Mefasid, menafi, merhamet ve ikram...

Osmanlıca konuşma merakına kapılanlar, o dilin sözcüklerinin anlamını iyi öğrenmelidirler. Bunu yapmazlarsa, o dili bilenler tarafından yanlış anlaşılabilirler.

Şimdi moda Osmanlıca... Bunun en meraklılarından biri de, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu... Bu hafta salı günkü ‘grup’ konuşmasını dinledim. O alandaki ustalığını göstermek için büyük gayret sarfetti. Konuşma, her zamanki gibi, 20 küsur televizyon kanalı tarafından canlı olarak yayınlandı. Herkesçe izlenebildi. Fakat söylediklerini, herkesin anlayabildiği çok şüpheliydi.

Mesela diyor ki:

“Aynı anda def-i mefasid de eyleriz, celb-i menafi de eyleriz.”

Bu Mecelle dili... (Mecelle’de “Def-i mefasid celb-i menafiden evlâdır” diye bir ilke var. Türkçesiyle şöyle: ‘Kötülükleri uzaklaştırmak, çıkar elde etmekten iyidir...’ Davutoğlu, o ilkeye bir yorum getirerek, başında bulunduğu hükümetin, o iki şeyi aynı zamanda yapabileceğini söylüyor.) Ama ülkemizde çoktandır, ne Mecelle yürürlükte, ne de bunu Mecelle diliyle söylemeye ihtiyaç var. O söylediğinin Türkçe’deki anlamı basit:

“Aynı anda hem kötülükleri uzaklaştırırız, hem de çıkarlarımızı koruruz.”
Bunu böyle söylemek dururken, ‘def’li, ‘mefasid'li, ‘celb’li, ‘menafi’li bir cümle kurmanın faydası ne?.. Öyle bir Arapça kelimeli cümlenin, dinleyenlerin beğenisini kazanma gücü daha mı fazla oluyor?

Hadi aruzla yazılmış bir şiir olur da, ahengi ve kafiyesiyle, dinleyenler üzerinde müzikal bir etki yaptığı söylenebilir. Bu laf, şiir değil, aruzla da ilgisi yok... “İki işi aynı zamanda yapabiliriz” anlamında, sıradan bir siyaset iddiasının ifadesi...


***

Başbakanı televizyon ekranında izlerken, onu dinleyenlerin yüzlerine bakıyorum. Çok büyük bir çoğunluğun o Arapça sözlerin anlamını çıkaramadığı besbelli. Gerçi Başbakanı, herhalde önemli bir şey söylemiştir diye, nezaketen alkışlıyorlar. Ama Davutoğlu, o alkışları, söylediklerinin anlaşıldığının göstergesi gibi görüyor olmalı ki, alkışçıların ‘def’i de, ‘mefasid’i de, ‘menafi’i de anladıklarını varsayıyor.

Bu yüzden söylediği Osmanlıca cümlelerin Türkçe anlamını bildirmeye bile gerek duymuyor... O sözleri anlamadığını düşündüğü ‘başka bazıları’na laf atıyor. Diyor ki:

“Şimdi bazılarına sözlük icap edebilir ama, özellikle hukuk günü olduğu için bu mecelle hükmünü herkesin öğrenmesinde fayda var.”

Ve söylediklerini, o ‘bazıları’na ihtarda bulunarak şöyle tamamlıyor:

“Bütün bu çetelere karşı def-i mefaside eylemeye devam edeceğiz, celb-i menafi ile halkımıza merhamet ve kudret ikram etmeye devam edeceğiz...”

***

Bu yazının buraya kadarının amacı, bu acayip Osmanlıca merakının mantıksızlığını belirtmeye çalışmaktı.

Tabii, şunu biliyorum, bu gibi eleştirilerin Osmanlıca konuşma merakına kapılmış olanları ikna etmesi mümkün değil. Bunu bir ‘ideolojik’ akım gibi benimsemişler. Belli ki, Osmanlıca sözcükleri ve deyimleri, bundan sonraki konuşmalarında da devam ettirecekler.

Ama burada, onları hiç olmazsa bir şeye dikkat etmeleri için uyarmak istiyorum: Osmanlıcadır diye kullandıkları Arapça veya Farsça sözcüklerin anlamını iyi öğrenmelidirler.

Bu uyarıyı yapmamın nedeni, sayın Davutoğlu’nun yukarıya aldığım cümlesinin son bölümü. Tekrar yazayım. Diyor ki:

“Celb-i menafi ile de halkımıza merhamet ve kudret ikram etmeye devam edeceğiz.”

‘Celb-i menafi’, belirttik, ‘çıkar sağlama’ anlamındadır. Davutoğlu, o yoldan halkımıza ‘merhamet’ ve ‘kudret’ ‘ikram’ etmeye devam edeceklerini söylüyor.

Asıl sorun, işte buradadır. Bu cümleden apaçık anlaşılıyor ki, sayın Davutoğlu’nun başkaları için söylediği ‘Osmanlıca sözlüklere bakma’ ihtiyacı, en başta kendisi için söz konusudur.

Bunu biraz daha açıklayayım: Halkımıza, ‘çıkar sağlama’ yoluyla ‘merhamet ve kudret’ ‘ikram’ etmek... Bu sözleri kullanıyor sayın Başbakan.

Önce 'merhamet'i alalım: Merhamet, acımayla iç içe bir kelimedir. Acırsınız insanlara, onlara o acıma duygusunun etkisiyle ‘yardım’ etmek istersiniz. O yardımı edince de ‘merhametli’ insan sayılırsınız... (Bkz. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat-Ferit Devellioğlu).
Kelimenin kökünde ‘rahm’ vardır. ‘Acıma, esirgeme’ anlamına gelir. ‘Rahman’ ve ‘rahmet’ kelimeleri de aynı ailedendir. Lügattaki karşılıkları şöyledir:

“Merhamet: Şefkat gösterme, acıma, birini esirgeme...

Rahman: Dünyada her canlıya mümin, kâfir ayırt etmeksizin herkese merhamet eden. Allah adlarındandır.

Rahmet: Acıma, esirgeme, koruma...”

Kısacası: Halka ‘merhamet etmek’, ‘merhametli davranmak’ gibi sözler, kudret sahiplerinin, halka ‘yukarıdan aşağıya’ doğru bakıp duygusal olarak benimsedikleri tutumların ifadesidir. Böyle ifadeler, halkı, -haklı olarak- kendilerinin üstünde görüp, halka hizmet etme, milletin hizmetkârı olma iddiasındaki politikacılara yakışmaz. Hele demokratik bir ülkenin başbakanına hiç yakışmaz.

Demokratik ülkelerde halkın; ister başbakan olsun, ister cumhurbaşkanı, kimsenin ‘merhamet’ine ihtiyacı olmaması esastır. Çünkü demokratik ülkelerde halkın demokratik ve sosyal hakları vardır. Haklarını korumak ve savunmak için kullanabilecekleri demokratik özgürlükleri vardır. O haklarının ve özgürlüklerinin teminatı olan bağımsız mahkemeleri vardır, bağımsız hâkimleri vardır.

‘Halka merhamet’ esasına dayalı rejimler, bütün o kurumlara sahip olmayan eski mutlak krallık veya derebeylik rejimleridir ki, dünyadaki benzerleri artık çok azalmıştır.

***

Başbakan’ın ‘Osmanlıca’dan kullandığı bir sözcüğe daha değineyim: ‘Merhameti ve kudreti ikram etmeye devam edeceğiz’ derken kullandığı ‘ikram’ sözcüğüne...

Sayın Davutoğlu o ‘ikram’ sözcüğünün anlamını da gene sözlüğe bakıp öğrenmelidir. ‘İkram’ sözü, ağırlama, saygı gösterme gibi anlamlarının yanında, ‘hediye verme’, 'hesap dışı indirim yapma' gibi tutum ve davranışlar için kullanılır. Kelime ‘kerem’den gelir. ‘Kerem’, asillik, soyluluk gibi karşılıklarıyla birlikte şu anlama gelir: “Cömertlik, elaçıklığı, lütuf, bağış, bahşiş...” (Aynı sözlük).

Yani, o da, ‘merhamet’ gibi, toplum içinde yüksek bir mevkide olanların veya kendilerini öyle görenlerin daha alt düzeyde gördüklerine, yukarıdan aşağıya doğru bakarak takındıkları davranış biçiminin karşılığıdır.

Davutoğlu, herhalde bu kelimenin de karşılığını yeterince öğrenememiş olduğundan, halka duyduğunu söylediği ‘merhamet’in sonuçlarının halka yansımasını da, halka bir 'lütuf' saydığını ifade etmiş gibi olmaktadır.

Onun, böyle bir izlenimi bilerek verdiği, elbette öne sürülemez. Belli ki, bunun nedeni, Osmanlıcayla ilgili bilgisinin azlığındandır. O nedenle, Osmanlıca konuşma seanslarından önce, mutlaka bir sözlüğe bakmalıdır. Kullanacağı kelimelerin anlamını gözden geçirmelidir.

Gerçi belirttim, ülkemizde Osmanlıcayı yeterince anlayanların sayısı fazla değil. Ama anadilleri Arapça olanlar var. Arapça konuşulan ülkelerin diplomatları, vatandaşları var. Ülkemize turist olarak veya göçmen olarak gelen yüz binlerce Arap asıllı dindaşımız var. Davutoğlu’nun Arapça kelimeleri kullanırken, maksadının dışına çıkıp, pek çok hata yaptığını Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları fark etmese bile, onlar fark ederler. Ayıp olur.