Kestirme bir tez: Paris'i vuran türban mı?

Başbakan Erdoğan'ın Fransa'da devam eden olayları 'türban' konusuna indirgemesi hatalı bir yaklaşım. Konu bütün Avrupa ülkelerinde tartışılıyor, ancak hiç kimse böyle kestirme ve kesin bir tezi ileri sürmüş değil...

Paris'te başlayan olayları, Başbakan Tayyip Erdoğan 'türban' konusuna indirgemiş. Hürriyet'te Ferai Tınç'ın yazdığına göre, hafta sonundaki Köln yolculuğu sırasında beraberindeki gazetecilere şöyle demiş:
"Fransa'da türbanın yasaklanmasıyla ilgili olarak okullarda başlatılan süreç, olayları fitilledi. Daha önce Fransa'da hiç böyle bir şey olmamıştı."
Başbakan'ın böyle bir değerlendirme yapması birkaç açıdan yanlıştır.
Konuya biraz daha yakından bakalım:
Fransa'daki olaylar, 27 Ekim akşamı, Paris'te başladı. Tüm Fransa'ya yayılıyor. Fransa'nın komşusu ülkeleri de tehdit ediyor. Nedenleri üzerinde herkes kafa yoruyor. Sadece Fransız gazetelerinde değil, Avrupa basınında da en güncel olay bu. Televizyonlarda bu konudaki tartışma programları birbirini izliyor. Siyasetçiler, bilim adamları, sivil toplum örgütleri sözcüleri görüşlerini açıklıyorlar. Tabii, olay yerlerinde yaşayanlar da şikâyetlerini dile getiriyor.
Ama henüz hiç kimse, "sorunun türban yüzünden çıktığı" yolunda kestirme ve kesin bir tez öne sürmedi.
Tartışmalara katılanlar, genellikle ekonomik ve sosyal etkenler üzerinde duruyorlar.
Olayların başladığı -Clichy gibi, Montfermeil gibi- yerler belli: Paris'in gelir düzeyi en düşük, işsizliği en bol olan varoşları...
Oturanların çoğunluğu -eskileri yenileriyle- göçmenler... Büyük bir kısmı, Kuzey ve Orta Afrika ülkelerinden gelmiş Müslümanlar.
Aralarında Türkler de var. Fakat Türklerin oranı, oralardaki yabancı sayısına göre düşük. Fransa'daki genel Türk oranı gibi... (Fransa'da toplam Türk sayısı, malûm, Almanya'daki gibi milyonla ölçülmüyor. Tümü yaklaşık 250 bin kişi... Toplam sayısı 4 milyon tahmin edilen Müslümanların yüzde 6'sından biraz fazla... Gerisi Cezayir gibi, Fas gibi, bizim Magrip ülkeleri dediğimiz ülkeler başta olmak üzere, Kuzey ve Orta Afrika'dan ve dünyanın başka yerlerinden gelenler.)
O varoş bölgelerinde yaşayan nüfus içindeki göçmenlerin (ki çoğu artık Fransız vatandaşıdır) kişi başına düşen gelir oranı, tüm Fransa'daki kişi başına düşen gelir oranının yarısı kadar. İşsizlik oranı ortalaması da, tüm Fransa'dakinin iki misli...
Ayrıca şu var: Paris'in o bölgeleri, günlük yaşam koşulları açısından da en geri kalmış yerleri...
Halkın bir bölümü 'sosyal konut' adı altında uzun yıllar önce yapılmış ve zaman içinde her türlü bakımdan mahrum kalmış çok katlı apartmanların dar dairelerinde yaşıyor... Bunlar, bugünkü koşullar altında, sadece soysal açıdan değil, sağlık açısından da 'yaşanmaz' denilen yerler...
Başta toplu taşıma araçları olmak üzere, belediye hizmetlerinin de yeterli olmayışı, sık sık şikâyet konusu oluyor.
* * *
Bu niçin böyle?.. Niçin oralardaki halk böyle ihmal edildi? Bir ölçüde kendi kaderine terk edildi? Hatta bir bakıma dışlandı, dünyanın en görkemli başkentinin diğer kısmından?..
Bunun sorumluluğunu bazı Fransız siyasetçileri oralarda yaşayan göçmenlerin sırtına yüklediler. Dediler ki:
"Göçmen olarak geldiler, Fransa'ya uyum sağlayamadılar. Kendi içlerine kapandılar. Mahallelerine çekidüzen veremediler. Her türlü kanunsuzluk o bölgelere yerleşti.
Çeteler, esrar, eroin, her şey orada..."
Le Pen ve yandaşları başta olmak üzere ırkçı gruplar, işin içine 'din ve ırk farkı'nı da kattılar.
O iddiaları genel politikalarının dayanağı haline getirdiler.
İçişleri Bakanı -ve Cumhurbaşkanı adayı- Sarkozy gibi güya 'orta sağ' politikacılar da konuya, sadece 'güvenlik' açısından baktılar. Devlet güçlerini oralara sadece 'şüphelileri izlemek' için gönderdiler.
Oradakiler de, 'dışlanma' duygusunun yanında devamlı olarak 'şüpheli görünmek', 'suçlu sayılmak', 'nefret edilmek' kompleksi altında hırçınlaştılar.
Tabii, o hırçınlığın içinde, 'Niçin?' sorusuna "Biz Kuzey Afrikalıyız ya onun için" veya "Biz Müslümanız da ondan" yanıtını vererek daha da hırçınlaşır oldular. (O hırçınlaşmayı, dışarıdan teşvik edenler de eksik olmadı... Dünyada bu gelişmeleri kendi kavgaları için kullanmayı meslek edinen merkezler boş durmuyor.)
Böylece, bu karşılıklı duygu tırmanması devam ederken, 27 Ekim 2005 akşamına gelindi. Saat 17 civarında bölgedeki alanda futbol oynayıp evlerine dönmekte olan 15-17 yaşlarındaki Clichy'li gençleri 'şüpheli' sayan bir polis ekibi, onları kovaladı. Gençlerden 17 yaşındaki Tunuslu Ziyed ile, 15 yaşındaki Malili Bouna, kaçmak için bir trafo merkezine çıktı. Elektrik akımına kapılıp kömürleşerek öldü. Ve olaylar patladı.
Şimdi, bunlar Fransa'nın diğer şehirlerinin Clichy'e benzeyen varoşlarında devam ediyor.
Zaman zaman şehirlerin merkezlerine de yansıyarak, gitgide daha tehlikeli hale geliyor.
* * *
Hal böyleyken, sayın Başbakan'ın Fransa'da hayli zaman önce bazı okullarla ilgili olarak alınan bir türban yasağını hatırlatmasının ve 'olayları fitilleyen'in o yasak olduğunu söylemesinin ne âlemi var?
1- Bir kere, olaylarda 'fitil' aranıyorsa o belli: Polisin futboldan dönen çocukları kovalaması, içlerinden ikisinin de kaçarken ölmesi... Bunun yerine, geçmişteki bir başka konuyu öne çıkarıp yeni bir 'fitil' iddiası öne sürmek, Türkiye'nin Başbakanı'na mı düşer?
2- İkincisi: Şunu, bölgede yaşayan Türkler de belirtiyor. Ajanslara yaptıkları açıklamalarda "Olayların dini boyutu yok. Türklerle hiç ilgisi yok" diyorlar. Birçoğu da olaylarda yakma-yıkmalara katılan Kuzey Afrikalıları kınıyor. Ayrıca oradaki Türk din adamları, Fransız din adamlarıyla birlikte, olayları yatıştırmak için çalışıyor. Fransa'daki Türklerdeki genel tavır bu iken, Başbakan'ın onlara tamamen başka bir mesaj vermesi, doğru mudur?
3- Üçüncüsü: Sayın Başbakan Erdoğan o 'türban' mesajıyla birlikte Avrupa Birliği'ne bir başka mesaj daha veriyor. Özellikle Fransızlara... Gene Ferai Tınç'ın yazdığına göre diyor ki;
"Kendilerine anlattık. Bizim Türkiye olarak bu gelişmeleri engellemek için yapabileceğimiz çok şey var. Medeniyetler ittifakında biz yardımcı olabiliriz"..
Bu mesajın muhatapları, bunu Erdoğan'ın 'türban' mesajıyla birlikte okurken demezler mi ki: "Türk Başbakan bize yardımcı olacak. Hatta galiba arabuluculuk yapacak. Ama bir şartı var:
Şu türban yasağını kaldırın, diyor"
4- Dördüncüsü: Tabii, sayın Başbakan'ın bu mesajlarını, Türkiye'de de okuyup anlamaya çalışanlar olacak. Onlar da demezler mi:
"Demek ki, bizim Başbakanımız hangi konuyla karşılaşırsa karşılaşsın aklına ilk gelen konu aynı: Türban konusu... Fransa'daki veya Avrupa Birliği'ndeki olaylara da o açıdan bakıyor... Acaba önceliği hangisidir?.. Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmak mı?.. Yoksa, Türkiye'nin de, Avrupa Birliği'nin de okullarına 'türban'ı sokmak mı?"