Nevruz'u Türk-Kürt birlikteliği içinde kutlamak...

Nevruz hem bir Türk, hem de Kürt bayramı. Barış ve kardeşlik içinde kutlamayı bilmeliyiz.

Nevruz yaklaşıyor. 21 Mart Çarşamba günü... Bu, sadece Kürtlerin değil, Türklerin de önemli bir bayramı... Kazakistan'dan Azerbaycan'a kadar birçok ülkede resmi bayram. Büyük törenlerle, şölenlerle kutlanıyor.
Ülkemizde de, sadece Kürt kökenli vatandaşlarımızın bulunduğu yerlerde değil, Anadolu'nun başka birçok yerinde, aynı gelenek devam ediyor.
Bu niteliğiyle 'Nevruz', Kürtçedeki yazılışıyla 'Newroz', Türk-Kürt birlikteliğinin pek çok göstergesinden biri.
Fakat ülkemizdeki kutlanışı, tarih boyunca o niteliğine uygun olarak sürmüşken, son zamanlardaki bazı yıllarda, bilinen gerginliklerin nedeni haline geldi. Bazen de o bayram gününde yer yer acı olaylar yaşandı.
Herkes istiyor ki, onlar artık geride kalsın. Nevruz, Türklerle Kürtlerin birlikte şarkı söylediği, neşe içindeki şölenlerle geçsin...
***
Bunu muhakkak ki, Türkiye'nin yönetiminde sorumluluk sahibi olanlar da istiyordur, Kürt vatandaşlarımızın siyasi hareketlerinde sorumluluk sahibi olanlar da...
Ama, nasıl oluyorsa, o isteğin gerçekleşmesi zaman zaman güçleşiyor. Nevruz yaklaştıkça, bir gerginleşmedir, başlıyor. Siyasi havayı kaygı bulutları kaplıyor.
Bu yıldaki hava da, en azından şimdilik öyle görülüyor. Gazete haberlerine bakıyorum:
Bir konu, Abdullah Öcalan'ın zehirlenmekte olduğu iddiası...
O iddianın dayanaksız olduğunu gösteren bilgi ve bulgular şunlar:
Adalet Bakanlığı, İmralı'ya bir doktor heyeti gönderdi. Sonra da bunun asılsız olduğunun doktor raporuyla saptandığını açıkladı. Hürriyet'te Yalçın Doğan, bir yetkiliden aldığını bildirdiği bilgiyi şöyle açıkladı:
"Yemekler her öğün kâğıt tabaklarda, su kâğıt bardakta veriliyor. Kâğıtlar hijyen denetiminden geçiyor. Onun yediği yemekleri, önce oradaki askerler yiyor, aynı yemek, askerler yedikten sonra, ona veriliyor. İçtiği su ayrıca kontrol ediliyor. Hiçbir tesadüfe yer bırakmayan, her türlü ihtimalin gözden geçirildiği bir koruma. Zehirlenmesi tek kelimeyle, imkânsız."
Bu 'imkânsızlık' düz mantığa uygun. Öcalan gibi özel koşullar altındaki bir hükümlünün, bırakınız zehirlenmeyi, hayati tehlike yaratabilecek herhangi bir hastalığa tutulması bile, oradaki yetkililer için bir kâbus senaryosu gibidir. Çünkü, öyle bir durumda, hiç kimsenin hiçbir ihmali olmasa bile, onları suçlayacak senaryoları üretenler çıkabilir.
Oktay Ekşi de, Öcalan'ın avukatlarının, müvekillerine ait saç tellerini incelettirdikleri İtalyan doktorun, kendisine sorulan sorulara verdiği cevabı, şöyle naklediyor:
"Ben Öcalan'ın zehirlendiğini söylemedim. Saçların sahibinin doktor tarafından izlenmesi gerektiğini dile getirdim."
Bütün bunlar ve daha başka açıklamalar, Öcalan hakkındaki iddianın ciddi sayılmasına olanak vermiyor.
Ama şu var: Ülkemizde, hangi nedenle olursa olsun, bu açıklamalar karşısında tatmin olmadıklarını söyleyenler varsa, onlar da görmezlikten gelinmemeli... Adalet Bakanı Cemil Çiçek, o konudaki istekleri, 'Vay, demek ki siz benim verdiğim bilgilere güvenmiyorsunuz' diye geri çevirmemeli..
Ayrıca, zehirlenme iddiası ortadan kalkmış sayılsa bile, Öcalan'ın bazı sağlık sorunları olduğu belirtiliyor ve muayenesinin, siyasi değil, tıbbi otoritelerce belirlenecek uzman hekimler tarafından yapılması isteniliyor.
Bu, karşılanması güç bir istek değil. İstenilen uzman doktorlar, gene bu ülkenin insanları olacak... Hükümet, zaman zaman örneklerini de verdi. 301'inci madde hazırlığı dahil, adaletle ilgili konularda, sivil toplum örgütlerinden faydalandı. Bu defa da, hem adaletle, hem de tıpla ilgili olan bu konuda onlardan faydalanabilir...
Mesela Türk Tabipler Birliği'nden. Onların belirleyeceği doktorlara, Adalet Bakanlığı'nın belirleyecekleri de katılır... Konu, kimsenin
itiraz edemeyeceği bir sonuca bağlanır.
Sayın Çiçek, bu konuyu, kendisinin verdiği bilgilere 'güvenmek, güvenmemek' konusu haline getirmemelidir.
Demokrasilerde, hükümetteki insanlara bazı hallerde güvenmeyenler oluyor. Mesela şu sırada Bakan'a, Yargıtay'a üye atanması konusundaki tutumu yüzünden bir kısım yargıçlar da güvenmiyor. Hazırlayıp Meclis'e sunduğu yeni 'Hâkimler ve Savcılar Birliği Kanunu Tasarısı'nın bazı hükümleri dolayısıyla bir kısım savcılar da güvenmiyor.
Demokrasilerde bunlar normal... Siyasetçiye, o güvensizliği ortadan kaldıracak önlemler almak düşüyor... Ya onları, yaptığı işin doğru olduğuna inandıracak... Veya attığı adımı, onların güveneceği hale getirecek...
***
Nevruz öncesinde ikinci bir gerginlik konusu, Demokratik Toplum Partisi'ne (DTP) yönelik olarak başlayan yoğun soruşturmalardır. Öğrenilebilenlerin listesi, dünkü Radikal'de vardı. Diyarbakır'da, Van'da, Silopi'de, Batman'da, Siirt'te, Mardin'de, İstanbul'da, İzmir'de, Kırklareli'nde bazı DTP'liler, söyledikleri sözler, (mesela geçen yazılarda değindiğimiz gibi, Öcalan için söylenen 'sayın' sözü) yüzünden, bazıları da evlerinde bulunan posterlerle ilgili olarak gözaltına alınmıştı. Büyük bir kısmı da tutuklanmıştı.
Malüm, tutuklama, ancak belirli koşullarda uygulanabilecek bir önlemdir. O koşullardan başlıcaları, 'şüpheli'nin 'kaçma ihtimali', öteki de 'delilleri yok etme ihtimali'dir. O ihtimallerin de güçlü olması gerekir.
Hele yeni Ceza Muhakemeleri Kanunu'ndan sonra, cinayet suçlarındaki bazı sanıkların bile tutuklanması veya tutukluluk hallerinin sürdürülmesi daha da güçleşmişti. Hatta bu yüzden, haklarında ağır cezalar istenmesi muhtemel bazı sanıkların kaçması tehlikesi ortaya çıkıyordu.
Bu durumun eleştirilmesi halinde, bazı hukuk çevrelerinden 'Ne yapalım kanun böyle' deniliyordu.
Yani, şüpheliler hakkında, savcıların tutuklama istemesi ve mahkemelerin bunu kabul etmesi, eskisinden de zor hale gelmişti.
Ama bugünlerde DTP'lilere yönelik bu soruşturmalar sırasında, soruşturma mercilerinin öyle bir güçlük karşısında kalmadıkları görülüyor.
Bu, şüphelilerin ve/veya sanıkların kaçması ihtimalinin kuvvetli olduğunu gösteren karinelerin var olmasından mıdır?
Serbest kaldıkları takdirde delilleri yok edeceklerinin anlaşılmasından mıdır?
Tutuklamaların gerekçeleri gazetelere yansımadığı için bilemiyoruz.
Fakat, ortaya çıkan izlenim şudur: DTP üyeleri hakkında birdenbire, çok yaygın ve yoğun bir tutuklama faaliyeti başlamıştır.
Yaklaşan Nevruz öncesinde, bunun da bir gerginlik nedeni olduğu anlaşılmaktadır.
***
Başta belirttik, bu gerginlik havası, devletteki sorumluların da, siyasetteki sorumluların da, herhalde istemediği bir şeydir. Ama ülkemizin içinde ve dışında bu havayı istismar etmek isteyenler de herhalde eksik değildir.
Bizce, önümüzdeki günlerin en önemli sorunlarından biri, o istismar meraklılarının hedeflerine ulaşamamasıdır.
Konuyla ilgili olan herkes, Türküyle, Kürdüyle, bu gergin havanın ortadan kalkması, yanlış izlenimlerin ve algılanışların giderilmesi için, elinden geleni yapmalıdır.
Türk'ün de Kürd'ün de bayramı olan Nevruz, ülkemizin ve dünyanın her yerinde barış ve kardeşlik duygularıyla kutlanmalıdır.
***
Önceki gün Radikal'i ziyaret eden DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir ve arkadaşlarıyla bu konuyu da görüştük. Konunun diğer yönlerini yazmaya devam edeceğiz.




DTP'lilerin gazetemizi ziyaretleri... (Soldan) Muş-Varto Belediye Başkanı Demir Çelik, Yazıişleri Müdürümüz Erdal Güven, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Genel Yayın Yönetmenimiz İsmet Berkan, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Yazıişleri Müdür Yardımcısı Ali Topuz, Basın Müşaviri İrfan Uçar, Yazıişleri Müdür Yardımcısı Hakan Çelenk... (Alttaki fotoğraf-soldan) Hakkâri Belediye Başkanı Metin Telece, Tunceli Belediye Başkanı Songül Erol Akdil, Altan Öymen, Mardin-Kızıltepe ve Van-Bostaniçi Belediye Başkanları Cihan Sincar ve Gülcihan Şimşek...
FOTOĞRAFLAR: TİMUR SOYKAN