Kurnazlığın sonucu değil, demokrasinin gereği

Baykal'ın CHP'nin aday seçimine yönelik eleştirisi haksızdır. Benzeri uzlaşmaların örnekleri, başka demokratik ülkelerde de var, bizde de var.

CHP’nin içinde, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığına karşı bir ‘hareket’ başladı. Hareketin içinde bir önceki Genel Başkan Deniz Baykal da var. Onun da katılımıyla, Kılıçdaroğlu başta olmak üzere İhsanoğlu’nun adaylığını destekleyenler eleştiriliyor.

 

Bu hareket çok yanlıştır. Buna gerekçe olarak öne sürülen görüşler inandırıcı olmaktan uzaktır.

 

Baykal’ın önceki günkü Haber Türk gazetesine bu konuda verdiği demeçte yaptığı suçlamalar da öyledir. Baykal, İhsanoğlu’nun aday gösterilmesinde rolü olanların ‘siyaset’ten vazgeçip ‘kurnazlık’la hareket ettiğini söylüyor ki, bu, çok haksız bir suçlamadır.

 

Kılıçdaroğlu ve arkadaşları, Cumhurbaşkanlığı için aday belirleme çalışması yaparken, ‘kurnazlığın’ değil, ‘demokratik siyaset’ mantığının gereğini yerine getirmişlerdir. Tüm demokratik ülkelerdeki siyasî yöneticilerin her zaman başvurdukları ‘usul’ü uygulamışlardır.

 

GÜÇ VE OLANAK

 

Dünyada yüzlerce örneği var: Demokratik ülkelerdeki siyasî partiler, devletin seçimle belirlenecek mevkilerine aday göstermeden önce, parti olarak ulaşabildikleri ‘oy gücü’nün hesabını yaparlar. O hesap, tek başına sonuç almaya yetecek gibiyse, o oylamaya tek başına katılırlar. Güçleri o sonucu almaya yetmeyecek gibiyse, öteki siyasi partilerle güç birliği yapmayı tercih edebilirler.

 

‘Koalisyon’ denilen, ‘ortaklık’ denilen uygulamalar, bu gibi haller içindir ve demokratik hayatın en doğal seçenekleridir.

 

O uygulamalar, bazen seçime birlikte katılmak üzere, ‘seçim öncesinde’ başlayan bir ortaklık olarak ortaya çıkar, bazen ‘seçim sonrasında’ kurulan koalisyon hükümetleriyle kendini gösterir.

Bugün üyesi olmak istediğimiz Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde her iki durumun da pek çok örneği var.

Türkiye’deki örnekler...

 

Benzeri örnekler bizde de vardır. Baykal da hatırlayacaktır, CHP’nin de, SHP’nin de tek başına hükümet kuramayacak durumda olduğu zamanlarda başvurdukları yol, aynı yoldu.

 

1973 seçimlerinde birinci parti olan, ama yeterli milletvekili sayısına ulaşamayan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı rahmetli Bülent Ecevit, ‘tek parti hükümeti’ olarak kurmaya milletvekili sayısının yetmediği hükümeti, rahmetli Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’yle (MSP’yle) koalisyon oluşturarak kurmuştu. O kuruluş görüşmelerinin belirli aşamalarında da CHP’nin temsilciliğini Baykal yapmıştı.

 

O koalisyonun kurulması, o zaman için hiç alışılmamış bir şeydi. CHP’den “Biz nasıl olur da, Erbakan’ın ‘laiklik karşıtı partisi’yle bir araya gelebiliriz” diye, buna şiddetli itirazlarda bulunanlar vardı. MSP’den de o işbirliğine, “Bizi komünistlerle ortak yapıyorlar” diye şikâyetler yükselmişti.

 

O koalisyon hükümetinin kurulması iyi mi oldu, kötü mü?.. Tartışılabilir. Ama bu, kısa vadede, o zamanki hükümetsizlik krizinin aşılmasını sağladığı gibi, orta vadede, koalisyona katılan iki partiye de belirli faydalar sağlamıştır. CHP’nin 1977 seçimlerinde yüzde 42 oyla iktidara tırmanışı da, MSP’nin, artık ‘hükümet edebilir’ bir parti olarak algılanıp daha sonraki Demirel hükümetlerinde yer almasında da, o Ecevit-Erbakan koalisyonunun kurulmuş olmasının etkisi vardır.

 

BİR MECLİS BAŞKANI SEÇİMİ

 

Partiler arasında güçbirliği yapılması, sadece bir partinin tek başına hükümet kuramaması hali için değil, Meclis’in faaliyetinin doğru dürüst yürütülmesi için de gereklidir. Bunun bir örneği, 1977 yılındaki Meclis Başkanlığı seçimi krizidir. Baykal’ın onu da hatırlaması gerekli:

 

1977 seçiminden birinci olarak çıkan parti CHP’ydi. Ama Meclis’te hükümet kurmak bir yana, Meclis Başkanı’nı seçecek çoğunluğa da ulaşamamıştı. 450 üyeli Millet Meclisi’nde Meclis Başkanı’nı seçmek için 226 oy gerekliydi. CHP’nin milletvekili sayısı 214’tü. Göstereceği adaya 12 milletvekilinin daha oy kullanması gerekiyordu.

 

O sayıdaki oy, Alparslan Türkeş’in MHP’sinde vardı. Parti o seçimde 16 milletvekili çıkarmıştı. İki partinin temsilcileri (CHP’nin temsilcisi bendim) bir araya geldiler. Bir isimde anlaştılar. O isim, CHP’li olmakla beraber ‘sağ politikalara’ da yakın bir politikacı sayılan Cahit Karakaş’tı. Karakaş 227 oyla seçildi, Meclis Başkanı krizi atlatıldı.

(Benzeri bir uzlaşma, 1980 yılında sonuçsuz kalan Cumhurbaşkanı seçiminde de gerçekleşebilirdi. Olmadı. 12 Eylül darbesi oldu. Kurulan ‘Milli Güvenlik Konseyi’ açıkladığı darbe gerekçeleri arasında, o Cumhurbaşkanı seçiminin sonuçsuz kalmasını da saydı. Feshettiği parlamentoyu, ‘Cumhurbaşkanı seçiminde bile anlaşamadılar’ diye suçladı.)

 

YÜZDE 43’E, YÜZDE 43

Önümüzdeki 10 Ağustos’ta yapılacak olan Cumhurbaşkanı seçimindeki duruma gelince...

 

Bu seçim iki turludur. Böylesi ilk defa yapılıyor. Birinci turda adaylardan hiçbirinin oyu, yüzde 50’yi –en az bir oy- aşamazsa, ikinci tur yapılacak. O turda da aynı kural (yüzde 50+1 oy kuralı) işleyecek.

 

O sonucu almaya en yakın gibi görünen aday AKP’nin adayı. Onun da bugünkü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olması muhtemel.

 

Muhalefet partilerinin AKP adayına karşı sonuç alabilmeleri, ancak güçbirliği yapmalarıyla mümkün.

 

AKP’nin son seçimdeki oyu yüzde 43 civarında... CHP ile MHP’nin oyu ise, eğer iki parti birlikte hareket ederlerse, yüzde 43’ü aşabiliyor. Tabii, öteki partiler ve tarafsız seçmenler de var. Sonucu onların oyları belirleyecek.

 

CHP ve MHP’nin aday belirlemesinden önceki durum değerlendirmesi, bu gerçeğe dayanıyordu. Çare iki partinin güçbirliği yapmasıydı. Tartışılan konu sadece şuydu:

 

Bu güçbirliği, birinci tura geçilmeden mi yapılsın? Yoksa birinci turda tüm adaylar birbiriyle yarışsın da, güçbirliği kararı ikinci tura mı kalsın? Birinci turda, turu geçemeyen adaylara oy veren seçmenler, ikinci turda kullanacakları oyun ne olacağına, ilk turu geçen iki adayın hangileri olduğunu gördükten sonra mı karar versin?

 

Bunun ikisi de mümkündü. Fransa’daki yarı başkanlık sistemi için yapılan Cumhurbaşkanı seçimlerine çok sayıda adayın katılması ve partilerarası işbirliği kararının birinci turla ikinci tur arasına bırakılması daha fazla tercih edilirdi. Ama bazen de partiler arasında, bunun ön anlaşmalarının birinci turdan da önce yapıldığı olurdu.

 

KARAR BELLİ, SIRA UYGULAMADA

 

Bizdeki iki tur oylaması bir ‘ilk’ olduğu için, hangi usulün uygulanacağı konusunun tartışması uzun sürdü. İki seçeneğin de avantajlı ve sakıncalı yanları vardı. Bunlar karşılaştırıldı. Tartışıldı.

 

Böyle bir denge karşısında, durumu değerlendiren CHP ve MHP yetkilileri, MHP’nin tezini tercih ettiler. Birinci turda ayrı ayrı adaylar gösterip uzlaşma yollarını aramayı, ikinci tura bırakmak yerine, birinci tur öncesine aldılar ve Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı üzerinde anlaştılar. Bu anlaşma iki partinin yetkili kurullarında görüşülüp kabul edildi. Ortak aday ilan edildi.

Sıra şimdi bu kararın uygulamasında...

 

Bu, ne tarafından bakılırsa bakılsın kolay bir şey değil. Çünkü Cumhurbaşkanı seçimi için çıkarılan kanun, sanki bugünkü Başbakan’ın seçim propagandasını kolaylaştırmak için çıkarılmış...

 

Başbakan dışındaki adaylar kamu görevlisi iseler, görevlerinden hemen istifa etmek zorundalar. Başbakan’ın ise öyle bir zorunluluğu yok. Başbakan’ın kendi propagandasını yaparken kamu imkânlarını kullanmasını önleyecek ciddi bir yaptırım da yok...

 

Hele propaganda döneminin başlangıcı olarak kabul edilen temmuz ayı başına kadar Başbakan’ın devletin tüm araçlarını kullanma olanağı sınırsız... İsterse ‘açılış töreni’ adı altında, tamamen kendisinin ve partisinin propagandasını yapmak için kullandığı gezilere çıkıyor (dış geziler dahil). Kameralar önünde yaptığı konuşmaları, gerek kamusal, gerek özel televizyonlarda başından sonuna kadar yayınlatıyor.

 

20 küsur televizyondan milyonlarca kişiye seslenerek, kendisini ve yakınlarını övüyor, kendisine muhalif ne kadar kuruluş, topluluk, grup, kişi varsa onlara da hakaret üstüne hakaret yağdırıyor. Bu tek taraflı propaganda faaliyetine de, ne RTÜK, ne TRT, ne de Yüksek Seçim Kurulu ses çıkarabiliyor.

 

İHTİYAÇ VE DİLEK

 

Temmuz başından itibaren başlayacak resmi ‘propaganda süreci’nde ise, Başbakan’ın karşısındaki adayların propaganda imkânlarına öyle sınırlar konulmuş ki, bunları aşmalarına ne kendi maddi imkânları yetebilir, ne de onları desteklemek isteyen vatandaşların imkânları...

 

Ne yapacaklarsa, kendilerini destekleyecek olanlardan bağış toplama yoluyla yapabilirler... O bağışların da kuralları, sınırları, formaliteleri o kadar ayrıntılı ki, cumhurbaşkanı adayı, vaktinin çok büyük bir kısmını sadece onlarla uğraşarak geçirmek zorunda... Geriye, kendisini tanıtmak için ne kadar vakit bulabilecek, belli değil.

 

Kısacası: Bütün bu güçlükleri aşmak için, İhsanoğlu’nun yanında, gerek gönüllü olarak, gerek profesyonelce çalışabilecek çok sayıda insana ihtiyaç var. O çok sayıda insanın da gelebilecekleri yer belli... Onu cumhurbaşkanlığına aday gösteren partilerin kadroları.

 

Hal böyle iken, dileğim o ki, CHP’de son birkaç gün içinde kendini gösteren tereddütlerin, tartışmaların ortadan kalkması ve onların yerine sosyal demokrasinin dayanışmacı gücünün geçmesi gecikmesin...

 

 

 

 

Bu seçimin sorusu şu: Tehlike ve hakaret bitecek mi, sürecek mi?

Siyasi partilerimizin aday belirleme usulleri, elbette sorunsuz değil. Tam tersine, o konunun sadece partilerin kendi iç sorunu olarak da değil, demokrasimizin temel sorunlarından biri olarak ülke çapında tartışılması gerekiyor.Demokrasi tarihimizin daha önceki dönemlerinde durum şuydu:

Siyasi partilerimizde, milletvekilleri dahil, herhangi bir görev yeri için saptanacak adaylar, evvelce –hâkim teminatı altındaki- parti içi seçimlerle belirlenirdi. O seçimlere, ilgili parti örgütlerinin üyeleri veya delegeleri katılırdı.

O usul, sadece parti tüzükleriyle de değil, Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunları’yla da düzenlenmişti. O düzen 1980’deki askeri rejimden sonra değişti. Sınırlı durumlar dışında uygulanmıyor (veya uygulanamıyor.) Yerel seçimlerde bile, aday belirleme yetkisi, daha çok, partilerin merkez organları tarafından kullanılıyor.

İşin ilginç yanı şu: Bu uygulamanın değişmesi ve yeniden parti içi seçimlere öncelik verilmesi yolunda yoğun bir talep de ortaya çıkmıyor.

Bu konunun da tüm yönleriyle birlikte gündemimize girmesi ve demokrasimizin bir genel sorunu olarak tartışılıp çözüme kavuşturulması gerekiyor. Ama bu tartışmanın bugünlere rastlatılması, herhalde çok isabetli bir ‘zamanlama’ oluşturmuyor...

‘Bugünler’ derken şunu hatırlamak zorundayız: Cumhurbaşkanı seçiminin birinci turu beş-altı hafta sonra yapılacak. Adayların kendilerini tanıtmaları, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, tek tek vatandaşların seçmenler önünde görüşlerini açıklamaları... Bunların tartışılması... Seçmenlerin kararlarının oluşması... Hepsi bu beş-altı haftanın içine sığacak...

Ve sonuçta, her şeyden önce şu belli olacak:

Ülkemizde, demokrasinin varlığını tehdit eden tehlikeler durdurulabilecek mi? Yoksa şimdiye kadarkinden daha da yoğun olarak devam mı edecek?

Halkımızın, bugünkü iktidardan yana olan kesiminin dışındaki her kesimine karşı, başta salı günleri olmak üzere, haftanın her gününde televizyonlardan yağdırılan hakaretler bitecek mi? Yoksa daha da şiddetlendirilerek sürdürülecek mi?

İşin özeti bu. Bu soruların ayrıntılarına girmeye gerek yok. Herkes bu tehlikelerin ve tehditlerin nerelere kadar vardığını, o televizyon konuşmalarını izlerken görüp işitiyor.

Özetle: CHP içinde Cumhurbaşkanlığı konusundaki görüşleri, genel başkanın ve parti meclisi çoğunluğunun görüşlerinden farklı olan değerli arkadaşların, bu konuda açtıkları tartışmayı, seçimden sonrasına ertelemelerinde, sayılamayacak kadar fayda var.