Katılımsız demokrasi

Siyaseti 'öcü' gibi görenlerimiz az değildir. 1982 Anayasası hazırlanırken, daha da çoğalmışlardı.
Katılımsız demokrasi

İl merkezlerimizde belediyeleri kazanan partilere göre, ülkemizin ?renkli harita?sı böyle... Bu renkliliği, başta iktidar partisi olmak üzere, tüm partilerin içine sindirmesinde ve diğer ?renk?lere saygı göstermesinde büyük fayda var. Çünkü, önümüzdeki yerel seçimlere kadar beş yıl süreyle bu renklerle yaşayacağız... Ayrıca, bunda yadırganacak bir şey yok. Birçok demokratik ülkenin seçim haritalarındaki renk dağılımı bizimkine benzer. Ekonomik, sosyolojik, kültürel faktörlerin etkisiyle bölgeselleşirler. (Harita: Türkiye Ekonomik Sosyal Araştırma Vakfı)

Siyaseti ‘öcü’ gibi görenlerimiz az değildir. 1982 Anayasası hazırlanırken, daha da çoğalmışlardı. Anayasaya öyle maddeler koydular ki, siyaset, siyasete katkılarına en fazla ihtiyaç olan kimselere yasaklandı.
Üniversitedeki gençlerin, üniversite üstü uzmanlık alanlarında eğitim görenlerin, doçentlerin, profesörlerin, sendikacıların siyasi partilere girmeleri ‘suç’ haline geldi.
Bunun nedeni, dünyanın birçok yerinde çalkantılara yol açan ve Türkiye’ye de yansıyan ‘1968 olayları’nın nedeninin ‘siyaset’ olduğunu zannetmeleriydi.
***
Oysa, tam tersine, o olayların temelinde demokratik siyasetin kapılarının gençlere ve işçilere yeteri kadar açık olmaması vardı.
Fransa’daki, Almanya’daki, diğer Avrupa ülkelerindeki gençlik hareketlerinin teorisyenleri, parlamentoları, sadece belirli zümrelerin menfaatini gözeten birer oligarşik yapı gibi görüyorlardı. Zaten hareketlerinin niteliğini de ‘Parlamento dışı muhalefet’ diye tarif ediyorlardı.
Avrupa ülkeleri yer yer terör olaylarına da yol açan o çalkantıların sıkıntısını çok çekti. Ama onları, sonuçta, demokratik siyasetin alanını genişleterek aştı. Siyasi partiler, gençlerin demokratik siyasete yönelmelerini teşvik etti. Öyle ki, o gençlik hareketlerinin liderlerinin bazısı, ulusal ve uluslararası parlamentolarda da üye oldular. Parti sözcüsü oldular. Bakan oldular. Bugünkü Avrupa Parlamentosu’nun kıdemli üyesi Daniel Cohn Bendit de onlardandır
Ayrıca, 70’lerde sivil toplum örgütlerinin gelişmesini ve siyasete katkılarının artmasını sağlayacak tedbirler alındı.
***
Bizde ise, o ‘katılım politikaları’ yerine, 12 Mart 1972 askeri müdahalesi, devreye girdi... Yer yer başlayan şiddet olaylarına karşı tedbirler, ‘balyoz operasyonu’ gibi adlar altında tırmandırıldıkça tırmandırıldı. Sıkıyönetim uygulamalarına geçildi. İdam cezaları uygulandı.
Ama bunlar derde deva olmadı. Terör, 12 Mart sırasında da, 12 Mart’tan sonraki dönemde, tırmanarak devam etti.
***
1980 Anayasası’yla konulan yanlış teşhisin sonucu ise şu oldu:
Siyaset hayatımız, nüfusumuzun büyük kısmını oluşturan gençlerin, uzmanların, öğretim üyelerinin, sendikacıların katkılarından, uzun yıllar boyunca mahrum kaldı.
O Anayasayla yerleşen ‘siyaset kötüdür’ anlayışı, toplum hayatının diğer alanlarına da yansıdı. Ekonomide başarılı iş adamlarından, sanat, bilim adamlarına, yöneticilere, kendi ilinde başarılı olmuş meslek sahiplerine kadar, siyasete önemli katkılar sağlayabilecek kimseler de, ‘siyaset’e girmek bir yana, yaklaşmaktan bile çekinir oldular.
Bugün bakın etrafınıza, hükümetin ekonomik politikası üzerine görüşlerini açıklayan kaç iş adamı görebilirsiniz, veya kültür politikasını tartışan kaç kültür adamı?..
***
Gerçi, 1982’den bu yana şöyle bir gelişme oldu. O Anayasa’nın, üniversite gençlerine, öğretim üyelerine, sendikacılara koyduğu yasaklar, 1995 kalktı. O zamana kadarki ‘siyaset yasaklıları’ bundan kurtuldu.
Fakat zaman içinde hem o üniversiteli gençler, hocalar, uzmanlar, ‘siyasetsiz hayat’a alışmışlardı, hem de siyasi partiler, siyaseti, gençleri, uzmanları olmadan sürdürmeye alışmışlardı. O alışkanlık hâlâ değişmedi.
Zaten onun değişmemesi için, başta iktidar partisi olmak üzere, çeşitli çevrelerden gelen telkinler de birbirini izliyor.
Hükümetin bir bakanı çıkıp üniversiteli gençlere ‘Herkes işine baksın. Derslerine baksın’ diye başka işlere karışmama tavsiyesi yapıyor.
İktidarı destekleyen basında, emeklilik hayatına geçmiş, devletteki aktif görev dönemlerini bitirip emekli olmuş sivil-asker bürokratların siyasetle ilgili görüş bildirmeleri eleştiriliyor. Hiçbiri, bırakınız kamoyuna görüş bildirmelerini, özel telefonlarındaki -dinlenilen- konuşmalarında bile siyaset üzerine söz söylerlerse, yasak bir iş yapmış gibi suçlanıyor.
Oysa, ciddi demokratik ülkelerde, sadece emeklilerin değil, görevleri devam eden bürokratların bile, uzmanlık alanlarıyla ilgili siyasette (herhangi birinin telefonunun dinlenildiği zaten işitilmemiş) görüşlerini açıklamasını kimse yadırgamıyor.
Başta hükümetler olmak üzere tüm ilgililer o görüşlerden faydalanmaya bakıyor.
Bizde ise, 1982 Anayasası değişmiş de olsa, hâlâ, ‘Siyaset üzerine sadece siyasetçiler düşünür. Siyasetçiler konuşur. Diğerleri kendi işine baksın’ anlayışı egemen...

Güneydoğu’daki seçim sonuçları gerçeği
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Kürt sorunuyla ilgili görüşlerinden en önemlileri bence şu ikisiydi:
1) “Terörist de neticede insandır. Bölücü terör örgütüne katılanların, örgüte neden katıldıklarının tespiti ve bu katılımları engellemek için gerekli tedbirlerin devlet tarafından alınması, terörle mücadelede önemli hususlardandır.”
2) “Çeşitli nedenlerle evlatlarını örgüte kaptıran ana ve babaların duydukları acıları ve onların içinde bulundukları durumları da düşünmek ve onları anlamak durumundayız.”
Genelkurmay Başkanlığı, aslında terörle mücadelede en ağır yükü taşıyan kurumumuz. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 5 bine yakın mensubu o mücadelede şehit olmuş... O şehitlerin acısını, şehit aileleriyle birlikte en yakından hissedenler, o kurumun içindeki silah arkadaşları... Ama bu, o kurumun başındaki komutanın, silahlı çatışmanın karşı tarafındaki durumu da, ‘insani boyutları’yla görmesini engellemiyor.
***
O insani boyutlar, aynı zamanda, son seçimlerle ortaya çıkan ‘realite’nin de göstergesidir.
Bugünkü iktidar partisi AKP’nin, 29 Mart seçimi öncesinde, Doğu ve Güneydoğu’nun belirli illerinde verdiği uğraş, olağanüstü boyutlardaydı. Gıda maddesi ve ev eşyası dağıtımı ile ‘Bize oy vermezseniz, size hizmet gelmez’ tehdidi eşliğinde yürütülen yoğun kampanyalar hatırlardadır.
Ama o kampanyaların sonucu da bellidir: Erol Tuncer’in başkanlığındaki TESAV’ın yukarıdaki seçim haritasında da görülüyor, AKP’nin o bölgede kazanacağını umduğu yerlerde gene DTP kazanmıştır.
Bunun nedeni, sadece ‘bölgede baskı vardı, tehdit vardı’ iddiasıyla izah edilemez. O faktörler bazı seçim çevrelerinde işlemiş olsa bile, işlemesinin mümkün olmadığı birçok yer vardı. Oralardaki sonuçlar da aynı eğilimlerin işaretlerini veriyordu.
O sonuçların tümünü tahlil ederken, Orgeneral Başbuğ’un değindiği ‘ailelerin durumu’nu da görmek gerekir. Bölgede 1984’ten beri devam eden çatışmalar sırasında ölen PKK’lı sayısının 40 bini bulduğunu belirtiyor Genelkurmay Başkanı... Diyor ki:
“Bu rakam, bu yolun çıkmaz yol olduğunu göstermektedir. Çeşitli nedenleri istismar ederek gençlerin örgüte katılmalarını sağlayanların ve destekleyenlerin, onları ölüme gönderdiklerini anlamaları gerekir.”
Konuşmasının bir başka yerinde de, ‘örgüte katılanların yaklaşık yüzde 70’e yakınının örgüte 14-20 yaş grubunda iken katıldığı’nı bildiriyor. ‘Çeşitli nedenlerle bu yaş grubunu etkilemenin kolay olduğu’nu söylüyor. Ve onların yüzde 80’inin örgütte kalış süresinin 10 yıl olduğunu belirterek şöyle diyor:
“Bu durum, örgüte katılan teröristlerin ortalama olarak 26 yaşına ulaşmadan güvenlik kuvvetleri tarafından etkisiz hale getirildiği veya örgütten kaçtığı anlamına gelmektedir.”
***
Evet, yaşı 26’ya ulaşmadan, ya ölüm, ya da kaçış... Gene ölüm tehlikesinin kol gezdiği bir ortama kaçış...
Hangi anne ve baba ister, çocuğunun böyle bir yola girmesini?.. Ama, bunu önleyebilmek, tüm ana babaların başarabileceği bir şey mi? Hele belirli coğrafi ve sosyal koşullar altında yaşayan ana babaların?..
Ve, bunu önleyemeyen ana babalar, çocuklarının o yola girmesine tamamen karşı olsalar da, bir seçim günü geldiğinde, kimin istediği partiye oy verirler?.. Ankara’dan gelip ‘Bize oy vermezsen hizmet alamazsın’ diyenlerin istediği partiye mi?.. Çocuklarının istediği partiye mi?...
Bu sorunun cevabını gerçekçilikle arayalım:
Çocukları, girdikleri yol yanlış da olsa, o yola, ‘çeşitli nedenlerle’ inanmışlar veya inandırılmışlar... Anne babalar, o yolu benimsemeseler bile, onun gurbetteki evlatlarının tercihi olduğunu düşünmezler mi?..
Ve hepsinin olmasa da, büyük bir kısmının sandık başındaki tercihi de, evlatlarınınki gibi olmaz mı?..
***
Evet, bu bir ‘çıkmaz’...
Bu iş böyle devam ettikçe, ne o ‘dağdakiler’in inmesi, ne dağa çıkacakların caydırılması, ne de şehirlerde onlara ilginin azalması mümkün...
Ama o ‘çıkmaz’ı açmanın yolunu bulmak da devlet adamlarının işidir.
O yoldaki arayışlara, siviliyle askeriyle, siyasetçisiyle siyaset dışındaki düşünürleriyle, Türküyle Kürdüyle tüm ilgililerin katkıda bulunması gerekli. Çatışmaların yerine -hedefi çare bulmak olan- yapıcı tartışmaların geçmesini sağlamak gerekli.