Kızgınlık ve başbakanlık

Kızıp söylenmek herkesin başına gelse bile, başbakanlar öfkeyle aklına eseni söylememeli.

Son günlerimiz, televizyonlardaki kızgınlık ve sinirlilik hallerini izlemekle geçti. Başbakan Tayyip Erdoğan, önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, sonra YÖK'e, sonra medyaya kızdı. Mahkemeyi, din alanındaki 'ulema'ya danışmamakla suçladı, YÖK'ü mahkeme kararını çarpıtmakla, medyayı da söylediklerini 'kendi maksadını aşan' şekilde yayımlamakla...
Bunun üstüne, Danimarka Başbakanı'yla görüşmesinin sonundaki kriz eklendi. Erdoğan'ın özellikle gazeteciler karşısındaki- gerginliği daha da arttı.
Bir başka alandaki -spor alanındaki- sinirlilik örneklerini de Bern'deki ve İstanbul'daki milli maçlarımız sırasında izledik. Bunun tartışmaları da, Türkiye'de ve Avrupa'da sürüyor.
Bütün bunlar olurken, Hakkâri'deki ve Van'daki düşündürücü olaylar da sürüyordu. Ama onlar, öteki alanlardaki sinirliliklerin gölgesi altında kaldı. 'Düşündürücü' idiler ama, ötekilere bakmaktan, onları düşünüp yorumlamaya imkân bulanlar azdı.
* * *
Baştan başlayalım:
Kendisini rahatsız eden kararlara veya tavırlara kızıp sinirlenmek, herkesin başına gelebilecek bir haldir. Ama toplum içinde bazıları, o 'hal'in etkilerinden kendilerini korumaları gereken insanlardır. Başbakanlar onların başında gelir. O sinirlilik içinde akıllarına veya ağızlarına gelen her şeyi söylerlerse, sadece kendilerini değil, Başbakanı oldukları devleti ve milleti de çok güç durumlara sokabilirler.
Başbakan'ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı üzerine 'seri halinde' söylediği sözler bunun en yakın örneğidir. Ne tarafından bakılırsa bakılsın, ne çağdaş bir devletin temel nitelikleriyle bağdaştırılabilir, ne de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'yle ilişkilerimizin mantığıyla...
Mahkemenin din ulemasına danışması gerektiğini iddia eden ifadeleri, gerçi sonradan Basın Müşaviri aracılığıyla "Başbakan'ın amacı öyle değildi" gibi bir açıklamayla düzeltilmek istenmiştir. Buna da 'çok şükür' diyelim. Ama bu, o ifadelerin iç ve dış kamuoyunda bıraktığı izlenimlerin tamamen silinmesine yetmemiştir. AKP'li bazı belediye başkanlarının son sıralardaki birtakım karar ve uygulamalarını da göz önünde tutarak, AKP iktidarının genel gidişi üzerinde kaygılarını belirtenler artmaktadır.
Başbakan'ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde ortaya çıkan kararın sonucunun ne anlama geldiğini unutması veya unutur gibi davranması da, çok acayip bir durum oluşturmuştur:
O kararla, davayı 'kazanan taraf', Türkiye Cumhuriyeti devletiydi. Leyla Şahin adındaki bir hanım, mahkemeden devletin hukuk mekanizmalarında oluşup uygulanan kararların kaldırılmasını istemişti. Türkiye devleti de bu talebe karşı kendini savunmuştu. Gerçi o savunma, Abdullah Gül'ün Dışişleri Bakanlığı sırasında asgariye indirilmişti. Avukatlar değiştirilmiş, son avukatın mahkemedeki savunması olabildiğince kısa tutulmuştu. Ama o savunmada da daha önce yapılan savunmaların ana çizgisinden elbette ayrılınmamıştı. O çizgi 'devletin devamlılığı' ilkesinin doğal gereği olarak ister istemez korunmuştu.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, kararını, Türkiye'nin o savunmalardaki ana çizgisine uygun olarak oluşturmuştu. Buna göre, Leyla Şahin'in talebini reddetmiş, Türkiye'nin talebini kabul etmişti.
Bu durumda Başbakan Tayyip Erdoğan'ın karara karşı takındığı tavırdan ve söylediği sözlerden çıkan anlam bellidir. Başbakan mahkemeyi:
"Sen niçin Leyla Şahin'i kaybettirdin de, Türkiye devletini kazandırdın?" diye kınamış olmaktadır.
Kısacası: Başbakan'ın son söylemi, Türkiye'yi hem kendi Anayasası'yla, hem de uluslararası hukukla çok büyük çelişkiler içine sokmuştur.
Başlangıçtaki kızgınlık hali içinde söylediklerinin nereye varacağını fark etmemiş olsa bile, bu durumdan artık Başbakan da memnun olmasa gerektir.
* * *
Danimarka Başbakanı'yla görüşmesinde çıkan krize gelince... Bu konuda onu haklı görenler vardır. Kendisi de zaten şunu hatırlatıyor: PKK ve Roj TV konusunda Danimarka Başbakanı'nı iki ay önce uyarmış. Ama Danimarka hükümeti o konuda bir şey yapmamış.
İki başbakanın görüşmesi sırasında, Erdoğan'a kendi ekibinden gelen bir pusula, bardağı taşıran son damla olmuş. Çünkü pusulada, ortak basın toplantısını Roj TV muhabirinin de izleyeceği bildiriliyormuş. Erdoğan basın toplantısını bu 'bardağı taşıran damla' üzerine iptal etmiş...
Danimarka hükümetinin Türkiye'yle ilişkilerindeki olumsuz tavırlarına Türk hükümetinin aynı şekilde cevap vermesi, elbette hem hakkıdır, hem de görevi... Ama burada bir nokta var:
Bir başbakanın öteki başbakanı ziyaret etmesi önemli bir iştir. İki ülkenin diplomatları arasında ciddi bir ön hazırlık çalışması gerektirir. Hele böyle, aralarında anlaşmazlık konuları olan iki ülkenin başbakanlarının görüşmesinden önce, görüşme konularından ziyaret programına kadar her şey ayrıntılarıyla ele alınır. Eğer, ortaya pürüz çıkması ihtimali varsa, ya o ihtimal ortadan kaldırılır ya da o ziyaret ertelenir.
Bu dikkatin gösterilmesinin amacı basittir: Başbakanlar, buluşup görüşeceklerse, o görüşme iki ülke arasındaki ilişkilerin 'daha da iyileşmesi'ne katkıda bulunmalıdır. Aradaki anlaşmazlıklar yüzünden bunun tam tersine sonuç verebilecek bir görüşmenin yapılmaması, elbette yapılmasından daha iyidir.
Danimarka'yla durumu, Erdoğan kendisi söylüyor: "İki ay önce konuştuk. Danimarka Başbakanı'na belgeler gönderdim. Gereğini yerine getirmedi" diyor.
Öyleyse, niçin onunla bir daha görüşmek istiyor? Türkiye'nin yerine getirilmeyen isteklerini Danimarka hükümetine hatırlatacak bir Kopenhag büyükelçisi yok mu? Veya Ankara'da, Danimarka'nın Ankara Büyükelçi'sini Dışişleri Bakanlığı'na çağırıp "Ne oldu Başbakanımızın size söylediklerinin sonucu?" diye soracak diplomatları yok mu?
Aradaki anlaşmazlıkların onlar tarafından da giderilememesi halinde devreye girecek bir Dışişleri Bakanı yok mu?
Kopenhag krizi, belli ki, uluslararası ilişkilerde normal olan usullere itibar etmeyip, her şeyin Başbakan düzeyinde görüşülmesini esas alan bir anlayış yüzünden çıkmıştır.
Peki, o görüşmenin sonucunda ne olmuştur?
Başbakan düzeyinde iyileştirilmesi hedeflenen Türkiye-Danimarka ilişkileri eskisinden çok daha sorunlu hale gelmiştir.
Ayrıca, o sorunlu hal, Türkiye'nin AB ile ilişkilerini de etkilemiş, AB'nin genişlemeden sorumlu komisyon üyesi, çıkan krizde Türkiye Başbakanı'nı değil Danimarka Başbakanı'nı haklı bulduğunu ilan etmiştir.
Özetle: Devlet adamlarının söylemlerinde ve eylemlerinde, kızgınlık ve sinirlilik yerine soğukkanlılık ve akılcılığın öne çıkmasında ne kadar büyük fayda olduğu, bir kere daha anlaşılmıştır.
'Keskin sirke' küpüne ne yapar?
Bern'deki ve İstanbul'daki milli maçlarımız sırasında olan bitenlerle ilgili yayınları için Radikal'in spor servisindeki arkadaşlarımı kutlarım. Bern maçından itibaren, haberlerinde ve yorumlarında sağlıklı bir çizgi üzerindeydiler. Dünkü değerlendirmeleri de çok kapsamlı ve objektifti.
Benim burada da değinmek istediğim nokta, yukarıdaki yazıda değindiğim 'kızgınlık' ve 'sinirlilik' halinin nelere mal olduğudur. "Keskin sirke küpüne zarar verir' sözünün ne kadar doğru olduğudur.
Evet, Bern'deki hakemin bazı kararları tartışmalıydı. İsviçreli bir kısım seyircinin milli marşımızı ıslıklamaları ayıptı. Bazı sporcuların yedek kulübemize yönelik hareketleri terbiyesizlikti. Basın toplantısı odasının kapısı önündeki hanımın davranışı münasebetsizlikti.
Ama bunlara dayanılarak, Bern maçının hemen arkasından Türkiye'de başlatılan kampanyanın ölçüsüzlüğünün haklı olduğunu öne sürmek mümkün müydü?
İsviçre takımının daha havaalanına ayak basar basmaz karşı karşıya bırakıldığı manzaralar... "Cehenneme hoş geldiniz" gibi sloganlar... "O... çocuğu"nun veya "Ananı şey yaparım"ın Almancasıyla donatılmış pankartlar... Gelenlerin havaalanında özellikle bekletildikten sonra, otobüslerine binip otellerine gitmeleri sırasında, otobüse atılan yumurtalar, şişeler... Bunlarla elde edilmek istenen
şey neydi?
Gelen takımın moralini bozup yenilmesini sağlamak mı?
Herkes biliyor ki, bu gibi taktikler, deneyimli takımlar üzerinde istenilen etkiyi yapmadığı gibi, sonradan aleyhimizdeki propagandalara büyük malzeme oluşturuyor.
Bunun İstanbul maçıyla ilgili örnekleri, işte çarşamba akşamından itibaren sadece İsviçre'nin değil, diğer birçok Avrupa ülkesinin de televizyonlarında ve gazetelerindeydi.
Önceki akşam televizyon kanalları arasında dolaşırken, Alman ZDF televizyonunda bu konuda uzun bir 'özel yayın'a rastladım. İstanbul maçındaki olayları İsviçrelilerin bakış açısıyla yansıtıyordu. İsviçreli futbolcuların ülkelerine dönüşlerini de, havaalanındaki karşılanmalarıyla ilgili sahnelerle gösteriyordu.
Karşılayanların ellerinde, İstanbul havaalanındaki pankartlar gibi hazırlanmış pankartlar vardı.
Aşağı yukarı aynı büyüklükteydiler. Birinin üzerindeki yazı, İstanbul'daki "Cehenneme hoş geldiniz"e cevap verir gibiydi. Şöyleydi:
"Medeniyete hoş geldiniz."
Cehennem ve medeniyet...
Genel açıdan, Türkiye'yle İsviçre arasında böyle bir karşılaştırma yapılması elbette haksızlıktı. Ama bu haksızlığın birinci derecedeki sorumluları, herhalde kendi aramızdaydı. Bern maçından sonraki kızgınlıkları ve sinirlilikleri içinde verdikleri demeçlerle, o ölçüsüz kampanyayı başlatanlar ve İstanbul havaalanındaki bir kısım personeli de organize ederek uygulatanlardı.
* * *
Tabii, maçtan sonra İsviçre'li federasyon başkanının verdiği demeç de tam bir taraflılık ve fırsatçılık örneği... Ama o sorunun üstesinden çok daha kolay gelinirdi, eğer tüm dünya basınına yansıyan o 'cehennem'li, 'o...'lu, 'ananı...'lı pankartların ve otobüse saldırıların filmleri, fotoğrafları dünya televizyonlarına ve dergilerine yansımasaydı...