Laikliği kiminle koruyacağız?

Laikliği Erdoğan ve Gül'e karşı mı, yoksa onlarla mı koruyacağız? Meselenin esası galiba bu.

Gündemimizdeki türban 'bugünkü türban' değil, 'yarınki türban'...
Bu tatil döneminden sonra yeniden masa başına oturdum. Tatile çıktığımda, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığı henüz kesinleşmemişti. Ben de birçok kimse gibi "Keşke bundan kendisi vazgeçse de, 70 milyonluk bir ülke gereksiz gerginlikler yaşamasa..." diye düşünmüştüm.
Bu düşüncemin Gül'ün politikacı kişiliğiyle bir ilgisi yoktu. Cumhurbaşkanı oluncaya kadar üstlendiği görevleri kendi anlayışı içinde yerine getirmişti. Beraber Meclis'te bulunmuştuk. Hem kendisini, hem de sayın eşini tanımıştım.
Onu, geçmişteki bazı sözleri dolayısıyla suçlayanlardan da değilim. Günümüzde hangi politikacı, geçmişte söylediklerini aynen söylemeye devam ediyor ki, Gül'den de böyle bir şey beklenebilsin?..
Kaldı ki, herkesin görüşlerini zaman içinde değiştirmeye, geliştirmeye hakkı vardır. Bu, bazı hallerde de olumsuz değil, olumlu sayılmalıdır. Ve o politikacı, 'Geçmişte şunları söylemişti' diye kınanmak yerine, bugün söyledikleri esas alınarak değerlendirilmelidir.
***
Aslında, bence, Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığının neden olduğu gerginliğin temel nedeni de, geçmişte söylediği sözler değildi.
Öyle olsa, o sözler, Başbakanlığa geldiği veya Dışişleri Bakanlığı'nı üstlendiği sırada da akıllara gelebilirdi... Ama bunları o zaman kimse mesele yapmamıştı.
Bugünkü gerginliğin temel nedeni, çok kimse düşünse bile 'telaffuz' etmiyor ama, 'türban' konusuydu.
Ama 'türban' derken... Bence bu türban konusu, Gül'ün sayın eşinin başındaki 'türban'la da ilgili değildir.
Hatta, genel olarak 'bugün'le de ilgili değildir. 'Yarın'la ilgilidir.
Gül'ün sayın eşinin türbanı kimseyi rahatsız etmezdi, eğer o türbanın Köşk'e çıkmasının, daha sonraki nesillerin 'türbanlılaşma'sı yolunda bir aşama sayıldığı izlenimi ortaya çıkmasaydı...
***
O izlenimi ortaya çıkaran nedenler giderek artıyor:
Haftalardan beri hâlâ bir sır gibi saklanan, ama ucundan kenarından gazetelere sızan bir anayasa paketi var...
Aslında bu bir ihtiyaç. Herkes biliyor ki, bugünkü 1982 Anayasası, zaten yürürlüğe girdiğinden beri, pek çok açıdan, değişmesi gereken bir Anayasaydı. Zamanının en modern anayasalarından biri olan 1961 Anayasası'nın dengelerini altüst etmişti. Redaksiyonu da çok kötüydü.
Birçok maddesi ve cümlesi birbirine zıt yorumlara yol açabiliyordu. Ayrıca pek çok değişiklik geçirmişti. Bu değişikliklerden, şimdi referanduma sunulan son değişikliğin ise yeni sorunlara yol açacağı belliydi.
Özetle; tümüyle yeniden ele alınıp geniş katılımlı ve yoğun bir çalışma sürecinde tartışılarak yeniden yazılması gerekiyordu bu
anayasanın...
Ama şimdiye kadarki sır perdesi arasından görülebilen şudur:
Bu anayasa çalışmasını başlatan ve şimdi de görüşmekte olan siyasetçilerin asıl ilgilendiği konular, Anayasa'nın laiklikle ilgili 24'üncü maddesinin değiştirilmesi ve türbanın yaygınlaştırılmasını sağlayacak formüllerin anayasaya yerleştirilmesidir.
Bunların ilan edilen amacı, şudur:
Kılık kıyafet özgürlüğü dahil dini alandaki kişisel özgürlükler, anayasa ve yasalar yoluyla genişletilecek...
***
Peki toplumlarda yasaların dışında o özgürlükleri sınırlayan başka bir etken yok mu?
Buna bizde şimdi daha sınırlı ve masum bir imaj uyandıran deyimle 'mahalle baskısı' deniliyor. Aslında bir gün gelip 'mahalle' sınırlarını aşabileceği, kasabaları, ilçeleri, illeri kapsayabilen daha geniş bir 'baskı' haline gelebileceği de bilinen bir 'toplumsal baskı' bu... Başka birçok ülkede de örnekleri görülüyor...
O anayasa değişiklikleri de gerçekleşirse, o 'toplumsal baskı'ya karşı kim, hangi önlemi alacak?..
Bugünkü gelişmeler karşısında, pek çok kişinin sorduğu soru bu.
Başta Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere, devletin bugünkü temsilcileri, bu soruya inandırıcı ve güven verici yanıtlar verebilmelidirler. Sır perdesi arkasındaki anayasa çalışmalarını, o perdenin arkasından çıkarıp, bu sorunun cevabını arayanların katılımına da açmalıdırlar.
Çünkü ülkemizde AKP'ye milyonlarca insan oy verdi ama, ona oy vermeyen milyonlarca insan da o konuda kaygı duyuyor.
***
Değerli araştırmacı-yazar Tarhan Erdem, bu konuda dünkü Radikal'de Neşe Düzel'in soruları üzerine daha da düşündürücü bir tablo çizdi.
Düzel'in Erdem'e sorusu şöyle:
-"AKP üniversitelerde türbanı serbest bırakırsa, bütün kız öğrenciler sizce türban mı takacak?"
Erdem'in cevabı şu:
"Tabii. İki sene içinde, hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Çünkü toplumsal baskı yaratılır. Çok kısa bir zaman sonra da insanlar başörtüsü takmamazlık, üniversiteye başörtüsüz gidememezlik edemezler. Riskleri olan bir meseleyi konuşuyoruz burada. Laiklik risk altında..."
Öngörü başkasının olsa, önemsemeyebilirsiniz. Gelecekle ilgili "Şöyle olursa böyle olur" tahminleri yapmak herkesin harcı değil. Ama bunu yapan Tarhan Erdem...
22 Temmuz seçiminin sonuçlarıyla ilgili araştırmasını hatırlayalım. Seçimden üç gün önce Radikal'de yayınlanmıştı.
AKP oylarını yüzde 44'le 49 arasında gösteriyordu. Bunun ortalaması 46.5'tu.
CHP oyları 18 ile 22, MHP oylarıda 11 ile 16 arasında görünüyordu.
Bunu görenlerden pek çoğu "Olmaz böyle bir şey demişti". Çünkü, o vakte kadar öyle bir sonuç AKP'lerin bile aklından geçmemişti.
Bu yüzden Erdem'e kızanlar, onu suçlayanlar da olmuştu. "Mahsus böyle yapıyor. Muhalefetin moralini bozuyor. AKP'nin kazanmasını istiyor" diyenler...
Bunlar, tabii, çok saçmaydı. Araştırma sonuçları benim de hiç hoşuma gitmemişti ama, onları Radikal'deki o günkü yazımda değerlendirirken (dün bir daha baktım) şöyle yazmışım:
"Ben değerli politikacı ve yazar arkadaşım Tarhan Erdem'i çok eskiden beri tanıyorum. Araştırmalarında ne kadar objektif ve dikkatli davranmaya çalıştığını bilirim. Nitekim geçmiş seçimler öncesindeki araştırmalarının çoğunun isabet derecesi seçim sonuçlarıyla ortaya çıkmıştır.
Ama bu defa bu araştırmanın yanlış çıkmasını veya önümüzdeki üç gün içinde seçmenleri etkileyerek, araştırmadaki dengelerin değişmesine katkıda bulunmasını diliyorum.
AKP'nin 310-340 milletvekiliyle iktidara gelmesi... CHP'nin milletvekili sayısının 100-120 arasında kalması... MHP'nin 70-90, Bağımsızların 25-30 milletvekili çıkarması...
Bu, AKP kadrolarının şimdiye kadar çeşitli örneklerini izlediğimiz saplantılı davranışlarında daha da ölçüsüzleşmesine yol açabilir."
Bu dileğim gerçekleşmedi. Tarhan Erdem'in dediği çıktı.
Neyse ki, bu defa, Neşe Düzel'in soruları karşısındaki öngörüsünü biraz yumuşatıyor. 'Laiklik risk altında' cümlesinden sonra şöyle diyor:
"Ama ben o riskin sonuca ulaşacağını, gerçekleşeceğini varsaymıyorum, varsaymak istemiyorum. Laikliği demokratik mücadeleyle koruyabileceğimize ben hâlâ inananlardan biriyim."
Evet, laikliği demokratik mücadele yoluyla korumak... Ama bu, Meclis'te laikliği korumak için -biri milletvekili sıfatıyla, öteki hem milletvekili, hem cumhurbaşkanı sıfatıyla- yemin eden iki devlet adamımızın, sayın Recep Tayyip Erdoğan ile sayın Abdullah Gül'ün de görevi değil mi?
Laikliği onlara karşı mı koruyacağız? Onlarla birlikte mi koruyacağız?
Meselenin esası, galiba bu...
Ülkemizin içinde de, dışında da, laikliği yok etmek isteyenler çok da... Onlara karşı birlikte mücadele etmek için birbirimize nasıl güveneceğiz?

'Şöyle olursa böyle olur' diye tahmin yapmak herkesin harcı değil. Ama bu defa bunu yapan, son seçim sonucunu tam isabetle öngören Tarhan Erdem... Söyledikleri de Neşe Düzel'in dün onunla yaptığı (yukarıdaki) söyleşide. Gül (sağda eşiyle) ile Erdoğan'ın onu okumasında büyük fayda var.