. Radyoyu ele geçirdi, Meclis’i ve hükümeti feshettiğini ilan etti. Ama hükümetin kontrol ettiği askeri birlikler, radyoyu isyancıların elinden aldı, Aydemir ve arkadaşlarını teslim olmaya çağırdı.

İsyancılar teslim olmadılar. İsmet Paşa, Aydemir ve arkadaşlarına, “Eğer harekâtı durdururlarsa, onları emekliye sevk edeceğini ama cezalandırılmamalarını sağlayacağını” bildirdi. Aydemir birkaç saat sonra talebi kabul etti. Silahları bıraktı.

İnönü’nün verdiği sözü yerine getirmesi bir kanun yoluyla oldu. Meclis’ten çıkarılan kanun, kısa bir kanundu. Ana hükmü şuydu:
“Asker kişiler tarafından 22-23 Şubat 1962 olayları dolayısıyla işlenen veya bu tarihten önce işlenmiş olup da bu olaylara esas teşkil edebilecek mahiyette bulunan fiil ve hareketler için ceza kovuşturulması yapılmaz.”

Buna, o harekete destek verenler hakkında da aynı hükmün uygulanacağını belirten bir fıkra da eklenmişti.

Kanun, Meclis’te enine boyuna tartışıldı. Karşı çıkanlar da oldu. Ama Meclis’in üçte ikiye yakın çoğunluğuyla kabul edildi.

Talat Aydemir ve arkadaşları ile isyana katılan askeri ve sivil kişilerin hiçbiri hakkında cezai soruşturma yapılmadı. Asker olanlar ordudan çıkarıldılar ama, adı ‘af’ olmayan o af kanunuyla cezai soruşturmadan tamamen kurtuldular.

(Talat Aydemir ve arkadaşları bir yıl sonra -21 Mayıs 1963’te- ikinci bir harekâta geçtikten sonra ise durum değişti. Harekâta katılanlar güç kullanılarak teslim alındılar, yargılandılar ve ağır cezalara çarptırıldılar. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edildiler. Ama o ikinci harekât gerçekleşmeseydi, siyaset hayatına girmelerine de engel yoktu.)

Özal’ın görüşü

1962 yılındaki isyan hareketi karşısında İsmet İnönü’nün çıkarttığı kanunun bir benzerini Turgut Özal’ın PKK terörüyle ilgili olarak çıkarmak istediği, Cengiz Çandar’ın ‘Mezopotamya Ekspresi’ adlı kitabında anlatılır.

Çandar’a göre, Özal, cumhurbaşkanlığı sırasında benzeri bir ‘af’ kanunu çıkarmayı ve -beş yıllık bir süre içinde yeni bir suç işlemezlerse- siyasi haklarını da kullanabilecekleri kaydıyla, örgüt yöneticilerine de uygulamayı planlamıştı. Bunun için o zamanki Başbakan Süleyman Demirel’le de görüşeceğini söylüyordu. Ama ömrü vefa etmemişti.

Ve öteki davalar

Özetle: Yakın siyasi tarihimizde, biri Meclis’i feshettiğini ilan edecek kadar ileri giden, biri yıllar süren şiddet hareketlerinin sorumlusu olan isyancılar için, ‘af kanunu’ çıkarma girişimleri vardır. Biri kanunlaşmış, biri hazırlık halinde kalmıştır.

Tabii, bu konu üzerinde karara varılması, ancak Meclis’te yapılacak görüşmelerin sonucuna göre, mümkündür.

Ayrıca şunu hiç unutmamak gerekir: Öyle bir konunun görüşülmesi için, şu sırada hapiste bulunan ve durumları çok tartışmalı olan tutukluları ve mahkûmları da kapsayacak kanuni düzenlemelerin de düşünülmesi şarttır. PKK’lılar hakkında soruşturmalar kaldırılırken, hapisteki KCK’lıların durumları ne olacaktır?

Ergenekon, Balyoz, Oda TV davalarındaki tutukluların, pankart davalarındaki öğrenci davalarındaki ve benzeri durumlardaki tutukluların durumları ne olacaktır?

Kısacası: Bu konuda artık geniş düşünmeye başlama zamanı gelmiştir. Gerçek ve kalıcı bir barışa ulaşmak istiyorsak, ülkemizin son sıralarda geçirdiği çalkantılı olayların tümünün üzerine bir “barış çizgisi” çekip, bembeyaz bir sayfa açmanın çaresini bulmamız gerekiyor.