Ne olacak bu AB ile halimiz?

AB'ye dair görüşlerin bir kısmı zaten olumsuz; son gelişmeler herkesin tepesini attırmış...

Kuşadası'nda hava nefis...
Oteller turist dolu... Zaten hep söylenir: Bu bölgenin asıl mevsimi eylül sonunda başlar denilir.
Ben buraya 'Kuşadası Öykü ve Şiir Günleri'nin çağrılısı olarak geldim. Bu 'günler'in ilki Belediye ve Ticaret Odası tarafından geçen yıl düzenlenmiş. Bu yılki ikincisiymiş.
Kuşadası'nın bir halk kütüphanesi var.
Toplantılar orada yapılıyor. Binası Meşrutiyet döneminde özel bir konut olarak yapılmış.
Sonra okul olmuş. 1961'den itibaren de kütüphane olarak hizmet veriyor. Şirin ahşap bir bina bu... Serin bir avlusu var...
Üç günlük programda birçok panel vardı.
Şiir üzerine, öykü üzerine... Ama bir paneli de tamamen serbest konulu bir panel olarak düzenlemişlerdi. Ben onun konuşmacılarından biriydim. Yazar arkadaşlarım Ahmet Oktay ve Doğan Yurdakul'la birlikte...
Sıramız geldi. Kürsüye çıktık. Yöneticimiz, sanatçı-yazar Dinçer Sezgin'di. Kısa bir giriş yaptı. Sonra izleyicilere 'Ne isterseniz sorabilirsiniz' dedi.
Ve sorular geldi. Çoğu, ne şiir, ne öykü, ne de genel olarak kitap üzerineydi. Siyaset üzerineydi. O arada da, Avrupa Birliği siyaseti üzerineydi...
Bu belki, konusu sadece şiir, edebiyat, sanat olan birçok panelden sonra, biraz konu değiştirme isteğinin sonucu olabilirdi.
Ama bunun etkisi ne kadar olursa olsun, sorulan soruların içeriğinden şu belliydi:
Kuşadası gibi cennete benzer bir yerde yaşayan ve asıl ilgileri şiire, sanata edebiyata yönelik olan insanları da -en azından şu sırada- yakından meşgul ediyordu siyaset...
Ve özellikle Avrupa Birliği siyaseti...
***
Panelde sorulan soruları, Ahmet Oktay ve Doğan Yurdakul'la birlikte kendi görüşlerimize göre cevaplamaya çalıştık. Fakat sorular ve görüşler, panelden sonraki sohbetlerde de devam etti. Sadece etkinliklere katılanlarla değil, başkalarıyla konuşurken de konu, dönüp dolaşıp oraya geliyordu. Otelde, sokakta, arabada, kiminle konuşursanız konuşun:
-"Ne olacak bu Avrupa Birliği'yle halimiz?.."
Birçok kişiyi dinledikten sonra şunu söyleyebilirim:
Özellikle son birkaç günlük gelişmeler, herkesin tepesini attırmıştı.
Kamuoyumuzda Avrupa Birliği üzerine görüşlerin bir kısmı, zaten olumlu değildir.
Bazısı, baştan beri 'Bu Avrupa'dan bize hayır gelmez' diye kestirip atar. 'Avrupalılar bizi istese bile AB'ye girmemeliyiz' diye düşünür.
Bazısı, "Biz istesek de Avrupa bizi almaz. Onun için boş yere uğraşmayalım.
Bu işin peşini bırakalım" der.
Bir de "Sabırlı olmalıyız. Oyuna gelmemeliyiz.
Bu rayın üzerinde kalabildiğimiz kadar kalmalıyız. Girebilirsek girmeliyiz. Çünkü AB'ye girmek bizim lehimizedir" diyenler vardır.
Şimdi, bu sonuncular dahil, herkes, bir yandan Avrupa Parlamentosu'nda Türkiye'ye karşı önyargılı sözler söyleyenlere, bir yandan da çerçeve belgesinde pürüz çıkarmaya hâlâ devam eden devletlere tepki gösteriyordu.
***
Kuşadası'nda sabahları gazeteleri okurken de aynı şeyi gördüm. Her gazetede ve gazeteci-yazarda benzeri tepkiler vardı. Tabii, her birininki,
kendi yayın çizgisine göreydi.
"Bize Avrupa'dan hayır gelmez" diyenlerin tepkisini, en coşkulu şekilde 'Yeni Çağ' gazetesi yansıtıyordu. Şöyle: "Onurumuzla oynuyorlar. Teslimiyetçi ve beceriksiz iktidarların başlattıkları AB macerası,
Türk milletine topyekûn hakarete dönüştü."
Gazete MHP'nin 2 Ekim'de (yarın) Ankara'da düzenleyeceği miting için de
manşetinden bir çağrı yapıyordu. "Haydi mitinge.
Vatanseverlere çağrıda bulunuyoruz. Avrupa Birliği'ne 'Hayır' diye haykırın."
Biz istesek de Avrupa'nın bizi almayacağı tezine uygun başlıklardan biri Halka ve Olaylara Tercüman'daydı. Şöyle: "Yıldırma hareketleri bitmiyor. Kıbrıs'tan sonra Ermeniler de kriter oluyor."
"Sabırlı olmalıyız. Yolumuzdan ayrılmamalıyız" çizgisinin tepkisinin bir örneği de, Milliyet'in birinci sayfasındaydı:
Gazete yan yana iki fotoğraf yayımlamıştı:
Biri, Avrupa Parlamentosu'nda 17 Aralık 2004'ten önce açılan 'evet, yes, oui' pankartlarının fotoğrafıydı, öteki üç gün önceki oylamanın fotoğrafıydı. Üstlerinde şu soru vardı:
"Hangi fotoğraf doğruyu söylüyor?"
Milliyet yazarı Hasan Cemal de yazısında AB'ye şu uyarıyı yapıyordu:
"AB'ye: Tadında bırakın artık"
***
Fakat bir de şu vardı: Bütün bu değişik kaynaklı tepkilerin yanında bir gerçek, bu defa çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştı.
Türkiye karşıtlarının tavırlarına karşı -bazısı bizim tepkilerimizden de etkili- sesler, artık Avrupa Birliği içinde daha güçlü bir şekilde yükseliyordu.
Avrupa Parlamentosu'ndaki Sosyal Demokrat ve Yeşil parlamenterler...
İtalya, Çek Cumhuriyeti gibi hükümetler... Times gibi, Independent gibi,
Figaro gibi gazetelerin yazarları...
Onlar da artık, Avrupa'nın Hıristiyan demokratlarının ve diğer bir kısım muhafazakârlarının 'bağnaz'lığını, 'ırkçı'lığını, 'güvenilmez'liğini, verdiği sözden geri dönebilecek kadar 'onursuz'luğunu hiç sözlerini sakınmadan vurgulamaya başlamışlardı.
Bu, sadece Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin geleceğiyle değil, Avrupa Birliği'nin geleceğiyle de ilgili bir gelişmeydi.
Önümüzdeki üç güne, bu gelişmeyi de görerek giriyoruz. Bugün 1 Ekim, yarın
2 Ekim, öbür gün 3 Ekim...
Durum, bu üç gün içinde anlaşılacak.
Sonucu, Avrupa Birliği'ni bir Hıristiyan kulubü yapmak isteyenlerin girişimleri mi belirleyecek, buna karşı çıkanların çabaları mı?...
Kuşadası dahil, Ankara, İstanbul dahil, Türkiye'de yaşayanlar, Brüksel, Paris, Viyana dahil, Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayanlar, hep birlikte izleyip göreceğiz.