Niçin susuluyor?.. Maçlarda 'Ermeni'li slogan atanların oyları için mi?..

Muammer Aksoy 17 yıl önce dün, gazeteci Abdi İpekçi 28 yıl önce bugün katledilmişti.

Dün Profesör Muammer Aksoy'un öldürülüşünün 17'inci yıldönümüydü. Bugün Abdi İpekçi'nin öldürülüşünün 28'inci yıldönümü... İkisi de Türkiye'nin çok değerli aydınlarıydı.
Profesör Aksoy, hem bilim adamı, hem siyasetçi, hem yazar olarak, ülkemizin hukuk ve demokrasi mücadelesine büyük katkıları bulunan bir hukukçuydu.
Abdi İpekçi, basınımızın en yetenekli ve birikimli gazetecilerinden biriydi. Gazeteciliğin evrensel kurallarının ülkemizde de yerleşmesi için unutulmaz çabalar göstermişti. Sadece, Milliyet'in genel yayın müdürü ve başyazarı olarak değil, gazeteciler kuruluşlarında da aktif görevler üstlenerek...
İki katil, daha doğrusu iki katil grubu, değişik zamanlarda ikisine de kıydı.
O dönemlerde işlenen bu tip cinayetlerde daha onlarca aydına kıydıkları gibi...
Niçin?..
Katilleri. onların ortadan kaldırılmasının, kendi 'dava'ları için faydalı olacağına inanmışlardı da, onun için...
'Dava'ları neydi?
Cinayetlerin çoğu şimdiye kadar, tamamen aydınlatılamadı. Ama yakalanıp mahkemeye çıkarılan ve suçları sabit olanların ifadelerine göre, hepsinin 'ortak pay-da'sı şuydu:
'Dava'ları, 'vatan'a, 'millet'e veya 'ümmet'e hizmet etmekti...
Öldürdükleri kişileri de, o amaçlarına aykırı düşen 'düşman'lar olarak bellemişlerdi.
O 'düşman'lardan pek çoğunu ben, gençlik yıllarımdan itibaren tanıdım...
1940'ların yarısından sonraki uzun yıllar boyunca 'esas düşman'lar,
'komünistler' veya 'komünist' olduğu varsayılanlardı.
1948'de Sabahattin Ali'yi öldüren -silah kaçırma suçuyla askerlikten çıkarılmış- gedikli çavuş Ali Ertekin, ifadesinde, o marifetini aynı gerekçeyle izah ediyordu:
"...Şimdiye kadar memleket içerisinde yapmış olduğu ve bundan sonra da memleket dışında yapacağı zararlı hareketleri düşünerek milli hislerim galeyana geldi(...) Bir odun buldum. Arkasından yaklaştım. Kitap okumaya başlamıştı. Odunu arkasından kafasına indirdim. Yüzükoyun yere düştü..."
Ali Ertekin'in davası, soruşturma ve duruşma sırasında ortaya çıkan birçok çelişkiye rağmen, bu ifadesi gözönünde tutularak izlendi ve sonuçlandırıldı.
Katil 'adam öldürmek'ten hüküm giydi.
Ama, 'hafifletici sebep' uygulamasıyla zaten indirilmiş olan 'hapis cezası'nı -1950'deki- af kanununun da etkisiyle- 21 ayda tamamladı.
Bunu da fazla yadırgayan olmadı. Basında olduğu kadar siyaset alanında da, bu konu üzerinde fazla durulmadı.
Hatta siyaset alanında, Sabahattin Ali'yi, ölüp gittikten sonra da, 'Komünistti, öldürülmeyi hak etti' anlamındaki sözlerle anan siyasetçiler eksik olmadı. (Örnek: Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin 13 Eylül 1951 tarihli konuşmasından: "Bir zamanlar Bulgar sınırından kaçıp giderken gebertilen komünist Sabahattin Ali...")
'Komünistlerin gebertilmesi'ni 'meşru' görme anlayışının etkileri, 1960'lı yılların sonlarında, kapsamını daha da genişletti.
Dönem, 1964'teki 'Johnson mektubu'ndan sonra, halkın bazı kesimlerinde ABD'ye tepkilerin arttığı bir dönemdi. Ama ABD'ye karşı tepki göstermeyi 'komünistlik' sayıp, 'vatan hainliği'yle eşdeğer gören kesimler de vardı.
1969'un şubatında İstanbul'a gelen Amerikan 6'ıncı Filosu'nu protesto eden üniversiteli gençlerin karşısına da o kesimler çıktı.
Gençler, 16 Şubat günü İstanbul'da Taksim Meydanı'nda 'Amerikan emperyalizmine karşı Mustafa Kemal yürüyüşü' düzenlemişlerdi. Meydanda, 'kahrolsun komünizm', 'Allahsızlara ölüm' gibi sloganlar atan grupların saldırılarına uğradılar.
Saldırganlar tekbir getiriyorlardı. Sopalı ve bıçaklıydılar. 'Komünist ve Allahsız' diye belledikleri iki genci öldürdüler.
O şubat gününün adı 'Kanlı Pazar' oldu.
CHP muhalefeti, olayı Meclis'e götürdü. İktidardaki AP hükümeti ise 'olaylara siz neden oldunuz' diye CHP'yi suçladı.
Saldırganları teşvik etmekle suçlanan İçişleri Bakanı ise "Biz hesabımızı burada da veririz, mahkeme-i kübrada da" dedi.
***
1970'li yıllar artık, işin giderek çığrından çıktığı bir dönemdi. Başka ülkelerde 1968-69 olayları olarak başlayıp, iktidarların dikkatli politikalarıyla tırmanması önlenen olaylar, bizde bir yandan devlet güçlerinin, bir yandan da 'devlete yardım ediyoruz' iddiasındaki siyasi güçlerin katılımıyla, bitip tükenmek bilmeyen bir 'cinayetler dizisi' haline geldi.
Bu türdeki her cinayetin temel gerekçesi, aynıydı. Cinayeti işleyenlerin 'düşman'a karşı 'milli hisler'i galeyana geliyordu. Onun memlekete, millete ve/veya dine zarar verdiğini düşünüyorlardı.
Sonra, gelsin, odun veya silah veya bomba... Ellerine ne geçerse onunla, 'düşman'ın 'işini bitiriveriyorlar'dı.
***
Evet, benim bu 'işini bitiriverme' olaylarından 'ilk'ini izlediğimden beri 58-59 yıl geçti.
Faillerinin aklına sokulan ilkel düşüncelerin tam tersine,
'memleket'imize, 'millet'imize, 'din'imize çok büyük zararlar veren asıl olayların, bu cinayetler olduğu ortada...
Ama bu zararın hâlâ farkına varmayanların, geçmişte yaşadıklarımızdan ders almayanların ve aynı hataları tekrar tekrar işlemeye devam edenlerin var olduğu da ortada...
Hrant Dink cinayetinin üzerinden her geçen gün, bunun yeni yeni örneklerini ortaya koyuyor. Katilleri neredeyse mazur ilan etmeye (hatta bazen kahraman ilan etmeye) yönelen birtakım çevrelerin ve kişilerin sözleri, sloganları, eylemleri birbirini izliyor.
Vapur kaçırma eyleminden, bazı maçlardaki sloganlara, bazı televizyon yayınlarındaki densizliklere kadar, bir sürü örnek, katilleri ve teşvikçilerini memnun edicidir. Bundan sonraki 'potansiyel katil'leri de suça özendiricidir.
Yani, Türk Ceza Kanunu'ndaki 'suçu teşvik, suçu övmek' gibi suçların çok çarpıcı örnekleridir. Ayrıca, vatandaşlar arasında kin ve nefret duygularını körükleyici niteliktedir.
Konunun her kesimdeki sorumlularının ise, bu gelişmeye gerekli tepkiyi gösterdiklerini göremiyoruz... Hele politikacıların bu konuda hayli sessiz kaldıklarını görüyoruz. Acaba niçin? Maçlarda 'Ermeni'li slogan atanların oylarını düşünüyorlar da, onun için mi?
Daha çok, şunu görüyoruz:
1949'da Sabahattin Ali'yi öldüren katilin 'milli hisleri'nden söz ederek kendini kurtarması gibi... Hatta sonradan bazı politikacılar tarafından -dolaylı olarak- övülmesi gibi...
Bundan 28 yıl önceki 1 Şubat 1979 günü İpekçi'yi öldüren Mehmet Ali Ağca'nın, hapisten gününden önce çıkarılıp 'Türkiye seninle gurur duyuyor' diye alkışlanması gibi...
Dink'in katilleri de, bu toplumda yeteri kadar yandaş bulabileceklerine inanabilirler...
Nitekim içlerinden biri polis kordonu arasından, bundan sonrası için hedefler göstermeye başladı.
Ötekinin ise, hem de polis karakolunda, Türk bayrağı ve Atatürk imzası önünde posterlik fotoğrafları çekilebildi...
Üstelik, polisin kendisine çok önceden yapılan ihbarların gereğini yapmadığını gösteren haberler de birbirini izliyor...
Ve bunlar hakkındaki soruşturmaların sonucunun ne zaman alınacağı da bilinemiyor.
Böyle bir ortam içinde, 'bir zamanlar bebek' olanların büyüyünce
'katil'leşmeleri giderek daha kolaylaşmaz mı?