Kıbrıs'la doldurulan bardak

3 Ekim'e bir hafta kaldı. AB deklarasyonundan sonra dün de 'çerçeve belgesi' üzerinde uzlaşma arayışları sürüyordu. Bunda da bir sonuca varılırsa, Avrupa Birliği'yle müzakereler başlayacak...

3 Ekim'e bir hafta kaldı. AB deklarasyonundan sonra dün de 'çerçeve belgesi' üzerinde uzlaşma arayışları sürüyordu. Bunda da bir sonuca varılırsa, Avrupa Birliği'yle müzakereler başlayacak...
Başlarsa, hızla ilerleyecek mi?
Belli ki, hayır... Karşı tarafta, buna izin vermemek için ellerinden geleni yapacak olanlar var...
Fransa'nın, Avusturya'nın, Almanya'nın sağ partilerini ve muhafazakâr çevrelerini bir yana bırakalım. Hepsinden önce Kıbrıs Rum kesimindeki Papadopulos yönetimi var. Elindeki veto kartıyla, müzakerelerin bundan sonraki aşamalarını bekliyor. Her seferinde önümüze bir fatura koymak üzere...
Bu hesabında önce doğal yandaşı Yunanistan'a güveniyor, sonra da Fransa gibi, Avusturya gibi, taktik yandaşlarına...
Bunun son uygulaması, geçen haftalar içinde oldu. Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanımadığına dair açıklaması karşısındaki AB deklarasyonu, Papadopulos ve yandaşlarının isteklerine yaklaştırılmak için üç-dört defa yeniden yazıldı. Sonunda, Türkiye'nin Güney Kıbrıs'ı tanıması talebi -gelecek yıldan itibaren- müzakerelerin her aşamasında öne sürülebilir hale getirildi.
Deklarasyondaki talep karşılanmadığı sürece Kıbrıs Rum yönetimi veya yandaşları, müzakereleri engelleme imkânına sahip olacaktı. Müzakere süreci boyunca o olanağı -bir hesaba göre- 71 defa kullanabileceklerdi.
Kıbrıs'ın yakın tarihini hatırlayıp, hatırlatmak
Evet, Türkiye'nin Güney Kıbrıs'ı tanıması talebi... Bunun temelinde, ne hukuki, ne mantıki, ne de ahlaki bir neden var. Sadece, Türkiye'nin AB sürecindeki durumunu istismar etme fırsatçılığı var.
Kısaca hatırlamak ve hatırlatmak gerekir. Çünkü bunu yapmadığımız takdirde, Kıbrıs'ın yakın tarihini biz bile unutuyoruz.
Başkaları ise zaten çoktandır unuttu ve unutturdu. İş o hale geldi ki, sanki orası tamamen Rumlara ait bir ülkeymiş de, biz 1974'te durup dururken gidip bir kısmını işgal etmişiz... Herkes bunu öyle sanmaya başladı.
Oysa, Kıbrıs'ın bugünkü halinin tek nedeni, 1960'larda iki halkın
barış içinde yaşaması için kurulmuş ortak devletin, Kıbrıslı Rum fanatiklerince yok edilmesi girişimleridir.
Evet, hatırlayalım:
Kıbrıs 1959-60 yıllarında İngiliz kolonisi olmaktan çıkarken,
uluslararası anlaşmalarla, Rumlar ile Türklerin birlikte yaşayacağı bir barış adası haline getirilmek istenmişti.
Bunun için İngiltere, Türkiye ve Yunanistan ile adadaki Rum ve Türk cemaatlerinin temsilcileri bir araya gelmişti. İmzaladıkları belgelerle o ortak devletin statüsünü güvence altına almışlardı.
Buna göre, Kıbrıs'ın Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı yardımcısı
Türk olacak, 50 sandalyeli parlamentonun üyelerinin 35'i Rum,
15'i Türk olacaktı.
Öteki alanlarda da, buna benzer paylaşım esasları uygulanacaktı.
Bu düzen üç yıl sürdü. Ama 1963'ten itibaren Rum tarafındaki birtakım çeteler, adayı tümüyle Yunan adası yapma amacıyla Türklere karşı harekete geçtiler. 1963 yılının Noel'inde de Lefkoşa'da, acımasız bir 'etnik temizlik' hareketi başlattılar.
Yüzlerce Türk öldürüldü. Birleşmiş Milletler neden sonra devreye
girebildi. BM askerleri geldi. Fakat Rum çeteleri kısa bir süre sonra 'iş'lerine başladıkları şekilde devam ettiler.
1964'te ve 1967'de adanın çeşitli yerlerinde gene birçok Türk'ü
öldürdüler, birçok Türk'ü de yurtlarından edip Lefkoşa etrafında
BM kontrolü altındaki barınaklara sığınmak zorunda bıraktılar...
Ve 1974'te, bu işin sonuna ulaştık diye, son hamlelerini yapıp adanın bir Yunan adası olduğunu ilan ettiler.
Bu ancak, Türkiye'nin 1959-1960 anlaşmalarındaki hakkına dayanan müdahalesiyle önlenebildi.
Ama işte, aradan onca zaman geçtiği halde, Rum tarafında adanın tümünü Rum adası yapma hevesi bir türlü sona ermedi.
1974'ten bu yana yapılan tüm uzlaşma girişimleri sonuçsuz kaldı.
Son olarak da Annan Planı'nın Rumlarca reddedilmesiyle, sorunun çıkmazda kalması devam ediyor.
Birleşmiş Milletler'in şimdiye kadar gösterdiği tüm çabalara rağmen...
Hakkı, hukuku, insafı bir tarafa itmek...
Hal böyleyken, Türkiye'den, Kıbrıs Rum Kesimi'ni Kıbrıs'ın tümünün sahibiymiş gibi tanımasını istemek, hakkı, hukuku, insafı bir kenara itip, zorbalığa ve şantaja prim sağlamak değil midir?
Kıbrıs'taki Rum çetelerinin 1963'ten 1974'e kadar süren 'etnik temizlik' politikasını onaylamak değil midir?
Konunun 1963'ten beri sorumlusu olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin 40 küsur yıldan beri devamlı olarak sürdürdüğü uzlaştırma çabalarını hiçe saymak değil midir?
Ve Avrupa'da aklı başında birçok düşünürün bir 'medeniyetler buluşması' saydığı Avrupa-Türkiye ilişkisini, Kıbrıs'la ilgili bir 'medeniyetler çekişmesi' haline getirmek değil midir?
Kıbrıs'ın, adadaki iki toplumun barış içinde birlikte yaşamasını sağlayacak bir çözüme kavuşturulması elbette gereklidir.
Ama o çözüme varılması, Papadopulos hükümetinin gerçekçi davranmasına bağlıdır.
AB içindeki meslektaşları ona bunu hatırlatmaktan geri kalmamalıdır.
Görünen köy kılavuz istemez
Yoksa ne olacağı bellidir.
Şu yazacağımı siyasi görevlerde bulunduğum zamanlarda yazmazdım. 'Tehdit ediyor' diye yorumlayanlar çıkabilirdi. Ama şimdi gazeteci olarak, gördüğümü yazıyorum:
Kıbrıs Rumları, Türkiye'den taleplerinin dozunu bu şekilde
artırırlar ve AB'deki bazı meslektaşlarından teşvik görürlerse,
bir gün gelir bu 'bardak taşar'.
Türkiye'de zaten AB'ye çeşitli nedenlerle karşı olan kesimler vardır. Ama AB yanlıları daha etkilidir. Kıbrıs'taki Rum 'doymazlığı' ve onu
teşvik edenlerin 'aymazlığı' devam ettikçe, AB yanlılarının da sabrı tükenmeye başlayacaktır.
Bu gidiş bir gün onları da 'AB kendi yoluna, biz kendi yolumuza' diyecek hale getirir.
Sadece onları değil, Kıbrıs'taki Türklerin çözüm umudunu muhafaza etmeye çalışan Kuzey Kıbrıs hükümetini de bıktırır. Yeni politikalara yöneltir:
Ve böylece AB'yle müzakere sürecini kesip bitirmiş bir Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki tutumu eski haline döner.
Tabii, bunun sonuçlarından biri olarak, Türk-Yunan ilişkilerinin
durumu da...
Bu, elbette, özellikle Türkiye-AB ilişkilerine (o arada Türk-Yunan ilişkilerine) büyük önem veren herkes için (ben dahil), çok üzücü olur. Ama onların da artık karşı çıkamayacakları kaçınılmaz bir sonuç olur.
Evet, ülkesini iyi tanıdığını sanan bir gazeteci gözüyle, bugünlerde gördüğüm manzara budur.
Dilerim, bunu Kıbrıs'ta ve Yunanistan'da da görenler olur.